Kamboçya

This slideshow requires JavaScript.

Kamboçya aynı Laos gibi yakın tarihinde savaşlara tanık olmuş bir ülke. Geçmişinde tarihin en büyük iç savalarından birisi yapılmış ve ülkede insan avı başlatılmış. Ölen insanlardan geri kalan üzüntü ve nefret hala bu ülkede insanların içinde. Bu yüzden de burada bisiklete binmek bana göre değil. İnsanlar yaşanan kirli tarihten, kirlenmiş geçmişlerinden dolayı inançlarını, ideallerini kaybetmişler gibi her türlü yalanı, dolandırıcılığı meşru saymışlar. Burada bir kaç, her nasılsa bozulmamış Kamboçyalı ile tanışmak mümkün, fakat o bir kaç insanın haricinde ülke sizi çileden çıkaracak kadar bozukmuştur. O bir kaç iyi insan ise, sizde Kamboçya ile ilgili bir kaç güzel olarak kalacak, ülkenin tarihinde o kanlı korku dolu geçmiş olmasaydı yaşayanların ne kadar düzgün insanlar olabileceklerini size hatırlatacaktır.

Daha sınırda Kamboçya bizi karşılamakta gecikmedi ve bozulmuş insanlardan oluşan, para peşinde koşan bir grup kamboçyalı avcıyı üzerimize saldı. Bunlar sınır kapısında bekleyen ve size zorla vize vermeye çalışan kamboçyalılardı. Daha önce tanıştığımız bisikletçilerden dolayı vizenin içeride alındığını ve dışarıda bize zorla vize satmaya çalışanlardan uzak durmamız gerektiğini biliyorduk. 5 usd fazla kazanmak için bizi yoldan çeviren zorla ofislerine sokmaya çalışan insanları atlatmak için ofislerine kadar gittik ve aniden geri dönüp bisiklet ile hızlanıp sınır kapısına geldik. Tayland’dan çıkmak kolay oldu. Ardınan kamboçya vizesini alacağımız ofise gittik ve 5dk da vizelerimizi aldık. Pasaportlarımızı bize getiren adam bizen 100 baht bahşiş istedi fakat oralı olmayınca kısa sürede 100baht paradan vazgeçti. Bu şekilde Kamboçya’ya girmiş olduk.

İlk iş olarak paramızın ufak bir kısmını USD olarak eğiştirdik. Burada Dolar her yerde geçerlidir. Hatta bankadan para çekmeniz gerekirse makinalardan paranızı Kamboçya parası olarak değil dolar olarak alırsınız. Biz sadece 50usd değiştirdik ve bu para ile Siem Riep’e kadar gitmeye ve orada bankadan para çekmeye karar verdik. Daha sonra Siem Riep’te tanıştığımız bir genç sınırda gerçektende çok düşük bir kur ile büyük miktarda para bozdurduğunu ve kazıklandığını ancak bir kaç gün sonra anladığını anlatınca sınırda fazla para bozdurmamak ile ne kadar isabetli karar verdiğimizi anladık.

Kamboçya’da Siem Riep’e ulaşmak için sadece iki gün bisiklete binmemiz gerekmesine rağmen yol o kadar sıkıcıydı ki bizim için bitmek bilmedi. Kamboçya’da daha önce bisiklet turu yaptığımda yollar çok tehlikeliydi. Kafanıza pet şişe atan insanlar, bozuk yollar sizi o kadar zor durumda bırakıyordu ki sıkılmaya vakit bulamıyordunuz. Ama şimdi önümüzde ki iki günlük yol düz ve genişti. Yol üzerinde gözlerinizi oyalayacak hiç bir şey yoktu. Bu yüzden de sadece konsantre olmak, ileriye bakmamak ve bisiklete binmek gerekiyordu. Bu tür yollarda ileriye baktığım zaman her şey duruyor, hiç bir şey değişmiyor gibi hissederdim, bu yüzden de hiç bitmeyecekmiş gibi gelirdi. Bu durağanlık insanın bütün enerjisini bitirirdi.

Burada yollarda traktör benzeri araçlar vardı. Onların arkasına gizlenip rüzgardan kendinizi koruyarap öndeki araç ile birlikte 30km ortalam hızla ilerlemeniz mümkündü. Burada ki yolun bir an önce bitmesini istiyor ve sınırı geçmeden önce sabah yaptığımız yüksek tempolu bisiklet kullanımından sonra bir an önce otelde olmak istiyorduk. Çok zaman geçmeden böyle bir araç bulup arkasına gizlendik. Bu sayede yolu kendimizi çok fazla yormadan bitirebildik. Fakat bu düz ve sıkıcı yolda ben bir anlık bir dalgınlık sonucu dengemi kaybedip bisikletten düştüm. Fakat nedense komik bir düşüş oldu ve önce iki elimi yere koydum ve yeni aldığım eldivenlerin yerde sürtünürken çıkardıkları sesi duydum ardından hemen ayağa kalktım. Önce bisiklete baktım, her yeri çantalarle kaplı olduğundan bisiklete bir zarar gelmesi imkansızdı ama çantalarda olacak ufak bir zarar benim çok canımı sıkabilirdi. Hiç bir şey olmamıştı. Bisiklet, çantalar, kameram herşey sapasağlamdı. Bende de bir çizik birle yoktu. Düz yollar daha tehlikesiz görünselerde daha kolay kaza yapılan yollardır. Bu tür yollar sizi hipnotize eder gibi yavaş yavaş uyutur, reflekslerinizi zayıflatır ve hata yapmaya iter. Bu tür yollarda eğer yorgunsanız, yorgunluğunuzu unutmak için devamlı çaba harcar, yola konsantre olmaya çalışırsınız ve en sonunda basit hatalar yapmaya başlarsınız, bazen sebepsiz yere yoldan çıkar bazende ayağa kalkarken bisikletin dengesini bozarsınız. Ben bu ufak kazada şanslıydım. Çünkü insanın bu en dalgın zamanında yapacağı ufak bir kaza ciddi sonuçlara sebep olabilirdi. Mesela ilk kazam gene bana ve bisikletime hiç bir şeyin olmadığı ama normalde bir insanın yapmayacağı türden bir kazaydı. O zaman Suriye’deydim. Geride bıraktığım deneyim dolu 12 binden fazla km ile artık kendimi iyi bir bisikletçi sayıyordum. Bu deneyimli bisikletçi hayalim bir anda yaptığım ufak bir kaza ile bir anda yerle bir oldu. Marmusa denilen manastıra, Şam dönüşü ikinci kez gidişimde yolu zaten biliyordum, bu yüzdende kaç saatte manastıra varacağımı merak ediyordum. Daha öncesinde aynı yolu ispanyol yol arkadaşım İgnasi ile birlikte aldığımızdan ve kendimizi yolun büyüsüne kaptımış olduğumuzdan, yol sanki bir dakika içinde bitivermiş gibi gelmişti. İşte km saatinde kaç km deyim, saat kaç gibi bilgilere odaklanmışken bir arabaya çarptım. Hızım 18km/h’di. Çarpmanın etkisi ile Km saatim havalanıp uçtu ve Km saatimi havada yakaladım ve yerde yuvarlanırken bile elimden bırakmadım. Çarptığım arabada kimse yoktu. Araba park etmiş bir arabaydı. Tüm hata bendeydi. Duran bir aracı bisiklet üzerinde ufak bir alet ile oynamaya kendimi kaptırdığımdan fark etmemiş, fren sıkacak vakti bile bulamadan çarpmıştım. Yapılan basit kazalara bir örnek işte. Bu tür kazaları önlemek diğerlerini önlemekten daha zordur.

Bazi bisikletçiler çok daha dikkatlidirler ve bazıları ise serüvendir. Fakat bu kaza yapmayacakları anlamına gelmez ve bence bu durum deneyimle alakalı değil, kişilikle alakalıdır. Mesela Laos’ta ilk durumda tanıdığım bir bisikletçi vardı. 70 yaşlarında olsa gerek şimdi. Adam isminde Avusturalya’lı olan bu bisikletçi zamanında bir günde 450km mesafeyi yapmıştı. Fakat yokuş inişlerinde saatlerce sizi bekletmek gibi bir huyu vardı. Çıkışlarda ise benimkinin iki kat ağırlığında yükü olmasına rağmen onu yakalamam mükün olmuyordu. Bu bisikletçi bana göre durumunun farkında olan bir bisiletçiydi ve olaylara mantıklı yaklaşıyordu. Biraz annanem gibi düşünsede bence, Laos gibi bir yerde yokuş inişinde biraz adrenail için yapacağınız bir kaza saatte belli hızların üzerindeyse ya sizi öldürecek ya da yaşadığınıza pişman edecektir. Hele 70 yıllık kemikler ile donatılmış böyle bir bisikletçinin vücudunda oluşacak hasar ve kırıkların iyileşmesi çok uzun sürecektir. Benim için bile yokuşta 70km/h hız ile inerken yaşanacak bir aksilik en iyi ihtimal ile turun bitmesi demektir. Bu yüzden de bu tür anlar tur yapmak isteyen bisikletçiler için önemli anlardandır. Ve bu aşamada bisikletçiler mantıkla değil karakterleri ve içgüdüleri ile hareket ederler. Ben bu turda en fazla 80km/h hız gördüm ve hala acaba nerede daha hızlı iniş var diye düşünüyorum. Elif ise çocukluğundan beri bir düşüp yerlerini sakatlamanın verdiği eğitim ile hiç bir zaman belli bir hızın üzerine çıkmamıştır, aynı bizim Adam gibi.

Kamboçya’da Sisophon ilk kalacağımız kent oldu. Burada akşam yemeğinde bir bisikletçi ile tanıştık. Kendisi uzun bir bisiklet turuna başlamış kız arkadaşı ile birlikte ve bu tur için özel bir tandem bisiklet almışlar. Bu bisikletin ön kısmında oturan kişi sanki bir şezlongta gibi yatarak pedal çeviriyor, arkadaki kişi ise bisikletin kontrolünü elinde bulunduruyormuş. Bisikletin ne kadar rahat olduğunu bilemiyorum fakat normal tandemlerde ki gibi arkadaki kişinin, manzarayı önde ki kişinin sırtı ve kafası ile sınırlandırmadan seyredeceği için daha keyifli vakit geçireceği kesindi. Ne yazik ki Vietnamda çiftimiz biraz tatsızlık yaşamışlar ve yollarını ayırmışlar. Bisiklet üzerinde uzun süre bir arada giderseniz ve bunu tandem gibi birbirinizden hiç kopamadan yaparsanız bu tür tatsızlıkların yaşanması normal bence. Çünkü normal iki bisiklet üzerinde kişiler yanlız kalmak uzaklaşmak istediklerinde geride kalıp yada sinirini atarak pedallara yüklenip diğerinden uzaklaşabilir ve yaptığı keyifli eylemin içinde kendisini mutlu edecek şeyleri bulabilir. Ama kafanızın dibinde, sanki ikinci bir kafa gibi, çok yakında olsa bir arkadaşınızı taşıyorsanız, bu tür kaçışlar mümkün olmayacaktır. En ufak bir kızgınlık bile aynı bisiklet üzerinde pedal çevirdikçe büyüyecektir. Anlattığına göre ilk olarak tandemi fransaya geri yollamışlar, ardından da iki tane dandik bisiklet almışlar. Bu şekilde devam etmişler fakat bu aralarında ki problemi büyütmüş. Çünkü bizin fransız günde 180km ortalama yol yapmayı seviyormuş. Bunu Kamboçyada başkentten buraya kaç günde geldiğini anlatırken anladık. Bu bir insan için yıpratıcı bir mesafe. Günde 180km 5 günde 900km yol yapar. Böyle giden birisi ayda yaklaşık 3000km yol alır ki bence normal bir tur temposunun 2 katı. Bana göre normal keyifli tur temposu ayda 1500km olarak hesaplanabilir. Bu zorlu seyahat temposu bizim genç çiftimizi biraz daha birbirinden uzaklaştırmış ve sanırım nefret boyutuna taşımış. Bundan sonrasında ise genç arkadaşımız Tayland’da doğru yanlız seyahat edecekmiş.

Sabah kahvaltısında fransız bisikletçi ile tekrar karşılaşıyoruz ve kahvaltımızı beraber yapıp vedalaşıyoruz. Ayrıca yaptığımız sohbetler sonunda onu Malezya’da yapmayı planladığı uzun dinlenme molasında vaz geçirip, bu molayı taylandda yapmaya ikna ediyoruz. Kamboçyada ikinci bisiklet günümüzde ise 105km yol yapmamız gerekecek. Yol biraz sıkıcı, sanırım sonlara doğru, hafif sola kıvrılan bir adet viraj bisiklet üzerinde bize biraz heyecan yaşatıyor, hepsi bu kadar. Siem Rieb’e vardığımızda benim daha önce 12 günümü geçirdiğim ve sabahtan akşama kadar bilardo oynayıp bira içtiğim GH’yi buluyoruz. Fakat burası bize yer olmadığını ertesi gün gelmemiz gerektiğini söylüyor. Bizde burayı ararken gözümden kaçmayan sevimli bir GH olan Orchide GH ye gidiyoruz. Oda 4USD ve çok daha temiz. Bütün yapı ahşaptan ve çok sakin olduğu için internette girmek, bir şeyler okumak ya da yazmak için bol bol zamanımız oluyor. Buraya yerleşirken burada kalan ve ne yazik ki yarın yola başlayacak olan bir bisikletçi bize Thai vizesi ile ilgili bilgileri veriyor. Biz de onun tavsiye ettiği yere pasaportlarımızı bırakıp 1 hafta kadar beklemek zorunda kalıyoruz. Pasaport servisi bizden normalden fazla para istiyor fakat arkadaşımızın bize söylediği fiyat üzerinden anlaşıyoruz sonunda. Daha sonra yemek fiyatları konusunda Sisophon kentinde ve yolda bir kaç defa kazıklandığımızı anlıyoruz. Bu sayede Kamboçya’da olduğumuza ve Kamboçya’nın hiç değişmediğine emin oluyoruz.

Ertesi gün yanlız dolaşıp biraz fotoğraf çekiyorum. Yolda tanıştığım aslen yarı taylandlı yarı kimer olduğunu söyleyen birisi ile sohbete başlıyoruz. Türk olduğumu öğrenince çocuğunun istanbula geleceğini bir süre kalacağını söylüyor. Ona yardım edip edemeyeceğimi soruyor. Bende tabi seve seve yardım ederim diyorum. Gel seni tanıştırayım diyip evine kadar gitmeyi, evinin yakın olduğunu söylüyor. Kabul ediyorum fakat ayağının rahatsız olduğunu bu yüzden motorla gitsek daha iyi olur diyor, bu durumdan biraz rahatsız olsamda yeni arkadaşım yarı Thai olduğundan samimiyetine güvenmemek  yanlış olacaktır. Evlerine vardığımızda beni kardeşi dediği bir başka adamla tanıştırıyor ve kendisi ocuğunu bulmak bahanesi ile kayboluyor. İşin aslı burada belli oluyor. Bu kardeş denilen adam bir kumarhanede çalışıyormuş ve uzun bri sohbetin ardından kendisi ile ortak çalışıp kumarhaneden para yürütmece oynamak için bir Kamboçyalıya güvenecek birisini arıyormuş. Ben bırak kumarhane dolandırmayı tutup beraber bakala gitmeyeceğim böyle bir insanın tekliflerini dinlemekten son derece rahatsız oluyorum. Fakat sinirimi biraz kontrol etmem gerekiyor. Bir tehlike anında iki yaşlı insanı devirecek güce sahip olsamda silah kullanmayı çok seven Kımer halkı karşısında olayları tatlı dil ile çözmek her zaman daha olumlu sonuç verecektir. Yaşlı dolandırıcımızın teklifi ise şu. Kendisi kumarhanede kart dağıtıyormuş. Onun masasına oturacakmışım ve para ile oyun oynayıp tahminen bir milyon dolar para ile kalkacakmışım. Bu beş dakika sürecekmiş ve bu süre sonunda gitmem gerekiyormuş. Çünkü eğer daha fazla oynamaya devam edersem ve 2-3 milyon ile kalkarsam dikkat çekermişim. Bunun için ortaya 100bin dolar koymam yeterliymiş. Sonra bu paranın bir kısmı kumarhaneye, bir kısmı devlete gidiyormuş, kalan paranın bir kısmını da kendi aramızda bölüşmeden önce fakirlere yardım amacı ile bir tapınağa, bir kısmını da okul yapılması için bir kuruma bağışlayacakmışız ardından kalan parayı ikiye bölecekmişiz. Bence insanlara yardım edebileceğimiz çok güzel bir teklif, ama bu şekilde de olsa Kamboçya’da daha fazla kalmak istemediğimi, ülkeyi bir an önce terk etmem gerektiğini, yoksa sizin gibi iyi niyetli kamboçyalılara yardım için herşeyi yapacağımı kibar bir sözle söylüyor ve bir anda kalkıp gidiyorum. Söz hakkının bana geçmiş olmasından ve onların beni dinlemeye dalmış olmalarından uyuşan beyinleri kalkıp gitmeye başladığımı biraz geç algılıyor ve beni durdurmak için çok geç kalıyorlar. Bu sayede niyetimi belli ediyor, kibarca kapının önünde bekleyip vedalaşıyor ve toz oluyorum. İşte Birbirinden değerli kamboçya anılarıma bir tanesini daha böylece ekliyorum. Bir yanlış anlamaya hemen engel olmak isterim. Benim ilk tanıştığım arkadaş tahmin edeceğiniz gibi yarı Thai değilmiş. Sadece biraz güvenimi kazanmak için uydurduğu bir yalanmış.

Kamboçya ile ilgili bir başka tatsız anımda berberde yaşanıyor. Bu anının tatsızlığı kesim bitiminde hemen kestirmek zorunda kalacağım bir saç modeline sahip olmanın dışında gene bir kazık yemek oluyor. İnanın burada yabancıları kazıklamayı o kadar çok seviyorlar ki kimseye güvenemeyeceğinizi anlamanızı kısa sürede anlıyorsunuz. Berbere önce fiyat soruyorum tabi, saç kesimi için bir dolar diyor. İş bitiminde de Saç kesiminden sonra saçımı yıkatıyorum ve masaj yaptırıyorum. 10 USD uzattığımda ise 10 değil 15usd diyorlar. Saç kesimi için bir dolar demiştin diyorum. Yanlış anlamışsın 5 usd demiştim diyor ve işin içinden çıkıyor. Konuşmamıza da elinde tuttuğu 10 usd yi gösterip, 10usd de tamamdır diyor. Gülüp 5 usd indirim yapıyor. Bu şekilde keyfimi kaçıracak olaylar yaşamıyorum ama keyfimin yerine gelmesi için her gün biraz daha fazla bira tükettiğimi fark ediyorum. Başkalarının anlattığı benzer anılara ise gülmeye başladığımızda kamboçyada geçirdiğimiz 1 hafta sonunda bize bu tür olayların komik gelmeye başladıklarını anlıyoruz.

İlk gittiğimiz ve yer bulamadığımız Guest House’nin terasında ki bar bizim için sakin bir akşam geçirebilceğimiz, yeni insanlar ile tanışabileceğimiz ve dilediğimz kadar bilardo oynayıp bira içebileceğimiz bir mekan oluyor. Belli bir saat ten sonra Siem Riep sokakları yüzlerece yahat kadını, yanınıza gelip uyuşturucu satmak isteyen tuktukçular ve pilot vaziyette olmuş yabancılar ile size bir eğlence türü sunar. Bu eğlenceden uzak kalmak için gece böyle sakin bir barda yeni insanlarla sohbet ederek vakit geçirmek  daha az yorucu oluyor. Burada fazla para istemek gibi bir durumda yok, sırf Siem Riep ten kaçmak için buraya bizim gibi gelen bir çok insan var. Ayrıca burada Berk isminde bir İstanbullu genç ile tanışıyoruz. Ne yazık ki bilardo oynamayı pek sevmediğinden  arada kendi dilimizi konuşup rakiplerimizin anlayamayacağı dilde taktik alışverişinde bulunabileğimiz bir takım oluşturamıyoruz.

Barlar sokağında her zaman gidip oturduğumuz bir suşi bar var. Burada Kamboçya’ya özgü çok güzel ama bir o kadar da ender bulunacak insanlardan birisi çalışıyor. Kızımız annesinin hamileliği sırasında kullandığı antibiyotikler yüzünden biraz sararmış dişlere sahip olsada kamboçyada görmeyi özlediğiniz güzel ve samimi gülüşü ile bizi bir anda kamboçyadan başka bir ülkeye götürüyor. Birbirimizi aradan geçen 1 haftanın sonunda daha çok güveniyoruz ve çalışan kız bize kendi hayat mücadelesini anlatıyor. Babası bi anlattığına göre bir öğretmenmiş. Şimdi ayda 60usd kazanmaya başlamış. Söylediğine göre önceden30usd civarında kazanıyormuş ama devlet güçlenmeye başlamış ve öğretmen maaşlarına zam yapmış. Bizim kız ise hem ender bulunur güzelliği, hemde kamboçyada bulunması neredeyse imkansız olan güvenilebilirlik konusunda ki avantajları sayesinde ayda 100usd kazanabiliyor. Ne yazık ki burada ailesinden uzakta yaşamak zorunda olduğu için parasınn büyük kısmını burada ki ev kirası vs için harcamak zorunda. Yanda ki çocuk ise aynı işi yapıyormuş ama ayda 60 usd kazanabiliyormuş. Fakat çok iyi bir öğrenci olduğundan okula burslu okuyabiliyor ve vermesi gerekenden çok daha az para veriyormuş okula. Konu okullara gelmişken universitede okuma fiyatlarınıda soruyoruz. Yılda 500 usd civarıdan değiştiğini söylüyor. Yani bir öğretmen iseniz ve ayda 60usd maaşınız varsa ve bir çocuğunuzu okutmak istiyorsanız okul parası için 8 ay boyunca alacağınız maaşınızı vermeniz gerekiyor. Bence burada ki insanların ne zor koşullarda yaşamak zorunda olduklarının iyi bir örneğini kızın anlattıklarından çıkarmak mümkün. İnsanların bu durumu düzeltmeleri ise çok zaman alacak gibi çünkü burada bütün sorun para değil ne yazık ki bu durum insanlarıda değiştirmeye, kötü düşünceleri akıllarına sokmaya başlamış. İşin maddi sebeplerini yıllar içinde düzeltseniz bile insanların değişmesi çok daha uzun sürecektir. Çünkü maddi konular bir çok ülkede insanları kötü olmaya itmemişken bu ülkede insanlar kötü niyetli olmayı öğrenmişler. Kamboçya ile komşusu Laos’u kıyaslarsanız eğer, orada ki insanların buradakilerden çok daha zor koşullarda (nufusun %45i günde 1,25usd paranın altında hayatını sürdürmektedir Laos’ta) yaşadıklarını ve kötü düşüncelerden hala çok uzakta oluklarını görürsünüz. Burada ki problem bu yüzden farklı ve çözümü çok fazla çaba istiyor. Bir insanı kötü yapan şeylerin neler olduğu tartışılır ama bir ülkeyi bu hale getiren şeyleri yazılı olan tarihinde kolayca görmek mümkün, burada ki soykırımı bu tarihte en fazla sivrilen olaylardan bir tanesi ve bir kaç istenmeyen insanı öldürmenin tarihsel bir ayıptan yada kötü bir çözüm olmaktan öte, ulusu yıllarca içinden çıkamayacağı büyük bir problemin içine sokacağını anlamak zor değil. Ülke genelinde toprak altında bekleyen mayınlar burada ki tarihi, kollarını, bacaklarını yada hayatlarını kaybeden insanlara ve yakınlarınına arada sırada hatırlatmaya devam ediyor. Gördüğüm bir afişte bir bacağı kopmuş olan bir kamboçyalı kol değnekleri ile ayakta çimlerin üzerinde duruyordu. Kopmuş olan bacağının altına da bir futbol topu yeleştirilmişti. Afişin altında da kamboçyalılar neden iyi futbol oynaya mıyorlar? Diye yazıyordu. Ya da ülke daha girişte çocuklar ile seks yapmamız için sizi uyaran afişler posterler ülkede neler olup bittiğine dair ip uçları vermeye başlıyor. Umarım burada tanıştığımız bu güzel insanlar zaman içinde çoğalırlar ve kamboçya kısa sürede, tarihinde gizli bu problemlerini çözebilir.

Advertisements

Buriram, ve ayakkabı tamiri.

This slideshow requires JavaScript.

Buriram Tayland’ın ufak kentlerinden birisidir. İsan bölgesinde yani Tayland’ın doğusunda ve biraz daha fakir sayılacak bir bölgesindedir. Ününü iseTayland’ın en büyük futbol takımına ev sahipliği yapmasına borçludur. Kent çevresini yarım ay şeklinde saran su kanalı ve merkezinde yer alan bir kaç eski tapınak ile oldukça sevimli görünmektedir. Fakat hakkında çok az bilgi bulabileceğiniz bu kent turizmin unuttuğu, neredeyse hiç bir yabancı turistin gelmediği bir konumda bulunmaktadır.

Biz Buriram yakınlarında, şehire yaklaşık 8km uzaklıkta volkanik bir orman parkında kamp kurmak için yer arıyoruz fakat burası bizim için çok keyifli görünmüyor. Haritamızda yakınlarda başka bir milli park görünmediğinden geceyi bu parkta kamp kurup geçireceğimizi kabulleniyor ve yakındaki akşam pazarına yemek yemek için pedallıyoruz. Karnımızı tamamen doyurmak için bir saat gerekiyor. Bisikletlerimizi bıraktığımız yere geri döndüğümüzde yüzümüzü güldürecek güzel bir tesadüf oluyor. Bisiklet merakı olan bir çift ile tanışıyoruz ve bizi evlerine davet ediyorlar. Evleri ufak olduğu için bahçelerinde çadırda kalmamız gerekecek ama bisiklet konusunda bir çok ortak yönümüz olduğundan bol bol sohbet etme şansımız olacak. Erkek olan müzik öğretmeni ve eşi hemşireymiş.

Muzik öğretmeni ve eşi.

Muzik öğretmeni ve eşi.

Evlerine vardığımızda 10-12 bisikletlik bir kolleksiyonla karşılaşıyoruz. Benim gibi çelik kadro hastası olduklarını anlamak zor değil. Bisikletlerin 4 tanesi xt ve xtr komponentlerle donatılmış ve bir tanesi 10lu sistem.

Müzik öğretmenimizin bisikletleri.

Ertesi sabah bisikletlere atlayıp şehre gidiyoruz. Ben bisikletimin zincirini ve dış lastiğini değiştiriyorum. Tahminimizden uzun süren bakım sonrasında karnımız acıktığından beraber çorba içmeye gidiyoruz. Çorbacı bizim bisiklet meraklısı müzik öğretmeninin arkadaşı ve iyi bir golf oyuncusu. Bazı ödüllerinin ve golf takımlarının arasında çorbalarımızı bitirip sohbet ediyoruz. Daha sonrada kilit mekanizmaları kırılmış olan ve ayağımdan çıkarmak için bıçağımı kullanmak zorunda olduğum bisiklet ayakkabılarını onarmak üzere ayakkabı tamircisine gidiyoruz. Şansıma ayakkabı tamircisinde bir çift eski shimano ayakkabı var ve onları kesip biçip benim ayakkabımın gerekli yerlerini onarıyoruz.

Yolda karşılaştığımız bir bisikletçi.

Genel bir özet ile Surin kentini, tanıştığımız insanları ve yaşadıklarımızı anlattıktan sonra asıl konuşulması gereken yere gelebiliriz. Asıl anlatmak istediğim Tayland’da gördüğüm ama sebebini açıklayamayacağım bir durumudur. Burada insanların maddi durumları alım güçleri şaşırtıcı şekilde iyi. Bir kaç örnek ile durumu netleştirmek isterim. İlk resim akşam marketinden. Burada çorbalar 1,5tl 2tl civarında. Eğer 5TL verirsenin bir mangal alıp sınırsız et, tavuk, balık, karides, kalamar, ahtapot, meyve ve sebze yiyebilirsiniz. Yani burada yemek için harcayacağınız miktar şu şekilde: 1-2Tl ye karnınızı doyurabilirsiniz 5 TL ye sınırsız yemek yiyebilirsiniz. 6TL nin anlamı: yemek için harcanamayacak kadar çok. Şimdi gelelim pazarımıza. Buradaki insanlar 1 tl ye yemek satıyorlar ve bu pazar yerine son derece pahalı arabalar ile geliyorlar ve bu arabaların fiyatları Tayland’da da Türkiye’de de aynı. Yani 1 tl ye çorba satıp iyi bir araba almak mümkün. Gelelim ikinci tabloya müzik öğretmenimiz ve hemşire olan eşine, saydığım bisikletlerin yanında bir tane Honda araçları ve bir tane 4×4 jipleri var. Üçüncü tablo ise çorbacımız ve güzel hobisi olan Golf. Mesela bizde ufak ölçekte bir çorbacı düşünün, sadece gündüz çalışsın ve güzel bir evi, arabası ve golf oynamak gibi bir hobisi olsun. Sizce mümkün mü? Tayland’da durum kısaca böyle. Bir çoklarımız burası ucuz olduğu için fakir olduğunu düşünüyor. Ama görüldüğü gibi fakir değiller. Kuzey Tayland’da bir kadınla tanışmıştık, bize fakir olduğundan bahsetmişti, bizde arabası olduğunu ve araba alabildiğine göre fakir sayılamayacağını söylemiştik. Cevap olarak elbette arabalarım olacak çünkü ben çiftçiyim tarlalarım var demişti. 3 tane arabası varmış.

Ayakkabı tamiri.

Ayakkabı tamiri.

Bu kadar özet yeterli sanırım kaldığımız yere dönelim yani ayakkabı tamirine. Ayakkabılarımı tamir ettirirken başlayan sağanak yüzünden dükkana çakılıp kalıyoruz. Yağmur bittiğinde tüm bu işleri yetiştirmek için ne kadar çok vakit kaybettiğimizi fark ediyoruz ve öğretmenin evine geri dönüp bir gece daha kalmak zorunda kalıyoruz.

Şimdi konuyu bitirmeden önce dördüncü bir tablo çizmek gerek. Fakat bu dördüncü tablo benim için açıklaması en zor, sizler içinde inanması en güç olanı olacaktır. Çünkü bu tür gezi yazılarında insanlar olayları anlatırlarken biraz yalan söyleme eğilimindedirler. Bunun olaylara biraz renk katacağını bilirler. Bu bu tür ufak süslere karşı değilim ve okuduğum bazı gezi kitaplarında bu tür ufak yalanların çok güzel kullanılanlarına şahit oldum. Sanırım bu tür yalancı gezginlerin elinden çıkan en önemli yapıt Kazım Taşkent serisinde basılan ve YKY’nin çıkardığı “Doğuya Seyahat” olsa gerek. Yazarın adını yazmam çok zor bu yüzden kusuruma bakmayın, fakat yazar seyahati sırasında olayları öylesine bir macera havasına sokmuş ki kitabı simbatın serüvenleri gibi okuyorsunuz. İşte bu bir teknik ve bir yetenek bence ama şimdi anlatıcaklarımda buna benzer bir teknik kesinlikle olmayacaktır ve söylediklerim sadece gördüklerim, yaşadıklarım olacaktır. Eklediğimiz fotoğraflara bakan dikkatli bir göz aslında anlatılacak olanları çoktan okumasını bilmiştir zaten. Bir diğer nokta ise eğer elimizde burası ile ilgili fotoğraflar olmasaydı bu dördüncü tabloyu cizmeye yeltenmezdim bile.

Dördüncü taplo, ayakkabı tamircisi.

Tamirci bizim müzik öğretmenin bir arkadaşı ve ne yazık ki ingilizce konuşamıyor, fakat müzik öğretmeni sayesinde birbirimize derdimizi rahatlıkla anlatabiliyoruz. İlk olarak oraya ayakkabılarımı tamir etmek için gitmediğimizi sadece yaklaşan yağmurdan saklanmak için bir mola yeri olarak seçtiğimizi belirtmeliyim. Fakat ayakkabılarımda bahsettiğim sorunlar olduğundan kilit mekanizmalarını çıkarmayı ve yerine cırt cırtlı bir sistem yapmayı bir kaç gündür düşünüyordum. İtiraf etmeliyim ki farklı dilleri konuşan ve ayakkabı tamiri konusu dışında başka bir şeyden anlamayan bir insana aylarca ayağınızdan çıkarmayacağımız ve daha 3-4 bin km yol yapacağınız bisiklet ayakkabılarını emanet etmekte biraz tereddüt yaşıyorsunuz. Bir süre düşündükten sonra kararımı veriyorum ve neler yapabileceğimizi tartışıyoruz. Bahsettiğim Shimano marka eski bisiklet ayakkabıları benim ayakkabılarımı tamir etmek için yeterli oluyor. Oradan kesilen parçalar ile ayakkabımı onarıyoruz. Ayakkabılarımı giyince Garneu Shimano kırması gibi görünen yeni iki markalı ayakkabılarım ile ilgili espriler yapıyoruz. Dükkanın resmini umarım en kısa zamanda koyabiliriz. Fakat resim bu yazıya eklenmiş gibi yazıma devam edeceğim. Şimdi ayakkabıcının dükkanının resmine biraz daha dikkatli bakalım. İlk olarak tavandan sarkan bisikletler dikkat çekiyor. Dışta en kötü durumdaki bisikletler yer aldığından bu çok açıklayıcı bir durum değil. İkinci olarak etrafta bulunan bisiklet ile ilgili malzemeler, bisiklet ile daha yakından ilgili bir ayakkabı tamircisi izlenimi uyandırıyor. Duvar saatinin etrafında yer alan fotoğrafların aslında bazı yarışlar esnasında çekildiğine dikkat etmek gerek. Raflarda yer alan kupalar ve gazetelerde çıkan bazı yazılar ise tamircinin bisiklet aşkını ortaya koymak için yeterli sanırım.  Bir ayakkabı tamircisinin sahip olduğu bisikletlere bakalım şimdide; sanırım çok göze batmasada yol bisikleti olarak en arkada yer alan kırmızı trek karbon olmalı ama emin olamadım. Karşı duvarda yer alan siyah bisiklet kadrosu ise karbon. Konuştuğumuzda MTB yarışlarda buranın en iyisi olduğunu söylüyor bazı kupaları MTB yarışlarından kazanmış, ama amatör bir bisikletçi olduğunuda hemen belirtiyor. Parmağı ile 3 yapıp bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama konu ile alakasız olduğunu düşündüğümden anlamak için çaba göstermiyorum. Tuvalete gittiğim zaman parmağı ile yaptığı 3ün ne anlama geldiğini anlamak kolaylaşıyor. Duvarda bir bisiklet dışarıdan geçenlerin göremeyeceği bir şekilde asılı. Onca zamandır dışarıda oturup dükkanı incelememe rağmen ben bile içerideki triatlon bisiletini tuvalete gidene kadar fark edememişim. Parmağı ile yaptığı 3ler de triatlon yarışlarıymış. Hemen yakınlarda yapılacak olan Ko Samui Triatlonundan bahsediyorum fakat o bögesel yarışlara katıldığını, amatör olduğunu ve Tayland’ın en büyük Triatlonlarında birinin Ko Samui’de ki olduğunu söylüyor.

Ayakkabı tamircisinin bisikleti.

Dördüncü tablo aşağı yukarı böyle. Ve emin olun tamircimiz bir milyonerin çocuğu ve hayalindeki meslek olan ayakkabıları tamir etme işine kendisini adamış şanslı insanlardan değil. Yada ayakkabı tamiri konusunda inanılmazı başarmış ve büyük paralar kazanmış birisi de değil. Bizim bisiklet tutkunumuz Tayland gibi sandalet haricinde hiç bir şeyin ayağa geçirilmediği bir ülkenin, Buriram denilen ve tahminimce 300 bin civarında kişinin yaşadığı orta ölçekli bir kentinde, yapılabilecek en mütevazi zanaatlardan birisini yapan basit bir ayakkabı tamircisidir ve bu durumda dahi hayallerini gerçeğe dünüştürebiliyor, dilediği bisiklete binebiliyor. Nasıl mı? Nedenini bende açıklayamıyorum ama sadece şunu biliyorum burada devlet halktan almak yerine vermeyi seçmiş. Daha önce bahsettiğim gibi temel ihtiyaç olan bir çok şey belli miktara kadar bedava.

Peki şimdi yeni bir tablo oluşturalım ve kendimize bakalım. Bisikletçiler olarak isteyip durduğumuz bisiklet yollarını, park yerlerini düşünelim. Bence bunlar bisiklet konusunda çözmemiz gereken asıl sorunlar değiller. Bisiklet alabilen bir kaç kişi olarak kendimiz için yollar ve park yerleri istemek belkide bir parça bencillik. Mesele daha fazla insanın bisiklete binebilmesini sağlamak, mesele satın alamayacakları bisikletleri güven içinde bırakabilecekleri park yerleri yapmak, yada hiç olmayacak bisikletleri kullanmaları için bisiklet yolları yapmak değil. Sorun nerede peki. Sorun ayakkabı tamircilerimiz de. Ne zaman ayakkabı tamircilerimiz karbon bir bisiklet alabilirlerse, diledikleri bisikletlere binebilirlerse, yarışlara katılabilirlerse, yarışları kazanabilirlerse sorun o zaman ortadan kalkar. O zaman hep beraber bisiklet yolu için gidip belediyenin kapısını çalarız. Ama ayakkabı tamircisi hak ettiği bisikleti alabilene kadar mücadele edilmesi gereken çok daha ciddi sorunlar var.

Şimdi son iki yazı ile ilgili iki soru:

1- Ne zaman farklı cinsel tercihlere sahip insanlar, topluma dahil olacaklar, süper marketlerde, benzincilerde, tapınaklarda, dini mekanlarda yada devleti temsil edebilecekleri gösterilerde, tanıtımlarda çalışabilecekler, rahatlıkla okula gidebilecekler, parmakla gösterilmeyecekler?

2-Ne zaman ayakkabı tamircilerimiz kaliteli spor malzemeleri alabilecekler, çorbacılarımız golf oynayabilecekler, yarışlara katılabilecekler birincilikler kazanabilecekler?

Cevap zaten bildiğimiz şey, Tayland fakir bir ülkedir, ucuzdur ve gelişmemiştir.

Sevgiler.

Khao Sa La, Surin

This slideshow requires JavaScript.

Nam Ken ve Nam Yen, Buz ve su. Gözlerini kapatırsın ve yalnızsındır, bir ormandasın bunu biliyorsun ama düşünmüyorsun ardından karanlıkta kayboluyorsun, sadece ormandaki sesleri duymaya başlıyorsun, çeşitli böcekleri ve etrafında dolaşan yaban domuzlarının çıkardıkları sesleri fark ediyorsun, o zamana kadar etrafını kaplayan orman, daha farklı görünmeye başlıyor sana, seni yönlendiriyor, şekillendiriyor. Önünde bir bardak buzlu su var ve sana yol gösteriyor, düşüncelerin, hislerin buzu ve suyu takip ediyor, ardıdan derinleşiyorsun, farklı bir boyuta geçiyorsun düşüncelerden uzaklaşıyorsun, geçmişi, geleceği unutuyorsun, sadece ana odaklanıyorsun, zaman kalmıyor, doğayı hissediyorsun, kendini hissediyorsun; Nam Ken ve Nam yen; kendini buzun ve suyun dönüşümüne bırakıyorsun. Yaklaşık bir saat süren meditasyonda olması gerek bunlar. Bulunduğumuz yer Khao Sala tepesi; dünyada meditasyon yapabileceğiniz en özel yerlerden birisi. Fakat meditasyon yapmayı ilk defa deneyen birisiysen tüm bu anlatılanlara ilaveten bir süre sonra uyuşmaya ve hissizleşmeye başlayan bacakları, ağrımaya başlayan eklemleri ve hep aynı pozisyonda durmanın sıkıcılığını eklemek gerek.

Buraya biz tesadüfen geliyoruz. Yolculuğumuz sırasında tanıştığımız insanlar bu tepeye gitmemiz konusuda bizi uyarıyorlar. Burası Kamboçya’ya sadece 6km mesafede ve surin bölgesinin en ünlü manzaralarından birini görebileğiniz bir konumda. Burada sabah sizi karşılayan manzara Tayland tanıtımlarında kullanılan görüntülerden birisidir. Bizde yoldan sadece 3km mesafede bulunan bu tepeye bakma kararı alıyoruz. Tepeye varınca şaşırtıcı bir kalabalık var ve hemen bizimle konuşmaya başlıyorlar. Bizim geceyi burada geçirmemizi ve ertesi günkü kutlamaya katılmamızı istiyorlar. Bize kalacak yer olarak gösterdikleri yer ise ancak sabah fark edeceğimiz o meşhur manzaranın göründüğü noktada ve tapınağın en güzel yeri.

Burası Taylandda Surin bölgesi için özel bir öneme sahip. Bu tepedeki tapınakta Surin bölgesinin baş rahibi yaşıyor. Anlattıklarına göre rahip zamanında buraya geldiği zaman bu tepede hiçbirşey yokmuş, Rahip burada kendi çabaları ile bir tapınak inşaa etmiş. Buradaki ormanlık araziye Kamboçyada ve Taylanddan insanlar kaçak ağaç kesmek için geliyorlarmış. Rahip bu ormanı korumaya başlamış ve ormanda kaçak ağaç kesimini engellemek için geceleri ormanda dolaşmaya başlamış. Bütün bu çabalarını gören devlet tüm orman arazisini rahibin korumasına vermiş ve böylece bütün orman tapınak arazisi haline gelmiş. O günden sonrada bu orman ve tapınak bir eğitim merkezi olmuş. Yani burası yeni rahiplerin meditasyon yapmayı öğrendikleri ve hizmet verecekleri tapınaklara gitmeden önce bir süre yaşadıkları yer ve bu orman aslında halka kapalı. Rahipler ormanın farklı yerlerindeki eğitim almak zorundalar ve geceleri tahminimden daha da ürkütücü olan ormanda Rahipler ufak çadır benzeri odalarda kalıyorlar ve bu odalar birbirlerinde 10-15m mesafe uzaklıktalar. Her eğitim merkezide birbirinden 5-6 km mesafede. Böylece geceleri ormanda tek başlarına kalan rahipler, ormanı dinlemek, yanlız kalmak ve buna alışmak zorundalar. Bu yanlızlık eğitimlerinin bir parçası. Böylece rahipler bu ormanda konsantre olmayı ve meditasyon yapmayı öğreniyorlar.

Bizim şansımız ise buradaki baş rahibin yani bu eğitimileri veren ve buraya ilk gelen rahibin doğum gününe denk gelmemiz. İşte bu yüzden 250’den fazla rahip ülkenin çeşitli yerlerinden buraya saygılarını göstermek için gelmişler ve kapıları halka kapalı olan orman sadece bu gün halka açılmış. Biz ve bir kaç kişi gece olunca ormanın derinlerinde rahiplerle birlikte yapılan bu meditasyona katılma şansını böylece yakalıyoruz ve de buzun ve suyun hikayesi, nam ken ve nam yen işte bu meditasyon anından aklımda kalan bir parça oluyor.

Şimdide katılmış olduğumuz bu inanılmaz meditasyona farklı bir gözle bakalım. Bu tür meditasyonlar bizim gibiler için çok büyük bir öneme sahip olmuştur. Eğer bizimki gibi meditasyondan uzak bir ülkenin vatandaşıysak, ya da herşeye özel bir anlam, tanrısal bir hava katmak isteyen Avrupa-ABD ortak yapımı bir düşünceye sahipsek, meditasyonda göreceğimiz her renk, duyacağımız her ses, yaşayacamız her olay, his, duygu büyük bir öneme sahip olacaktır. Meditasyon sonrasında hemen neler hissettiğimizi neler gördüğümüzü anlatacağız ve bunlar için bir açıklama isteyeceğiz. Aynı kahve falı bakar gibi her şeklin her rengin bir anlamını bulmaya çalışacağız. Buradaki budist rahiplerin filmlerdeki gibi meditasyon esnasında yerden yükseldiklerine inanmak isteyeceğiz ve meditasyonun bizi daha özel yapacağına inanacağız, meditasyon anından kendimizin özel olduğunu ispatlayacak deliller ile ayrılacağız.

Burada katılmış olduğumuz bu eşsiz meditasyonda durum biraz daha farklıydı. Buraya eğitim almak için gelen rahiplerin yanı sıra burada sadece yaz tatili boyunca eğitim alacak olan çok genç budist adaylarıda bulunuyor ve bu meditasyona rahiplerin ve genç rahip adaylarının sadece bir kısmı katıldılar. Genç olan ve gecenin geç bir saatinde ormanda bulunun genç rahip adaylarının büyük bir kısmı ise meditasyona katılmak yerine uyumayı tercih ettiler. Meditasyon sırasında ise genç rahip adayları şaka olsun diye osurdular ve gülme krizine girdiler, ki bu yaptıkları çok yaratıcı bir espri anlayışı gerektirmesede bence meditasyonu son derece komik bir hale getirdi. Benim meditasyon sırasındaki en büyük çabamda yaklaşık 20 defa osurup gülüşen bu genç rahipleri duymamaya çalışıp ormandaki böceklere konsantre olmaktı. Fakat tüm bunlar yaşanırken hiç bir rahip onları azarlamadı yada susturmaya çalışmadı, sadece meditasyonun sonlarına doğru birisi uyumaları için uyardı, hepsi bu. Bir saat süren meditasyon sonrasında gözlerimizi açıp tekrar dünyaya döndüğümüzde iki tane rahip adayı gencin uyuyup kalmış olduklarını, bizim gibi dünyaya dönebilmeleri için silkelenip uyandırılmaları gerektiğini fark ettik. Bunlardan birisi daha çok küçük olduğundan uyandırmak mümkün olmadı, öyle bıraktık. Bu meditasyonda yaşananlar size komik gelmiş olabilir. Benim için her şey normal görünüyor. 4-5 aydır budist topraklarda olduğumuzdan budizmin aslında nasil sisteme sahip olduğunu hissediyorum. En büyük fark tek tanrılı dinlerin yasaklar, Budizmin ise kurallar üzerine kurulmuş olması. Bu yüzden budizmde eğer birisi farklı bir şey yaparsa, kimse onu yargılamaz yada onu cezalandırmaya kalkmaz. Budizmde başkasının osurup osurmaması pek önemli değildir. İsteyen istediği zaman kuralları yerine getirebilir, o zamana kadar istediği gibi birisi olabilir. Kendisini budist rahip olarak hazır hissettiğinde ise görevini yerine getirmek için tüm kuralları yerine getirebilir.

Aslında bana göre bütün dinlerde tehlikeli bir nokta var; bir sabah kalkarsınız kendinizi iyi hissedersiniz. “ne güzel bir insanım, ne kadar iyiyim” dersiniz. Dininizin kurallarını yerine getirirsiniz. Tekrar “ne muhteşen bir insanım” dersiniz. Sonra diğer insanlara bakarsınız onların dininizin yasakladığı şeyleri yaptıklarını görürsünüz, onların günahlarını görürsünüz, onlara acırsınız ve onlar için üzüldüğünüzü fark edersiniz, gözyaşı dökersiniz ve tekrar “ne iyi bir insanım, onlar için üzülüyorum, ağlıyorum” dersiniz. Onları eğitmeye çalışırsınız, bazan ufak cezalar verirsiniz, istemeye istemeye onları cezalandırırsınız ve tekrar “ne iyi bir insanın, insanlara doğru yolu gösteriyorum” dersiniz ve “onlara hatalarını gösterirken bile onlar için üzülüyorum” dersiniz ve bu durum sırf onların iyiliği için onları yok edene kadar devam eder gider.

Eğer budist olmak istiyorsan şartlar basit. 3 kural var. Birincisini unuttum. İkincisi uymak zorunda olduğun 5 kuralı kapsıyor. Üçüncü ise en önemlisi dedikleri meditasyon yapmak. İkinci kuralda yer alan 5 madde ise şunlar: 1-yalan söyleme, 2-çalma, 3-öldürme, 4-alkol alma, 5-tek eşlilik. Yani basit bir kaç kurala uymak halk için yeterli. Rahip adayları 10 kurala, rahipler ise yaklaşık 250 kurala uymak zorundalar. Bunlardan en ilginç olanı ise rahiplerin sabah 11:30dan sonra yemek yememeleri. Rahipler sabah 4:30 gibi güne başlıyorlar, saat 06:00 gibi şehire gidip halktan yemek topluyorlar. Saat 09:00 gibi hep beraber yemek yiyorlar ve saat 11:30 dan sonra bir daha yemek yemiyorlar. Öğleden sonra sadece sıvı içecekler tüketmeleri serbest ve bunların içinde de alkollu olanlar ve süt içerenler yasak.

Bu bilgileri veren bir kaç kişi oldu. Bizim burada kaldığımız iki gün içerisinde halktan insanlar gelip bize budizm hakkında bilgi veriyorlardı. Son olarak tanıştığımız kişi ise bir transseksüel. Buraya gönüllü olarak gelmiş ve tapınakta 5 gün kadar kalacak, buradaki yaşantının bir parçası olacak. Hatta Som (ismi Som, Mandalina anlamına gelen bir kadın ismi) bir defa Türkiye’yede gelmiş, Universiyat, Üniversite olimpiyatlarında Tayland’ı temsil etmiş ve bir saat kadar süren bir dans gösterisi sunmuşlar ekip olarak. Ama ne yazık ki Türkiye’ye giriş esnasında bir kaç can sıkıcı olay yaşamış ve pasaport kontrolünde zorluk çıkarmışlar cinsel tercihi sebebiyle. Ülkemin üniversite olimpiyatları için davet ettiği ve Tayland’ı temsil edecek bir kişiye cinsel tercihi yüzünden zorluk çıkardığını duymak beni biraz utandırdı. Ama burada sorgusuz sualsiz ağarlanıyor olmanın rahatlığı ile kısa sürede anlattıklarını unutup sohbetimizi kaldığımız yerden devam edebiliyoruz.

Budizm için iki güzel durum var. Birincisini anlattım bile; osuran gençler. İkincisi ise burada 5 gün kalacak olan Som. İlk güzellik budizm için bir edep, adap zorunluluğunun olmaması. Mesela böylesine önemli bir meditasyon sırasında bir kaç kişi komik şakalar yaptı diye kimse rahatsız olmuyor, neşesini bozmuyor yada ‘edep yayu’ diye bağırmıyor. İkincisi ise budizmin herkes için olması. Buradaki ayinlere Transseksüeller rahatlıkla katılabiliyorlar, istedikleri kadar tapınaklarda kalabiliyorlar ve buradaki yaşantının bir parçası haline gelebiliyorlar. Sanırım tek tanrılı dinlerin bir çoğunda böyle bir durum mümkün değil. Fakat unutmamak gerek din ülkeyi, yaşayan insanlarıda şekillendiriyor. Mesela burada eğer farklı bir cinsel tercihe sahipseniz sadece tapınaklarda değil ülke genelinde belli bir saygı görebiliyorsunuz, transseksüelseniz istediğiniz işte çalışabiliyor ve hatta devlet sizi ülkenizi temsil(!) edin diye başka ülkelere yollayabiliyor. Bazı dinlerde ise kadın ile erkek olmak bile dini açıdan büyük bir fark teşkil edebiliyor. Bu durum insanların günlük yaşantılarınada yansıyor tabi. Eğer kadınsanız daha dikkatli olmanız gerekiyor; her işte çalışamıyorsunuz, namus uğruna öldürülebiliyorsunuz, üzerinizde devamlı bir baskı hissediyorsunuz, istediğiniz insanlarla görüşemiyorsunuz vs. Bence konuyu daha fazla uzatmaya gerek yok. Burada bitirelim.

Siz isterseniz bu tapınak ile ilgili internet sitesinden bilgi alabilirsiniz. “Wat Khao Sa La” şeklinde google da aratırsanız web sitesini bulabilirsiniz.

Sevgiler ve saygılar.

Kamboçya

This slideshow requires JavaScript.

Kamboçya benim en keyif aldığım yerlerden birisi değildir. Ülke dümdüzdür bu yüzden de bisiklete binmek benim için çok sıkıcıdır. Ne var ki Tayland’da 2 ay daha kalmak istediğimizden Kamboçya’dan vize almamız gerekiyor. Sınıra 160km mesafedeki Siem Rieb kenti bizim vize için 1 hafta kadar beklememiz gereken şehir oluyor. Burada kaldığımız sürede yeni bisikletçiler ile tanışıyoruz hep beraber doğum günümü kutluyoruz, hatta 4 ay önce Kuala Lumpur’da tanıştığımız ve beraber (Tesadür işte) Tayland vize başburusu yaptığımız bisikletçi ile tekrar karşılaşıyoruz. İyi bir bilardocu olduğundan otelin barında çekişmeli bilardo maçları yapıyoruz. Güney Afrikalı bir yazar ve belçikalı bir geç gene keyifli maçlar yaptığımız bilardo arkadaşlarımız oluyor. Otelde bir de türk var. Berk ile de keyifli vakit geçiriyoruz. Bizi kendi arkadaşları ile tanıştırıyor. Böylece çok geçmeden 12-15 kişilik bir grup haline geliyoruz. Vize için beklememiz gereken bir hafta bu sayede sıkıntılı bir bekleyiş olmuyor.

Kamboçya için bir daha asla gelmem dediğimi hatırlıyorum. Fakat Siem Rieb biraz daha farklı bir yer. Fazla turistik, ama ne varki insanlar aynı. Bizim arkadaş grubundan da her gün parasını çaldıran, rüşvet vermek zorunda kalan yada dolandırılan kişiler oluyor. Fakat herşeye rağmen keyifli ve kesinlikle görülmesi gereken bir kent.

Daha önceki turumda Kamboçya ile ilgili ilk izlenimlerimide burada paylaşmak isterim. Fakat bunlar daha çok ilk günler ve Kamboçya’nın başkenti Phom Phen ile ilgili tebitler olacaktır.

12.07.2009
“phom phen
 
Burasi hala cirkin bir yer.
sonunda 2.5usd ye lonely planet buldum. yeni bir korsan yayin. burada korsan kitap turkiyedeki kadar gelismis. fakat sadece turistlkere yonelik kitap bulmak mumkun. bu sehirde beni nelerin rahatsiz ettigini anlar gibiyim. burada binalar, trafik, arabalar yani tum sehir duzensiz. fakat bu beni rahatsiz eden sey degil. beni rahatsiz eden buralarda bazi olaylarin donuyor olmasi.
sehirler bence insanlar gibi. mesela bir insan guzel gorunse bile onda farkli rahatsiz edici birseyler hissedebilirsiniz. eger yeni tanidiginiz birisi ise bunun ne oldugunu anlamak pek kolay degildir. fakat karsinizdaki insanin icinde beyninde, hislerinde birseylerin yanis gittigini ve yaninda bulunmak istemediginizi farkedersiniz. bu sehir icinde ayni durum gecerli. fakat bir sure sonra bazi seyleri ogrenmege baslar ve tamam iste sebep bu dersiniz. ornegin;
burada zaman zaman caiz olabilsede 5 yasinda bir kiz cocugunu seks kolesi olarak satin alabilirsiniz. daha ufak cocuklari almakta mumkun, fakat kilo ile satilmadigindan daha ucuz olacaklari anlamina gelmiyor. ve bu durum kesinlikle yasal degil. yani markete gidip cocuk reonu nerede diye sormak mumkn degil.fakat bir motora yada tuktuk a atladiginizda adamin size soracagi sorular sirasi ile laidy, mariuana, eroin ve eger biraz niyetliyseniz burada istediginiz herseyi bulmak mumkun. isin kotu tarafi bu durumun truzmi yani buraya bu is icin gelen turist amcalar da var. yasli amcalar genc cocuklarla beraber olmak icin buradalar. bu da kabul etmek gerekirse 3300km yol pedalladiktan sonra gormek istegeceginiz en guzel manzara degil.
tum bu keyifsiz dusunceler, yogun ve tozlu yollar ile birlikte buranin 2. sevimsiz ornegine dogru gidiyoprum.olimpik stanyumu 10km kadar gecince, tarihin essiz rekor denemelerinden birisinin gerceklestigi alani gorecegim. burada 1975-1979 yillari arasinda buyuk bir katliam gerceklestirilmis. 17 000. kisi benim gorecegim alanda oldurulmus…. ‘killing field of choueung ek’. ulke genelindeki toplam olum sayisi ise cok cok fazla. buyuk cogunluk ise egitimli insanlar, akademisyenler.
 
 
killing field of choueung
 
garip olan burada bu sehire ait ilk fotografimi cekiyorum. bir anit ve icinde yaklasik 9 m yukseklige kadar yukselen raflar. en alt raflarda burada olmus insanlarin kiyafetleri. 83de temizlenmis ve deodorantlanmis. bir ustunde ise 15-20 yas arasi kadin kafataslari. ve ust arflarda da diger 17 000 kafatasi. benimle yasit yada benden 3 yas buyuk olan bu kafataslari ile yapilmis bu anit(anit demek dogru degil ama asil kelimegi hatirlayamadim) ilk fotograf karem.
biraz etrafi gezip muzede olen islarin ilk fotograflarini ve olduuldukleri aletleri gorup disariya cikiyorum. unutmadan disariya cikmadan once serinletici biryler icip yada hediyelik esya dukkanindan birseyler almak mumkun. ben bir suredir almak istedigim kemik taragi burada ucuza bulabilecegimi dusunsemde fazladan agirlik tasimamaya karar veriyyorum. (burada hediyelik esya dukkaninin ne kadar abes olduğunu siz düşünün )
 
disariya ciktigimda mutluyum. kabaligım icin ozur diliyorum fakat gulumsuyorum. ilk defa olarak bu sehir benim hosuma gitmege basladi. bu denli kotu bir maznzara sonrasi insanin rahatlamis ve belkide mutlu hissetmesi kabuledilemez fakat gercek bu. 15km boyunca mutlulugum gecmiyor. yollar, insanlar, trafik yaklasik bir saat sonra kopacak olan jant telim ….hersey guzel gorunmege basladi.
 
hernedense kabul edilemez bir kabalik olan mutlulugumu anlamam pek uzun surmedi. aciklayayim;
basta da dedim ya sehirler insanlar gibidir. yeni tanidigimiz o bize sevimsiz gelen insan vardi ya onu biraz tanimaya basladim gibi. aramizda gecen olan sunun gibi;
 
ben ona babalar gununde ne alacagini soruyorum
o bana babasini kaybettigini soyluyor.
iste bu sevimsiz haber, gecmisinde yasamis oldugu bu durum karssimdaki insana ait tum dusuncelerimi bir anda degistirebiliyor. artik eski rahatsizligi hissetmiyor, hatta onun yaninda olmaktan mutluluk duyuyorum. bu sehir ile gormus oldugum bu kotu tarih bendeki tum kotu duygulari yok etti. artik burasi ile ilgili baska bir sikayetimin olacagini sanmiyorum

Nerelerde kaldık

This slideshow requires JavaScript.

Konaklama yerlerimiz ilk başlarda oteller olsada son zamanlarda daha çok kamp kurmayı terçih ettik. Son Tayland günlerimizde 2 haftada sadece 2 gün otelde kaldık. Geri kalanı hep kamptı. Peki en güzel kamp yeri sıralaması yapmak gerekirse benim kişisel listem aşağıda.

1 Kaplıcalar,

Fotoğrafa bakınca ne kadar keyifli bir kamp alanı olacağını tahmin edebilirsiniz. Birde uzun süren bir bisiklet yolculuğunun ardında sıcak suda vücudunuzun iyice gevşediğini hayal edin, derin bir uyku için daha uygun bir yer bulamazsınız.

2. Tapınaklar.

Geleneksel Budist yaşantısına bir miktar dahil olmak isterseniz tapınaklar konaklamak için en uygun mekanlardan. Buradaki sakin yaşantının büyük bir kısmını gözlemleme şansına sahipsiniz. Fakat dine bir mekan olduğunu her zaman hatırlamak ve belli bir ölçüde saygılı olmak şart.

3 National Parklar

Milli parklarda gece boyunca güvenlik bulunur ve eğer bir ihtiyacınız varsa size herzaman yardımcı olurlar. Duş sıcak su ve yemek genellikle bulunur. Kuş sesleri ile uyanmak isteyenler için.

4 Polis karakolları

Sanırım daha güvenli bir yer olamaz, en azından Tayland’da. Burada polis karakolları her zaman geniş bir bahçeye sahiptir. Sadece sormanız yeterlidir. Eğer bahçeleri yoksa yada gece yağmurlu olacağını düşünüyorlarsa size kapalı bir yer ayarlarlar. Duş ve sıcak su mutlaka vardır. Buraya gelirseniz polis karakollarında kamp yapmanızı tavsiye ederim. Tabi bunun sadece Tayland’da güvenli olacağının altını çizelim.

Laos, Pongsavan, Luang Prabang

This slideshow requires JavaScript.

Nong Khiew’de kaldığımız 2 günde önümüzdeki günlerde gideceğimiz yol hakkında bilgiye ulaşmaya çalışıyoruz. Fakat buradaki yerli halktan net bir bilgi almak mümkün değil. Haritamızda 160km ileride bir kent görünüyor ve burada otel bulabileceğimizi söylüyorlar. Fakat bu dağlık coğrafyada yüklü bisikletler ile 160km mesafeyi bir günde yapmak neredeyse imkansız. Hem biz bu bölgeyi keyfini çıkararak yavaş yavaş gezmekten ve yaklaşık 2 hafta daha kalacağımız Laos’ta büyük şehirlerden uzak kalıp daha az turistin bulunduğu yerler görmek amacındayız. Sabah erken saatlerde bisikletlerimizi hazırlıyoruz ve bütün kahvaltılarımızı yaptığımız lokantada karnımızı iyice doyuruyoruz. Yolculuğumuzun belki ilk 10km düz yolda geçiyor hemen ardından tırmanışlar başlıyor. Bu yol aslında bir nehiri takip ediyor fakat bu bölgenin dağlık yapısı çok çetin bu yüzden de yol çok ender zamanlarda nehirle buluşabiliyor. Genelde köylerin bir çoğu yol ile nehrin buluştuğu noktada ve 300m-400m rakımda. Bazı dağ köyleri ise 1000m-1500m rakımdalar ve dağın tam tepesindeler. Bu dağlık coğrafya yüzünden de yol şu şekilde devam edebiliyor. İlk önce nehir kenarından başlıyorsuz, rakım 400m, sonra yavaş yavaş tırmanmaya başlıyorsunuz, tepede rakım 1500m, sonra tekrar nehir seviyesine 400m rakıma iniyorsunuz ve hemen ardında tekrar bir dağ yolunuzu kesiyor ve 1500m rakıma tırmanmanız gerekiyor. Bu yüzden de çok kısa bir mesafe gidecek olsanız bile çok fazla tırmanış yapmanız gerekiyor. Önünüzdeki yol her zaman 6-7km aralıksız tırmanacak ve ardından bulunduğunuz rakıma inecek. Biz ilk gün 50km vicarında çok kısa bir mesafe yaptık, burada ki ufak bir köyde yol kenarında çok sevimli bir Guest House (GH) gördük hemen durduk, fakat buraya gelebilmek için en az 5 tırmanış bir o kadar da iniş yapmamız gerekti. Bulunduğumuz nokta şimdilik haritanın gülümseyen tarafında yani görünüşe göre henüz dağlar başlamadı. Bundan sonraki günlerde daha uzun tırmanışların olacağı kesin.

Ertesi gün şansımız devam ediyor ve 4-5 saat bisiklet bindikten sonra çok keyifli bir köy daha görüyoruz. Şehirin sonlarına doğru ancak dikkatli gözlerin görebileceği bir GH var. Henüz vakit erken ve çok yorgun hissetmiyoruz bu yüzden de bu yüden de bu günü çamaşır günü ilan ediyoruz. Otelde dağdan gelen suyu biriktirdikleri ufak bir havuz ve içerisinde yaşayan bir adet japon balığı var. Su devamlı aktığı için temiz. Bu buz gibi su ile hem duş yapıyoruz, hem de balığa zarar vermemeye dikkat ederek çamaşırlarımızı yıkıyoruz. Burada tuvaletlerde ki sularda, evlerin önlerindeki süs havuzlarında yaşayan balıkları görmek mümkün. Özellikle wcler de temizlik suyunun biriktirildiği kremit küpler oluyor, bu küplerin içinde genellikle bir kaç tane süs balığı bulunur. Fakat Laos’ta gördüğüm en ilginç balık bir resturanın wcsindeydi. Hela taşının yanındaki suda 4-5 tane bizdeki alabalık benzeri balık vardı. Boyutuna ve çirkinliklerine bakınca süs için değil yemek için olduklarını anlıyor insan. Sarhoş bir kaç müşteri çişini yaparken mutlaka bir miktar ıskalar ve balığın olduğu yerede işer diye düşünüyor insan. Sadece bir bira içmiş ve hiç bir şey yememiş olduğum için kendimi şanslı hissettim.

İki gün sonra varacağımız kentte 3 bisikletçi ile tanışıyoruz. Bisikletçilerden ikisi Viyetnam’dan buraya gelmişler ve bizim aksi istikametimizi devam edecekler. Belçikalı olan ise bizimle aynı yöne devam edecek. Akşam hep beraber bira içip güzel bir sohbet yapıyoruz. Ertesi gün için birbirimize bol şans dileyip vedalaşıyoruz. Belçikalı bisikletçi ile sabah buluşmak için bir plan yapmıyoruz. Nasılsa bir sonraki şehirde ikimizde bir bir gece kalmak zorundayız ve büyük ihtimalle yolda birbirimizle karşılaşacağız. Belçikalı aslında 1 haftalığına bir bisiklet kiralamış ve eşyalarını bir arkadaşına bıraktıktan sonra ufak bir yolculuk yapmış. Bu yüzdende hiç eşyası yok, bisikleti çok hafif. Ama SPD pedalları olmadığından ve genelde yol bisikleti kullandığından bisiklet uzun mesafe için çok konforsuz.

Ertesi gün saat 10 gibi yola başlamamıza rağmen bisikletçiği ilk yokuşlarda yakalıyoruz. Yeni yol arkadaşımız şanssızlık eseri yanlış yola sapmış ve bunu 5-6 km gittikten sonra farketmiş. Bütün yolu geri dönmek zorunda kaldığından da çok acele etmeden daha dikkatli bisiklete binmeye karar vermiş. İşte bu yüzden de yüklü bisikletlerimize rağmen ikimizde Belçikalı bisikletçiyi yakalayabiliyoruz. Yol çok rampalı olduğundan yokuşlarda herkes istediği tempoda yoluna devam ediyor ve ilk varan tepedeki köylerden birisinde diğerlerinin gelmesini bekliyor. Bu şekilde yol aldıktan sonra bir sonraki şehire varıyoruz. Fakat bu şehire varmadan önceki son 5-6km hayatımın en güzel iniş etaplarından birisi oluyor. Laos’taki yolların güzelliği yolun eğiminin her zaman sabit olması, yol eğimi eğer %8-9 gibiyse bu yolun düz kısmında da virajlı kısmında da sabit oluyor. Yani saatte 45-50 ile giderken virajlarda aniden yavaşlamanız gerekmiyor yada eğim değiştiği için bisiklet daha da hız kazanmıyor. Bu yolda da durum aynen böyle fakat yolun bir tarafı uçurum ve siz aşağıdaki kenti en tepeden itibaren görmeye başlıyorsunuz. İnişte fren kullanmak şart oluyor çünkü virajlar çok sık ve bisikleti bir sağa bir sola yatıracak kadar zaman bile olmayabiliyor. Bu yüzdende çok yüksek hızlara ulaşmak mümkün değil fakat aşağıya inene kadar yaşayacağınız heyecan müthiş.

Bundan sonra kalacağımız iki kent oldukça konforsuz. Hem yiyecek bulmak biraz zor hemde konaklama mekanları biraz kötü. Fakat yollar için mütiş. Pongsavan’a varana kadar biz hiç mola vermediğimizi ve bir hafta boyunca sadece tırmanış yaptığımızı fark ediyoruz. Takvime bakınca Tayland’a dönmek için acele etmemize gerek yok. Bu yüzden de Pongsavan bizim mola yerimiz oluyor. Bu kent bir platonun ortasında ve oldukça düz. Bu yüzden de en çok bombalanan yerlerden birisi. Kenttin yer yerinde değişik bombalar görmek mümkün, ayrıca ‘Plain of jar’ yani bölgenin sembolü haline gelmiş olan tarihi parklarda bu şehirde. Burada lezzetli yemekler bulmak mümkün. Fakat burada kaşık kullanımı çok yaygın ve kullandıkları kaşıklar döküm kaşık ve aluminyum.

Genelde asyada daha kısa ve derin olan kaşıklar kullanılır. Bu kaşıklar ise çok daha değişik bir görünüme sahip ve sadece bu kentte görüyoruz. Bu kaşıklardaki gizem ise şu; en çok bombalanan bu bölgede hurdacılık bir meslek haline gelmiş ve bombalardan elde ettikleri aluminyumdan bu döküm kaşıkları yapıyorlar. Burada daha bir çok ilginç şey yaşanıyor. Marketlerde o kadar eğişik av hayvanı satılıyor ki Laos’luların herşeyi yiyebildiklerini anlamak hiçte zor değil. Bazı yerlerde de köpek satışı yapılıyor. Biraz daha el altından olsada burada köpek etide sevilen yemekler arasında. Fakat yemek kültürü her zaman koşullara göre gelişmiştir. Bu yüzden de Laos’luları köpek yedikleri için kınamak yada onlara karşı çıkmak anlayışsızlıktır. Burada savaş sırasında yaşananlar insanları bu tür hayvanları yemeye itmiş olmalı. 9 yıl boyunca insanlar gündüzleri mağaralarda saklanmışlar geceleride pirinç tarlalarında çalışmışlar. Bombardımanın ardında hala günümüzde bile yemek bulmak çok kolay değil Laos halkı için. Bazı köyler 4 yıl tarlalarının bombalardan temizlenmesini beklemişler. Ve bu gün Laos’un çok az kesmi güvenli. Yani en temel besinleri bile üretebilmek çok zor. Tüm bunları düşününce insan biraz daha farklı bir göz ile bakabiliyor Laos’a.

Bunradan sonra 3 günde Luang Prabang’a varıyoruz. Burası bizim için iyi bir dinlenme yeri oluyor. Laos’un en güzel kenti burası bence. Biz Tayland, Nan sınırına bisiklet ile gitmek istiyorduk fakat yol hiç konforlu değil ve bir çok kamyon var. Bu yolda iki gün toz yutmaktansa şehirde bir kaç gün fazladan kalıp sınıra varupla gitmeye karar veriyoruz. Bu şekilde Kuzey Laos’ta dağlarda geçen bir ayı geride bırakıyoruz. Benim için bazı ülkelerde bir hafta bir ay gibi oluyor. Mesela Malezyada geçirdiğimiz vakit bana o kadar uzun gelmişti ki hiç bitmeyecek hissine kapılmıştım. Fakat Laos, Tayland gibi ülkelerde bir ay nasil geçiyor anlamıyor insan. Buralarda ki yollarda bir gün bile sıkıldığımı hatırlamıyorum. İnanın buradan sonra Malezya’da bisiklet kullanmak zoruna kalsam büyük ihtimalle bisikletin üzerinde uyuyup kalırım.

Laos

This slideshow requires JavaScript.

Ve Laos; bitmeyen dağlar, kilometrelerce tırmanan yollar, ucsuz bucaksız manzara ve tırmanırken peşinizden koşan, sabaidie diye arkanızdan çığıklar atan çocuklar. 3 sene önceki turda Laos’tan aklımda kalanlar bunlardı. Elif ile Tayland’da, Laos sınırında, Mekong nehrinin diğre tarafında, Laos’a karşı oturmuş biralarımızı içerken bunları konuşuyorduk. Laos ile planımız kuzeyde dağlarda 1 ay geçirmek ve yeni yollar aramaktı. Ama Laos’ta sadece 13 tane yol var ve bu yollardan bazıları tamamen bazılarıda yarı yarıya bozuk. Eğer biraz macera arayıp yeni yollar keşfedeceğim diye yeterince bilgi toplamadan bir yola dalarsanız, günlerce tozun toprağın içerisinde mücadele etmeniz gerekebillir. Bu yüzdende daha önce Taylan’da tanıştığımız Laos’ta tur yapmış bisikletçilerden aldığımız bilgiler çok yardımcı olacak bize.

Ertesi gün sınırı geçmeden önce bir tamirci bulup bisikletimin bakımını yapıyorum. Burada basit bir tamircide bisikletinizi temizleyecek, göbeklerini açıp yeni yağ koyacak alet edevatları bulmak kolay. Bir kaç tane yedek fren pabucu alıp ertesi gün için erken yatıyoruz.

Sınırı geçmeden önce Tayland’da ki son kahvaltımızı biraz daha doyurucu yapıyoruz. Laos’ta ki yemekler biraz daha pahalı ve kalitesiz bu yüzden de Tayland’da yediğimiz güzel yemekleri 1-2 hafta içerisinde özleyeceğimizi biliyoruz. Kahve içerken gene şans bize gülüyor ve hemen karşımızda ki 7/11 marketine bir bisikletçi geliyor. İki bisikletçi karşılaştıklarında birbirlerine verecekleri bilgiler mutlaka vardır. Bizim şansımız ingiliz bisikletçinin az önce Laos’tan gelmiş olması ve yapmak istediğimiz yeni yollardan bir kısmını yapmış olması. Oturup birşeyler içerken bir yandan da haritalar açılıyor ve karşılıklı bilgi alışverişi yapıyoruz. Laos ile güzel anılarım, yeni tanıştığımız üzerinde hala Lao tozunu taşıyan bisikletçi sayesinde tekrar canlanıyor. Bana bu tesedüf aynı Mae Hong Son’da 4 gün sürecek olan zorlu tırmanış etabı öncesi kahvaltı yaparken tanıştığımız bisikletçileri hatırlattı. Onlarda son anda tura başlamadan yarım saat önce haritaları açıp değerli uyarılarda bulunmuşlardı.

Sınırda polisi oldukça neşeli bize şeker ikram ediyor, gülümsüyor ve bisiklet ile ilgili şakalar yapıyor; bitmeyecek Thai neşesinin tipik bir örneği daha. Sınırı ufak bir tekne ile geçiyoruz. İki bisiklet ve 3 kişi teknenin bütün kapasitesi bu kadar. Daha önce Lao vizemiz olduğundan sınırda çok fazla oyalanmıyoruz. Sadece ufak bir miktar para bozduruyorum ve karşılığında iki parmak kalınlığında bir deste para alıyorum.

Daha önce kaldığım otel bu sefer biraz daha pahalılaşmış bu yüzden de şehirin 2km dışında daha ucuz ve yeni bir bir yerde kalmayı tercih ediyoruz. Sınırı çok geç geçtiğimiz için geceyi bu sınır kentinde geçirmemiz yerek. Çünkü bir sonraki kent 120km mesafede ve bu şehire ulaşmak için 2000m toplam tırmanış yapmak şart.

Sabah erken kalkıp yola başlıyoruz. Laos oldukça dağlık olsada tırmanışlar çok kolay. Yollar genelde %8 eğim ile size nazik davranır ve sizi yukarılara taşıdıkça akıl almaz bir manzara ile sizi ödüllendirir. Eğer bu geziyi daha da unutulmak kılmak isterseniz yağmurlu sezona buralarda turlamanızı tavsiye ederim. Çünkü yağmurun temizlediği doğa parlak güneşin altında çok daha sonsuz renkler sunacaktır size. Tırmanış hemen başlamıyor. İlk 20km eğim hissedilmez derecede ve hava soğuk. Isınmamız saat 10’u buluyor. 2-3 saat içinde tırmanış asıl yüzünü bize gösteriyor fakat %8 eğim ile hızımız hep 12km/h çivarında kalıyor. Güneşin tepede bizi bunaltmaya başladığı sıralarda ufak bir köyde, nehir manzaralı bir lokantada yemek molası veriyoruz. Tam 60. Km de yer alan bu mekanda konaklamanız da mümkün. Eğer kendinizi yeterince hazır hissetmezseniz yeni açılmış olan bu lokantayı bulmanız ve yatacak yer sormanız gerek. Fakat biz yola devam etmeye karar veriyoruz. Laos’un bu 120km lik tımanış etabı aslında bir “hoş geldin” etabıdır. Laos’ta ki yollar içerisinde ki en kolay tırmanışlardan birisidir. Burada Laoslu yollar sizi uyarmak ister gibidir. Eğer yapamayacaksan şimdi dön demeye çalışır, çünkü eğer bunu yapamazsan ileride çok pişman olabilirsin. 120km yi oldukça kolay tamamlıyoruz. Daha önce kaldığım bungalowlarda kalıyoruz. Laos’sun en keyifli konaklama mekanlarından birisiydi fakat biz şimdi kış mevsimindeyiz ve hava gündüzleri 40 C hissedilse bile geceler buz gibi. Su ısıtıcıları yok ve soğuk su ile buz gibi bir banyo yapmak gerek. Bisikletten sonra vucudumun her yerinden alevler çıkıyormuş gibi hissederken soğuk suya girmek çok zor olsada duştan sonra kendimi dinç hissediyorum.  Yan komşumuz motor ile sayehat eden alman bir çift. Biz bisiketle onlarda motorları ile aynı yollardan geçmiş olmalarına rahmen aramızda büyük bir fark var. İki tekerli iki farklı araç ile aynı yolları yapmak ve ülkeyi bu kadar farklı anlamak ilginç geldi bana. Nedense burada motor ile gezenler, otobüs ile seyehat edenlere göre ülkeyi daha fazla yaşasalarda bir ölçüde herşeyden uzaklar. Bisikletle seyehat edenlerde hep halk gibi olmak, onlar ne yiyip içerlerse aynılarını yemek içmek özellikleri kendiliğinden gelişiyor. Eğer motor varsa altınızsa o zaman bir çok şey size pis görünebiliyor. İçme suyunu kesinlikle pet şişede içmek, her yerde yemek yememek, yöresek yemeklerden bir ölçüde uzak durmak, mümkünse batı yemekleri yemek ve her yerde kalmamak, kendi çarşafınızı yastığınızı taşımak… Altınızda ki bisiklet ise bu özelliklerin değişmesi şart, yoksa bu coğrafyada yol alamazsınız. Su; yemek; yatmak; onlar ne yiyor, ne içiyor, nerede yatıyorlarsa aynısını yapmak zorundasınız. İşte bu yüzden de ülkeye insanlara daha yakın oluyorsunuz.

Laos’ta ilk 2-3 günlük parkur Laos’un en keyifli yolları değil. Yollar kaliteli fakat doğada olmak için biraz fazla geniş, tırmanış tabii ki de tırmanış fakat tepelerde göreceğiniz manzara sonsuz değil. Biz 2. Gün Luang Nam Tha denilen kente geliyoruz. Burası Laos’ta ki turistik merkezlerden birisi olmaya başlamış. Konaklayacak mekan sayısı çok fazla. Market keyifli ve çok fazla yabancı var. Biz kaç GH ye bakıp konaklama olanakları hakkında bilgi ediniyoruz. Hatırladığım kadarı ile bu şehirde benim daha önce kaldığım yer, şehirin biraz dışındaydı ve şehrin içindekilere göre çok daha güzel bir atmosfere sahipti. Elif ile şehiri 500m kadar geçiyoruz ve daha önce kalmış olduğum Gh’yi kolaylıkla buluyoruz. Herçektende hatırladığım kadar yeşil ve sevimli bir GH. Ertesi gün yola devam etmek ve çin sınırına yakın Muang Sing kasabasına gitmek istesekte bisiklete binmemeyi tercih ediyoruz. İki gün önceki 120km lik tırmanış etabından sonra bir süre bisikletten uzak kalmamız ve önümüzde ki dik rampalar için bacaklarımızı dinlendirmemiz gerek. Bu boş dinlenme günleri güzel yemekler bulabileceğiniz asya ülkelerinde büyük bir tehlikedir. Bisiklet üzerindeyken sadece bacaklarınız, gelişmez bütün vucut çalışır, özelliklede nefes alıp verdiğimiz ciğerler ve sınırsız bir iştaha ulaşmış olan mide. İşte bu boş günlerde marketlerde dolaşırken kahvenizin yanına alabileceğiniz o kadar güzel tatlılar, kızarmış muz, tatlı patates yada tatlı fasulye ile yapılmış atıştırmalıklar, pirinç hamuru içerisine sarılmış fındıklı karışımlar, hindistan cevizli yada yeşil çay ile yapılan tatlılar, bir çeşit hamur işi olan “batın koo” içerisinde çeşili meyve karışımlarının bulunduğu kızarmış toplar, ince rendelenmiş buz üzerine dökülen jöle, hindistan cevizi sütü, çeşitli meyveler ile hazırlanan çeşit çeşit çin tatlısı aç bir midenin en iyi arkadaşları olacaktır. Daha doymazsanız çeşit çeşit yemekler, çorbalar, deniz ürünleri, domuz, tavuk, inek, keçi, bufalo etleri veya sebze yemekleri aklınız çelebilirler. Daha da sınırsız bir çeşitlilikten yana iseniz, benim denediklerimden kertenkele, örümcek, kurt, çekirge yada denemek istemediklerimden köpek, timsah, yılan, köstebek, yarasa ve değişik vahşi kedi türleri ile midenize bayram yaptırabilirsiniz. Burası belkide dünyanın en çok hayvan türünü yiyen ülkedir. Bunun sebebi emin olun garip bir damak zevki değildir. Bu yüzden de burada ki insanları yedikleri değişik canlılardan dolayı suçlamak büyük bir ayıp ve haksızlık olacaktır.

Muang Sing denilen kent 40km kadar mesafededir ve bisiklet ile gidiyorsanız sizi yavaşlatacak olan bir rampa yolun tam ortasında yer alır. Şehre varınca garip bir atmosferle karşılaşırsınız. Her yer toz toprak içinde ve bütün kent toprak kırmızısı rengindedir, yanınızdan geçen motorların kaldırdığı toz, yol kenarında ilerliyen Laos’Lu kadınlar, çocuklar ve budist rahipler bu tozlu görüntüyü daha da garip hale getirir. Tina Turner’ın oynadığı Mad Max filmini hatırlattı bana. Tozlu kentimizde kendimize rahat bir otel buluyoruz. Akşam dışarısı oldukça karanlık, yoldan geçen motorlar haricinde bir aydınlatma yok kentte. Laos’ta ki bir çok kent karanlıktır. Laos’un en büyük bir kaç kenti haricinde şehirlerde elektrik 24 saat yoktur. Bazı ufak yerleşimlerde ise elektrik akşamları saat 6-8 arası jenaratör ile elde edilir. Kentlere elektrik gelmiş olsa bile bu elektrik çok kısıtlıdır. Yani kısacası Laos’un sokaklara elektrik direği dikecek, diksede geceleri şehirlerini aydınlatacak parası yoktur. Laos’un geceleri karanlıktır.

Bir gece Sing’te konakladıktan sonra tekrar aynı yolu geriye dönüyoruz. Nam Tha’da bir gece daha dinlendikten sonra daha önce 2 defa kaldığım oudom Xai’ye doğru yola koyuluyoruz. Elif’e her zaman Laos’ta çok fazla bisikletçi ile karşılaşacağımızdan bahsetmiştim. Burada neredeyse 1 haftadır kalıyoruz ve bir tane bile bisiketçi ile karşılaşmamış olmak beni utandırmaya başladı. 3 numaralı yoldan Oudom Xai yönüne doğru ilerlerken 20.km de nihayet bir bisiketçi ile karşılaşıyoruz. Daha soğuk ülkeleri geçtiği için bisikleti çok yüklü, daha çok bir kamyonu andırıyor. Sohbet ederken yarım saat önümüzde iki bisikletçinin daha olduğunu onlarında bizimle aynı yöne gittiklerini söylüyor. Turunun sonuna geldiğinden ve ülkesine dönmek zorunda olduğundan biraz içi buruk nerelerden geçtiğini anlatıyor bize. Birbirimize iyi dilekler dileyip farklı yönlerden gelen bisikletçilerin yaptığı sıcak sohbetimizi bitiriyoruz. Yarım saat önümüzde ki bisikletçiler, yarım saat süren sohbet sebebi ile en az bir saat önümüzdeler. Bu yüzden de onları yakalama şansını kaçırıyoruz. Oudom Sai planladığımız kent olsada bir günde oraya varmaya çalışmak oldukça yıpratıcı olacaktır. Sanırım toplam mesafe 130km ve tabiki dağlık. Bizde 3 numaralı yol ile 13 numaralı yolun kesiştiği noktaya geliyoruz ve buradan çin sınırına gitmeye karar veriyoruz. Çin sınırına 6-7 km kala bir kent var, burada konaklama şansımız olsa da şehirde yapacak hiç bir şey yok bu yüzden de sınıra kadar gidip oradaki otellere bakmaya karar veriyoruz. Yaklaşık 1 haftadır hiç 3 katlı bina görmediğimizi, hiç beton bir oda da kalmadığımızı, şehirlerin, köylerin tamamının bambudan yada teak ağacından yapılmış olduğunu hatırlatmak isterim. Sınıra 1km kala artık bir şehir ile karşılaşmak fikrinden vazgeçmişken ormanın içerisinde tırmanmakta olduğumuz rampanın tepesine yaklaştıkça bir anda karşımıza büyük beton binalardan, oteller ve gazinolardan oluşan bir şehir çıkıyor. Binaların hepsi renk renk ve 7-8 katlılar, bütün binalar yeşil, pembe, turuncu duvarlarını roma sitili kolonlar, kolon başları ile süslemişler. Bizim için büyük bir şok. Laos’un başkentinde bile böyle bir manzara yoktur. Bir Casino Kenti. Made in China. Çinliler yapmış ama şehir bom boş. Terk edilmiş bir kent gibi. Kenardaki bir resturantta çin yemekleri yemeğe karar veriyoruz. Oturup yemeklerimizi yerken çinden az önce gelmiş olan 3 Amerikalı bisikletçide bize katılıyor. Sıcak bir sohbet yaparken 2 bisikletçi daha hızla önümüzden geçiyor. Bu gün 6 bisikletçi ile karşılaşmış oluyoruz ve Laos’ta bol bol bisikletçi ile karşılaşacağımız konusunda söylediklerimde haklı çıkıyorum. Kent bizim çok ilgimizi çekmiyor. Ama daha tura yeni başlamış olan ABD’li bisikletçiler için kentin gazinoları bir cazibe merkezi. Yemeğimizin ardında vedalaşıyoruz ve 20 km geride kalan 3 numaralı yol ile 13 numaralı yolun birleştiği noktaya gidiyoruz. Burada 2-3 tane GH var. Gece bizimle aynı GH de kalan çinli bir tur şöförü ile yemek yiyip sohbet ediyoruz. Bu Tur şoförü nteresan bir insan. Müşterilerini Asyanın az bilinen doğal güzelliklerine götürüyor ve iyi bir fotoğrafçı olduğundan da mesleği sayesinde bir çok insanın çekmeyi başaramayacağı güzellikteki doğa fotoğraflarını bizimle paylaşıyor. Sohbetimiz esnasında sınırda yemek yerken önümüzden hızla geçen iki bisikletçide GH’sumuza geliyorlar. Fıransız çift Çinde vitessiz 5$lık iki bisiklet almışlar ve bu bisikletlerle Yunnan bölgesini geçip Laos’a gelmişler. Kızın bisikleti vitesiz, oğlanın bisiklet ise 3 vitesmiş ama bozulmuş şimdi 2 vitesi kalmış. Nereden baksanız iki bisiklette en az 25-30 yıllık. Artık uyku zamanımız geldiğinden onlara bol şans dileyip yatıyoruz.

Ertesi sabah meşhur 13 numaralı yoldan Oudom Xai yönüne doğru pedal çevirmeye başlıyoruz. Bu yol çinlilerin yaptığı bir yol ve bu yolu çin Tayland, Kamboçya gibi diğer asya ülkelerine gidebilmek için bir köprü olarak kullanıyor. 3 numaralı yolda da Tayland Lao arasına bir köprü inşaa etmek isteniyor. Bu köprü gerçekleşirse Çin trafiği (milyar insan) Laos üzerinden Asyanın diğer ülkelerine akacak. Daha şimdiden Laos’ta ki kamyon sayısı iki katına çıkmış gibi. Çinli araçlar farklı renlere ve yazılara sahip plakaları ile son sür-at yanınızdan geçip Laos’un güzelliklerinin tadına varamamanıza sebep oluyorlar.

Şimdi sorma zamanı “bir ülkeyi ülke yapan şey nedir?” Dil, Din yada ırk, ne dersiniz? Peki ya “bir ülkeyi güzel yapan şey” için ne demeli? Neden bazı ülkeler güzel bazıları çirkin gelir bize? Nedir aradaki fark?

Laos kendi kendine yeten ufak ama bozulmamış bir yerdi. Fakat Çin Laos için büyük bir tehdit. Sınır komşusu, çok güçlü ve ahlaksız. Çin yaptığı bazı anlaşmalar ile Laos’u köprü olarak kullanmaya başlamış son bir kaç yıl içerisinde. 3 yıl önce aynı yollardan geçerken araçların içinde hep Laos’lu insanlar vardı. Laos’luların acelesi yoltur, sakindirler. Lonely Planet Laos için şöyle der “eğer vietnam, kamcoçya yada tayland’daysanız tuktukçular hep peşinizde koşar, tuktuk isteyip istemediğinizi sorup dururlar. Eğer laosta iseniz Tuktuk ihtiyacınız varsa önce Tuktukçuyu uyandırmanız gerek” 3 yıl önce yolda tanıştığım bir bisikletçi ile yanyana sohbet ederek bisiklet kullanmıştık. Bir süre sonra arkamızda bir kamyon olduğunu belkide on dakika bizi sollamadan yavaşça arkamızdan takip ettiğini fark ettik. Yol verince teşekkür edip bizi geçti. Açıkcası yolu biraz utanmıştım. Yolda bizi geçecek yeri olmasına rağmen bizi rahatsız etmek istemeyen Laos’lu bir şofördü. Ama şimdi. Çin Asyanın diğer ülkelerine geçiş için Laos’u köprü olmaya ikna etmiş. Bunun içinde kendi arabalarının daha hızlı gidebilecekleri güzel yollar yapmış (emin olun çinlilerin Laos’ta yaptıkları bu yeni yolların kalitesi ülkemizin 15-20 yıl ilerisinde). Bu yollarda Çin’den gelen yoğun bir kamyon tırafiği var. Çinli kamyoncular yollarda yemek istiyorlar, casino istiyorlar ve kadın istiyorlar. Laos’un onların isteklerine çözüm bulması gerek. Çinliler çok gürültü yapıyorlar, pis yemek yiyorlar ve herşeyi çok pis kullanıyorlar. Laos’lular çinlileri daha şimdiden sevmemeye başlamışlar. Dahası Çin bir kaç tane baraj inşaa etmiş ve yenileri de sırada, yeni bir tren yolu inşasına da başlanmış fakat çinliler Vientien ile Vang Vien arasında bir casino şehri daha inşaa etmek istemişler. Laos Hükümeti bu kadarınada izin vermediğinden çinliler tren yolu inşaatını askıya almışlar. Yani Laos’un içinde, yollarında, tarlarında yabancı bir düşman geziniyor ve daha çok çinli Laos’u değiştiriyor. Çinliler akıllı insanlar ve ticaretten anlıyorlar. Laos gibi ufak ve fakir bir ülkede istediklerini yapabileceklerini biliyorlar. Bir yol inşa ediyorlar, 5 veriyorlar ama daha fazlasını istiyorlar, baraj inşaa ediyorlar, Laos’taki geleceğin casinoları için elektrik sağlıyorlar ama çok daha fazlasını Laos’lulardan alıyorlar. İşte bu bir ülkeyi çirkinleştiren şey. Laos’ta 3 yıl ara ile tur yapınca aynı yolların neden artık daha çirkin olduğunu anlayabiliyor insan. Çünkü Laos genç bir insan gibi temiz bir bedene sahipti. Ama şimdi vucuduna enjekte edilen, damarlarında gezinen ve bedenini zehirleyen bir madde var; Çin. Ve Çin veya başka yabancı maddeler bedeni değiştirmeye devam ettikçe Laos daha da zehirlenecek daha da Bağımlı hale gelecek. Şimdi Laos daha çirkin; daha bağımlı, daha bozulmuş , kirlenmiş bir beden. Ve “ülke” denilen şey bence bu “beden”; din, dil, ırk değil. Eğer bu beden korunursa, içine alınan şeyler o bedeni yıpratmazsa o beden, o ülke yaşar.

Muang Khua.

Oudom Sai’de geceyi geçirip ülkenin kuzeyinde şirin kasaba olan Mung Khua’ya doğru yola çıkıyoruz. Bu kent genellikle vietnam’ın kuzeyinden Laos’a giriş yapan yabancıların konaklamak için seçtikleri bir yer.  Ayrıca kentin 100km kadar güneyinde yer alan ve oldukça turistik olan bölgeden buraya bot ile insanlar gelmektedir. Daha önceki turumda bu kente bot ile gelmiş ve bisiklet ile oudom Xai’ye gitmiştim. Bu sefer daha öncekinden farklı bir GH’de konaklamaya karar veriyoruz. Şehir iki nehirin birleştiği noktada bulunduğundan kent sular ile bölünmüş durumda. Ana kentin 3 tarafı sular ile çevrili ve kalacağınız bir çok GH nehir manzaralı. Bizim beğendiğimiz GH ise nehirin diğer tarafında ve oturduğunuz yerden nehri ve ardındaki şehiri seyredebileceğiniz bir pozisyonda ve ana kente 50m den daha uzun ve yaklaşık 2m eninde ahşap zeminli bir asma köprü ile bağlanıyor. Laos’un tatlı insanlarından birisi olan GH sahibimizin arada gelip “sit hiyııır,iiiiit, drink viskiiii, sleeeep” GH’de kalan diğer insanlar ile bizde gülüşmelere sebep oluyor. Gerçektende burası o kadar keyifli ki 2 gün boyunca GH’den ayrılmayıp yemek yiyip, viski içip güzel manzaranın tadını çıkarıyoruz. GH sahibimizin (mother make, father drink) “madır meeeyk, fadır diriiink” şeklinde açıkladığı ev yapımı viski ile GH’de kadar diğer 3 kişi ile gece geç saatlere kadar oturup sohbet ediyoruz.

Güzel geçen iki günün ardından Oudom Sai’ye geri dönüyoruz. Xai çok güzel bir kent olmasada asyada şimdiye kadar yediğimiz en güzel yemekleri yapan lokantaya sahip. Bu yüzden de bu kente her fırsatta geri dönmek karnımızı tıka basa güzel yemekler ile doyurmak bizim için rüya gibi. Tok karna iyi bir uykudan sonra ertesi gün için Muang Ngoy’a yapacağımız 120km lik yok için kendimizi hazır hissediyoruz.

Muang Ngoy Xai arasında aşmamız gereken dik bir dağ var. Uzun süre tatlı bir eğim ile tırmanmak gerek fakat daha önce benim için güzel bir anı olan bu yol son 1-2 sene de yağmurlar ve kamyon trafiği yüzünden tamamen hasar görmüş. İlk 15-20km bizim için rahat geçsede tırmanış etabında ki yarı toprak yarı asfalt yol bisiklet kullanımızı zorlaştırıyor ve üstümüzü başımız daha ilk km’lerde toz kaplanıyor. Zamana karşı mücadele ettiğimizden ve yolun daha ne kadarının bozuk olduğunu bilmediğimizden durup dinlenmektense mesafe katetmeye çalışıyoruz. İnişe başladığımızda yol sanki dahada bozuluyor. Aşırı toz fren pabuçlarımızı hızla eritiyor ve hızımızı iniş olmasına rağmen yükseltemiyoruz. Yolumuzun 90. Kmsine kadar yaklaşık 70km tozlu yolda bisiklet binmek zorunda kalıyoruz. Son 20 km de saptığımız yol daha az kullanılan bir yol (1C numaralı otoyol) olduğundan iyi durumda ve hızlı bir şekilde ilerlemek mümkün oluyor. Bütün aksiliklere rağmen hava kararmadan 1 saat ömce Ngoy’a varıyoruz. 2 gün önce “drink viski, eat, sleep” diye neşelendiğimiz ve vakit geçirdiğimiz arkadaşlarımızdan ikisi ile bu kent’te tekrar karşılaşıyoruz. Güzel bir oda bulup üst baş değiştikten sonra yemek yemek için akşam buluşuyoruz ve sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Yolduculuğumuzun bundan sonraki kısmı benim içinde yeni olacak Vienama kadar giden 1C numaralı yolu batıdan doğuya doğru geçeceğiz ve vietnam sınırına paralel olan 6 numaralı yoldan aşağıya doğru 100km kadar ineceğiz. Buradan 7 nolu yola sapacağız ve Pongsavan üzerinden Luang Prabang’a varacağız. Luang Prabang Laos’ta ki son noktamız olacak. Orada bir iki dinlendikten sonra bisiklet ile Thailand’a Nan bölgesine geçeceğiz. Sınırı geçeceğimiz şehir ise Muang Ngeun. Laos’un bu kısmı bizim için oldukça zorlu geçecek. Çünkü bisikletçilere karşı dağlardan yana çok çomert olan Laos’un en yüksek dağları yolumuzun üzerinde bulunuyor. İkincisi yolumuz çok fazla turistin gittiği yerlerden geçmiyor ve son olarak geçeceğimiz bölge Laos’un en çok bombalanmış olan yeri. Şimdi Laos’ta olmadığımızdan ve bu  rotayı tek parça tamamladığımızdan artık endişelenmeyeceğinizi biliyorum ve bazı bilgileri vermem gerek diye düşünüyorum. Biliyormusunuz bilmem ama dünyanın en çok bombalanan ülkesi Laos.

Bombalanma süresi 9 yıl.

Kişi başına harcanan bomba miktarı 800kg.

Kilometre Kareye düşen bomba miktarı 2500kg.

Patlamamış bomba (UXO) sayısı tahmininizden çok: 288milyon misket bombası ve 75milyon bomba.

1996-2009 tarihleri arasında imha edilen UXO tahmininizden az 1 milyon.

Bu gün için hala 74 milyon UXO ve bu hızla temizlenirlerse 14×74=1036 yıla ihtiyaç var.

Ve bu gün 6 milyonluk Laos’ta bu bölgede her gün bir insan patlamamış bomba yüzünde hayatını kaybediyor.

Toplam bomba miktarınıda yukarıdaki bilgilerden tahmin edebilirsiniz. 6 milyon x 800kg= 5000000000kg Kafanız karıştı değil mi? 5 milyon TON eder.

Wiki için bkz:

http://en.wikipedia.org/wiki/Unexploded_ordnance

Şimdi bir önemli nokta daha. Bu bombalar Bütün Laos’a atılmadı. Vietnama yakın olan kısmına ve özelliklede önümüzdeki 10 gün pedal basacağımız yere. Ve bu bombardıman insanların bulunduğu yerleşim yerlerine (pardon ABD masum halkı bombalamaz) ve yollara yapıldı. Laos’un dağlık coğrafyasında sadece 3 yol yani Karayolu 1c, Karayolu 6 ve karayolu 7 bir yerden bir yere ulaşmanıza izin verir. İşte 5milyon Ton bombanın çok büyük kısmı bu yol hattı üzerine boşaltılmıştır. Bu yüzden de bu yolda kamp kuramazsınız. İşemek için ormana gidemezsiniz. Okullar bile güvenli değil. Çünkü her sene okul bahçelerinde onlarca patlamamış bomba bulunuyor ve imha ediliyor.UXO denilen bu bombalar ayrıca fakir Lao halkı için ironik bir yardım kaynağı. 5milyon ton bomba demek aluminyum demek demir demek yani fakir Laos’lular için para demek. Günümüzün Laos’unda ABD desteği ile kurulmuş olan yeni iş kolu bomba hurdacılığı. Bir çok insan bu sayede geçimini sağlamakta, para kazanmakta bazende hayatlarını kaybemekteler.

Tüm bu anlattıklarımdan sonra önümüde ki 10 günlük maceramızı faklı bir başlıkta anlatmak isterim. Çünkü bu bilgileri edindikten sonra insan daha farklı bir göz ile etrafına bakmaya başlıyor. Şimdilik hoşçakalın.

Sevgiler.

Evrim.

Kuzey Tayland.

This slideshow requires JavaScript.

Kanchanaburi’den Bangkok’a aynı gün içinde gidip gelişimin ardından arabadaki klimadan biraz üşütüyorum ve kendime gelmem iki günümü alıyor. Elif ile birlikte kendimizi Kanchanaburiye çakılıp kalmış hissediyoruz. Daha 2 gün önce turumuza devam etmek için Si Sawat’a kadar gitmiş ve geri gelmek zorunda kalmıştık. Şimdi de bu hastalık yüzünde iki gün daha beklemek gerek. Daha öncesinde de Bangkok’a kadar bindiğimiz tren yolculuklarını da hesaplarsak neredeyse 2 hafta bisikletten uzak kalmış oluyoruz.

Kendimi iyi hissedince yeni ve daha bilindik bir yoldan kuzeye doğru devam ediyoruz. İlk gün Don Chang denilen köye ulaşmayı hedeflemiş olsakta 20-30km daha yakınında ufak bir köyde duruyoruz. Buradaki okulun geniş ve yeşil bahçesi bize güzel bir kamp alanı olarak görünüyor. Buradaki okullar yemyeşil ve sınıflar bir futbol sahası kadar geniş yeşil alanın kenarında, yoldan 50m kadar uzakta yer alıyorlar. Okulda kamp kurup kuramayacağımızı öğrenmek için birilerini bulmaya çalışıyoruz fakat okul tamamen boş. Okulun yanındaki bir evde birilerini buluyoruz. Buradaki aile ingilizce bilmesede bizi o kadar sıcak karşılıyor ki derdimizi anlamatmakta zorluk çekmiyoruz. Kamp kurabileceğimizi, emniyetli olduğunu belirtiyorlar fakat bir yandan da evlerinde kalmamız için ısrar ediyorlar. Biz çadırda kalmayı ve çok fazla rahatsızlık vermemeyi tercih ediyoruz. Fakat evlerinde duş almak ver beraber akşam yemeği yemek bizim konforlu bir kamp yaşamamıza sebep oluyor. Ayrıca pek ingilizce bilmeyen bu aile ile sohbet etmeye çalışmak bizim Taycamızı geliştiriyor. Yeni işe yarayacak kelimeleri hemen defterlerimize not ediyoruz. Ayrıca çaktırmadan bizim neler sevdiğimizi öğreniyorlar ve kahvaltı için erken kalkıp bizim için sevdiğimiz yemeklerden alıyorlar. Bu güzel süprizler Thai insanlarını benim için çok daha özel yapıyor.

Ertesi gün sabah erken yola çıkıp Don Chang’da ufak bir mola veriyoruz. Oturduğumuz kafe sahibi bize yol ile ilgili bir çok bilgi veriyor. Kendisine ait detaylı bir Tayland haritası üzerinde bundan sonra gidebileceğimiz güzel yolları gösteriyor ve bu yeni yollarda bizi yeni bir tayland yaşantısının içerisine sokuyor. Bu yollar gelişmiş şehirlerden uzaklarda, daha geleneksel yaşantıların olduğu, her zaman otellerin bulunmadığı yerlerden geçiyor ve gene bu yollar Tayland’da çok az yabancının görebileceği farklı bir Taylandı bizlere sunuyor. Kendisinin izni ile elindeki detaylı haritanın sayfalarının fotoğraflarını çekiyoruz. Kafvelerimizi bitirip yönümüzü Ban Rai denilen ufak kasabaya doğru çeviriyoruz. Kasabanın içinde konaklama yerleri var. Fakat biz yeni tanıştığımız İngiliz ve Thai bir çift ile öyle güzel bir sohbete başlıyoruz ki onların cevreyi araba ile gezdirme önerilerini kabul ediyoruz ve akşamı evlerine misafir oluyoruz. İlk durak olarak 15km kadar uzaklıkta bulunan bir tapınağa gidiyoruz. Tapınak sırtını dik bir dağa vermiş ve yüzünü önündeki havuza çevirmiş. Tapınağın ardındaki dağ daha çok büyük bir taş parçasını andırıyor. Çapı belki 150-200m yüksekliği de belki biraz daha fazla. İngiliz ev sahibimiz tapınağın aslında yeni oluşu fakat iklim yüzünden 1-2 sene içerisinde çok eski bir görünüme kavuşmuş oluşu konusunda bizi uyarıyor.  Ayrıca eşi istersek geceği tapınakta geçirebileceğimizi çünkü kardeşinin bu tapınakta görevli olduğunu fakat bize başka yerlerde göstermek istediklerini söylüyorlar. Bizde ikinci görüecek yer olarak Thai kadının ailesinin yaşadığı çok ufak bir köye gidiyoruz. Burada senede bir defa ocak ayının dolunay zamanında kutlanan bir partiye katılıyoruz. Tayland’ın bu bölümünde senede bir gün yapılan bu etkinliği görme şansımız olduğu için kendimizi çok şanslı hissediyoruz. Çünkü bu yöresel etkinlikler ile ilgili bilgiler her zaman Lonely Planet gibi Guide Booklarda olmuyorlar ve çok az şanslı insan bizim kadar şanslı olabiliyor.  Gündüzden içmeye başlamış olan köy halkının arasında bir kaç geleneksel evi ziyaret ediyoruz. Benim mimar oluşumdan dolayı ilgimi çekeceğini biliyorlar.  Köy partisinde danslarına katılıp ve ikram  ettikleri içkilerden içip çakırkeyif olmanın tadına varıyoruz. Burada insanlar çok sıcaklar ve birazda içkili olduklarından bize karşı çok rahat davranıyorlar. İkimizde çok keyifli vakit geçirsekde bize rehberlik eden aile sıkılmamızdan korktuğundan geç olmadan evlerine geçiyoruz ve bahçede güzel bir akşam yemeği hazırlıyoruz. Burada kamp ile ilgili ilk uyarılarımızı alıyoruz ve Tayland yaşantısı ile ilginç bilgilere ulaşıyoruz. Kamp için ilk uyarı bizim çiyan benzeri değişik bir canlı hakkında. Burada bizim gibi seyahat etmek isteğen kişiler için iyi haber burada yaşayan akrep, yılan, vahşi fil veya kaplan türleri için çok fazla endişe etmek gerekmiyormuş. Çünkü buranın en tehlikeli canlısı bu çıyan türüymüş. Herzaman öldürücü olmasa bile kurbanını 2 hafta kadar hareket edemeyecek durumda bırakabiliyormuş ve en kötüsü saldırgan bir yapıya sahip olmasıymış. Bu özellikler ile buranın en zararlı canlısı olarak kabul ediliyormuş. Sanırım ikimizde bu canlıyı hiç görmediğimiz için şanslıyız. Sanırım görmek istemeyeceğimiz ikinci canlı yılan türleri olsa gerek. Özellile parlak renkli olanlar ve kobra türleri… Ama burada en fazla can alan ve karşılaşmanın gerçektende büyük şanssızlık olacağı canlı ise vahşi filler. Ama bir bisiklet ile genelde yollarda devam ettiğimizden vahşi hayattan herzaman uzak kalıyoruz ve kendimizi güvende sayıyoruz. Bir kaplan görmek ise büyük bir şansmış. Sonuçta hayatta kalamasanızda çok az insan doğada bir kaplan görme şansını yakalayabiliyormuş Tayland’da.

Ertesi gün yola geç çıkıp 45km uzaklıktaki Thong Lang yakınlarında ki kaplıcaya varıyoruz. Burası bizim en keyifli kamp yerlerimizden birisi oluyor. Kısada olsa bir bisiklet yolculuğunun ardından kaplıcanın sıcak suyu ile dolu bir havuzda vucudunuzu dinlendirmek gibisi yoktur. Üstelik burada havuzu bizim için değişik bitki kökleri ve çiçeklerle kokulandırıyorlar. Ardından taylanda özgü değişik bir kamp komforu bizim için süpriz oluyor. Burada bir çeşit terapi sayılacak dinleme alanları var. Bu alanlar beton kaplı olsalarda zemin altından geçen sıcak su boruları ile ısıtılıyor. Akşamları soğuk olan bu bölgede alttan ısıtmalı bir kamp alanı bulmak sanırım sadece Taylanda’da mümkün olacaktır.

Ve ertesi gün gene keyifli bir kamp deneyimi yaşıyoruz. Uzun bir bisiklet sürüşünün ardından 3438 nolu yol üzerinde Lan Sak kasabasından sonra Rabam yakınlarına bir göl olduğunu öğreniyoruz. Tanıştığımız ingilizce bilen bir kız bize yolu gösteriyor ve bize şimdi kamp kurmamayı akşam hep beraber kamp  ve piknik yapmayı öneriyor. Önerisini kabul edip evlerine geri dönüyoruz ve araba ile akşam pazarından bir sürü et, tavuk meyve ve sebze alıyoruz. Büyük bir mangal hazırlığı yaptıktan sonra tüm aile yaklaşık 10-12 kişi göl kenarına gidip kampımızı kuruyoruz ve mangalları hazırlıyoruz. Tüm ailenin bizimle birlikte gelmesi ve akşamı bizlerle göl kenarında çadırda geçirmesi gerçektende şaşırtıcı bir incelik. Bu ülke son bir kaç günde kamp konusunda o kadar çömert davranıyor ki çoğu zaman kamp yapmak otel odasında yabancı bir yatakta yatmaktan çok daha konforlu oluyor. Sabah uyandığımda geceği çadırda geçirmiş aile fertlerinin çok üşüdüklerini görüp üzülüyorum fakat hiç kaybolmayan neşeleri her şeyi kısa sürede unutturuyor.

Ertesi gün rotamız Nakhon Sawan oluyor. Bu yolu kaç günde tamamladığımızı unuttum maalesef. Sanırım 2 gün olsa gerek ama aradaki yolları hatırlamıyorum. Belkide bir gün içinde tamamlamışızdır. Nakhon sawan bizim için pek ilgi çekici bir yer değil. Tayland’ın en fazla çinli nüfusuna sahip kenti ve yaklaşık bir hafta sonra yapılacak olan çin yeni yılı kutlamaları için ülkedeki en büyük gösteriye ev sahipliği yapıyor. Nakhon Savan yeni yıl kutlamalarını bir hafta kadar beklemek için fazlası ile sıkıcı bir yer. Biz burada 2 gece kalıp biraz dinleniyoruz. Ve ardından tekrar ara yollardan yolculuğumuza devam ediyoruz. İlk günü yakınlarda ki Lat Yao da geçirdikten sonra Umpang’ın 100km kadar doğusunda bulunan Pang Sila Thong denilen kasabada bir şelale yakınlarında ki resort’ta kamp kurarak geçiriyoruz. Burada insanlar her türlü çözüm önerisine sıcak bakıyorlar. Eğer bir resort’ta kalmak imkanlarından yararlanmak istiyorsanız ve fazla paranız yoksa gece kamp kurma şansınız var. Oda için 5 kat para vermektense kamp için ufak bir ücret karşılığında lüks bir ortamda konaklayabiliyorsunuz.

Ertesi gün Kamphaeng Phet denilen kente gidiyoruz. Burada mesafenin fazla olmamasından cesaret alıp daha da dar yollardan yolumuza devam etmek istiyoruz. İlk denememiz bir ormanın içindeki bir patikada 10 km kadar devam ediyor ve sonuçta nerede olduğunu  bilmediğim bir baraj kenarında son buluyor. Barajda çalışan görevliler son derece detaylı bir askeri haritada nerede olduğumuzu gösteriyor. Haritanın bir seyfası sanırım 1-2 km lik bir alanı kaplıyor ve bu kadar detaylı bir orman haritasını anlayabilmek için bir harita muhendisi olmak şart. Bütün haritacılık deneyimlerim bir sonuca varamadığından aynı yolları geri dönüyoruz ve bir daha dar yolların cazibesine kapılmadan ulaşmamız gereken şehire gidiyoruz. Burası Nakhon Savandan sonra bizim için çok daha keyifli bir yer. Kent yakınında Tarihi bir park bulunuyor. Daha önce gitmiş olduğum sukottai tarihi parkı ile buradaki Khampeng Phet tarihi parkı bir bütün sayılıyormuş. Ve Ayyutthayadaki tarihi park ile birlikte Tayland’da ki iki Parktan birisiymiş. Burada keyifli vakit geçirdiğimizi göylemek isterim. Çok fazla yabancı yok ve akşam biranızı yerel halk ile birlikte yerel pop müziği dinleyerek içmeniz gerekiyor. Ayrıca gündüz yapabileceğiniz etkinliklerde var. Yakınlarda ki bir tapınakta değişik bir kutlamaya tanık oluyoruz. Burada ki erkeklerin sanırım 18 yaşına girerken yaptıkları bir dini tören bizim için ilginç bir anı oluyor. 2 gün öncesinde yolda tanıştışıp kısa bir sohbet paylaştığımız doktor ile tekrar burada karşılaşmak bizimde yavaş yavaş bir cevre yaptığımız anlamına geliyor.

Ve yavaş yavaş turun en zor kısmına yaklaşıyoruz. Burada ki dağlar her zaman kurnaz olmuşlardır. Ne zaman tırmanmaya başlayacağınızı, ne zaman dağlık bölgenin içinde günlerce yol almak zorunda olacağınızı yoldayken anlamanız zor. Bilgisayar sayesinde bir kaç günlük düz yol ömrümüzün kaldığını ve ufak tırmanışların şimdiden başlayacağını bilmemize rağmen yolda son ana kadar bunu hissetmemiz mümkün olmuyor. Ve Tak şehrine olan yolculuğumuz tamamlanmak üzereyken yolun Mae Sot (burma sınırı) ‘a olan kısmına sapmaya ve ertesi günkü yolu biraz kısaltmaya karar veriyoruz. Yapmamız gereken 30km lik yol dağların bir anda kendini göstermesi ile gün bitmeden tamamlanması imkansız hale geliyor. En sonunda hava kararmadan bir milli park içindeki şelale kenarına aç ve yorgun halde varıyoruz. Hava güzel olmasına rağmem milli parkın 15km içerisinde ve bir nehir kenarında ki kamp yerimiz buz gibi soğuk. Burasının yılın herhangi bir zamanında sıcak olabileceğini düşünemiyorum. Parktaki görevlilerden birisi ile motora atlayıp 20km uzaklıktaki lokantadan yemek ve içecek alıyoruz. Akşam keyifli bir yemeğin ardından sabaha kadar soğukta üşüyerek uyuyoruz. Sabah aynı lokantada güzel bir kahvaltı yapıyoruz ve burasının aslında bir pizzacı olduğunu öğreniyoruz. Büyük ihtimalle İtalya’dan buraya gelen bu burada yaşamaya karar veren birisine ait bir lokantada yöresel yemeklerde bulabildiğimiz için şanslıyız. Çünkü burada iki tane yemekten zehirlenme hikayesi duydum. İkiside Batı yemeklerinden olmuş. Eğer biraz Thai mutfağının tadına varırsanız burası dünyanın en temiz ve en lezzetli yemeklerini size sunacaktır. Ama eğer pizza yemekte ısrarcı davranırsanız, kimsenin yemediği ve haftalaca sizin için saklanmış olan peynirlerle hazırlanmış pizzalar için sağlam bir mideye ihtiyacınız olacaktır.

Pizzacıdaki lokal kahvaltımızdan sonra tımanışımıza başlıyoruz ve Mae Sot kentine yaklaşıyoruz. Şehre belki 10km uzaklıkta bir dağın tepesinde çok güzel ve gürültülü bir tapınakta bir mola bize iyi geliyor. Burasının gürültülü oluşunu açıklamam gerek. Tapınak Mae Sot’ta ki bir savaş kahramanına adanmış. Burma ile yapılan savaşlarda kahraman bu tapınağın olduğu tepede saklanırmış. Şehre giren veya şehri terk eden halk tapınağın önünden geçerken kahramandan izin istemek adına kornalara basarak tapınağın önünden geçerler işte bu yüzden de bu tapınak gündüzleri oldukça gürültülü. Ayrıca özellikle domuz kafası yemeğine düşkün olan kahramandan halk dilekte bulunur ve dilekleri gerçekleşirse kahraman adına domuz kafasından bir ziyafet yapıp hep beraber yerlermiş.

Mae Sot:

Burası bir sınır kenti ve anlatılana göre tayland için örnek bir şehirmiş. Çünkü burada birbirinden farklı dinlerde insanlar huzur içinde yaşamayı başarıyor. Sanırım dinin insanların huzurunu kaçırmadığı ender yerleşimlerden birisi. Burada yaşayan bir Türk ile çok keyifli zaman geçiriyoruz. Kaan burada evlenmiş ve uzun süre burada yaşamış birisi. Eşi ile Avusturalyada okulda tanışmışlar. Kaan’dan taylandı dinlemek bizim için ayrı bir zevk oluyor çünkü kendisi insanı şaşırtacak kadar güzel bir konuşma yeteneğine ve zekaya sahip. Bu da bir çok insanın göremeyeceği ayrıntıları Kaanın gözlemleri sayesinde fark ediyoruz. Yaşadığı yerin Burma sınır kenti oluşu iki ülkeyide takip edebilme şansını vermiş Kaan’a. Anlattığı bir hikayeyi Kaan’ın haberi olmasada paylaşmakta sakınca görmüyorum:

Burada uydu sistemleri yapan Kaan sanırım Kanadalı olan yaşlı bir müşteriye sahip. Kanadalı çift burada yaşıyorlar ve Beyi doktor. Çok yaşlı olmasına ve zor işitmesine rağmen burada hala operasyonlara katılıyor ve hastahanede ücretsiz olarak çalışıyor. Bir gün Kaan evlerine uydu sistemi kurmaya gidiyor. Doktorun karısı Kaan’a işinin daha çok sürüp sürmeyeceğini çünkü hastaneye gitmeleri gerektiğini,kocasının bir şeyi olduğunu sakin bir şekilde söylüyor. Kaan az kaldığını söylüyor ve kısa sürede işini bitiriyor. Kadın tekrar geliyor bitip bitmediğini soruyor. Kaan bittiğini söylüyor ve kanalları gösteriyor. Kadın da dikkatle dinliyor. CNN CNBC-E RTL vs. Vs. Her şey bittikten sonra kadın hastaneye gitmeleri gerektiğini ve Kaan’a yardım edip edemeyeceğini soruyor. Elbette Kaan yardım ediyor. Fakat bunlar tüm sakinliği ile yaşanırken içerideki doktor bey aslında felç geçirmekteymiş. Bir doktor eşinin sabrına sahip hanım o kadar sakin davranmış ki kocası içeride felç geçirirken hangi frekansta hangi kanal olduğunu dikkatle dinlemiş ve kaandan yardım istemek için işini bitirmesini beklemiş. Tabi Kaan kendisini çok kötü hissediyor ve “düşünsene kocası içeride felç geçirirken ben ona kanalları anlatıyorum ve o da sakince beni dinliyordu” diye üzüntüsünü belli ediyor. Hikayenin bu kısmı oldukça enteresan ama Kaan’a göre asıl hikaye hastanede devam ediyor. Çünkü Doktorlar ile konuşma kısmı ve Kanadalı bir doktorun Tayland’da ki bir hastane odasında Budizme ait çeşitli ilahiler dinleyerek geçireceği günler var. Bu durum bizim hasta doktor için çok sinir bozucu bir hale gelmiş olsa gerek. Burada ki taylandlı kişiler eğer siz iyi Thai konuşsanız bile –Kaan gibi- sizin Thai dilini bilmediğinizden emin oluyorlar ve ingilizce konuşma konusunda ıstararcı davranıyorlar. Günlük hayatta basit ve içerisinde ki tüm s, t, r, ş, ü, ö, j, ç lerin silindiği -söylenmediği bir yalın ingilizceyi anlamak 1-2 hafta dinledikten sonra mümkün olabiliyor fakat duyma bozukluğu olan felçli bir doktora durumunu açıklamak istiyorsanız bir çok kişinin bilmediği tıbbi terimler eksiksiz telaffuz edebilmeniz gerek. Tabi bu durumda ilk deneme yani doktorun ingilizce açıklamlarını dinlemek kimse için bir şey ifade etmiyor. Kaanın thai dilinde yaptığı konuşmayı ingilizceye çevirmesi ve doktor eşinin tahmin edip bulduğu terimleri kullanarak yeni bir tıbbi teknik ingilizce cevirisi yapması ve yüksek sesle hasta doktorun kulagına bağırması hasta doktorun durumunu anlamasına ve sinirlerinin biraz daha zorlanmasına sebep oluyor. Çözüm olarak sinire dayalı daha ciddi bir sorun ile karşılaşmadan doktoru evine taşıyıp istirahat edebilmesini sağlıyorlar. Tüm bu yaşananlardan sonra herşeyin tatlı bir anı olarak geride kalması hatırladıkça gülüyor olmaları bende bu kısa hikayeyi paylaşacak cesareti oluşturdu. Umarım gezimiz ile çok alakasız gelmemiştir sizlere. Ama hep kendi yaşadıklarımızı anlatmaktansa ileride unutmak istemediğim güzel insanlardan dinlediğim sevimli hikayeleride burada paylaşmakta hiç bir sakınca yok bence. Şimdi turumuza kaldığımız yerden devam edelim ve biraz mae sot ve etrafı ile ilgili bilgi paylaşalım.

Burası ilk olarak tayland’ın burma sınırı ve çoğu insan buraya sadece vizesini uzatmak için geliyor. Buradan bisiklet ile burmaya geçme şansınız yok bunun için bangkok’tan uçak ile burmada ki başka bir kente geçmeniz gerek. Sonra vize durumuna bağlı olarak 1-2 ay kalabiliyorsunuz. Mae Sot harika bir kent değil fakat hemen 130 km güneyinde, bizim için uzun süre “nereye gidiyorsunuz” sorusuna cevap olan Umpang isminde taylandın sonu sayılan bir kent var. Burada Taylandın en büyük şelalesi (büyük demek sanırım yüksek anlamına geliyor) var. Ayrıca burası bir çıkmaz sokak. Yani 140 km gitmeniz ve aynı yolu dönmeniz gerek. Haritayı açınca aslında bir yolun daha çok kısa mesafeden Umpang’a ulaştığını ve eğer biz o yolu kullanabilseydik günler öncesinden buraya varabileceğimizi fark edersiniz. Ama ne yazık ki o yol yıllardır kapalı durumda ve askeriye yola kimseyi sokmuyor. Bir çeşit önlem olarak yolun sadece 50km lik kısmı kapatılmış ve eğer harita üzerinde biraz daha çalışırsanız bu 50km ilerideki yere gitmek için yolunuzu 300km daha uzatmanız gerektiğini başka hiç bir yolun olmadığını göreceksiniz. Tüm bu olumsuzluklar, zaman darlığı ve aslında umpang’ın sandığımız kadar da bakir bir yer olmaması bizi umpangı görme fikrinden vaz geçiriyor.

Hemen geri gelmişken Burma ile ilgili bir kaç enteresan bilgiyi paylaşmak gerek: Aylar sonra laos ta tanışacağımız iki bisikletçi burmada uzun bir bisiklet turu yapmış olacaklar ve ardından vietnam üzerinden laos’a gidip bizimle tanışıp akşam keyif biraları eşliğinde Burmada yaşadıkları güzel anılarını bize anlatacaklardı. Birinci gerçek bir kaç gün sonra göreceğimiz sığınma kampında ki insanlar gibi tüm burmalıların çok güler yüzlü oldukları. İlk hikayeleri; şans eseri burmada ki 318 bisikletçiden birisi ile tanışıyorlar. Burmada çok fazla bisikletçi yok fakat hepsi birbirini tanıyor. İlginç bir iletişim ağları var. Ve siz bir bisiketçi ile tanışırsanız diğer hepsi sizin hakkınızda bilgi sahibi oluyor. Bu durumda yeni geldikleri bir kentte daha otele yeni yerleşmişlerken hiç tanımadıkları birisi kapıları çalıyor ve “merhaba ben falanca bisikletçinin arkadaşıyım, bende bir bisikeçiyim, buraya geldiğinizi öğrendim ve otelinizi araştırıp buldum, eğer bir ihtiyacınız varsa yardımcı olmak isterim”  şekline sizinle tanışmak istiyor. Bu olay bir kaç defa olmuş. Bir kaç defada telefonla ulaşıp tanışmışlar. İkincisi bizim bisikletçilerden birisinin çok büyük bir hata yapıp pasaport ve tüm parasının bulunduğu çantasını lokantada unutması. Otele varıp yattıklarında gece yarısı kapı çalıyor ve elinde cüzdan ile bekleyen bir burmalı, geç saatte rahatsız ettiği için özür diliyor kaldıkları oteli bulmanın vakit aldığını ve cüzdanını getirdiğini söylüyor.

Tüm bu duyduklarım umarım burmanın garip bir ülke olduğu imajını çizmemiştir sizde. Çünkü bundan sonra daha garip olayları anlatmayı düşünüyorum. İlk mesele para:

Bir: Burada nasılsa para çekerim diye düşünüyorsanız baştan kaybettiniz. Burada para çekemezsiniz. Yanınızda dolar getirin. Ama öyle cebinizde dolarlarla gelirseniz gene kaybettiniz. Bir pul kolleksiyoncusu titizliğinde dolarları bir kitabın sayfaları arasında itina ile saklamanız gerek. Burada dolar üzerinde en ufak bir kat varsa bile o parayı değiştirmeniz imkansız. Bu yüzden bazı yabancılar zaman zaman kendi aralarında eski görünüşlü dolar-yeni görünüşlü dolar alışverişi yapıyorlar.

İki: bütün seri numaraları kabul edilmiyor. Bazı seri numaralarının sahte olma ihtimali yüksek olduğu için bu dolarları bu ülkede değiştiremezsiniz.

Üç: eğer 100 USD bozduruyorsanız iki tane 50USD bozduran kişiden daha az para alacaksınız demektir. Normalde daha çok para bozduran daha kazançlı olur ama burada bu durum tam tersi. Son olarak bu dolar bozdurma işlemi yaklaşık bir saat sürüyor. Tüm detaylar inceleniyor. Tüm seri numaraları kontrol ediliyor. Defalarca sayılıyor. Ve bazı özel kitapların arasında titizlikle saklanıyor.

Tamam para ile ilgili bu durum size normal gelmiş olabilir ve sahte paraya karşı  yürütülen biraz abartılı bir çalışma olarak açıklayabilirsiniz. O zaman ikinci olayımıza başlayalım. Burada garip bir askeri rejim var. Yani bir tür diktatörlük rejimi. Yani bir kişinin hayatı ve düşünceleri tüm ülke hayatını şekillendirebiliyor. Sanırım bu kişinin bazı batıl inançlarıda var. Serüven şöyle; bir gün falcının tekinin kendisine söylediği trafik kazasında kendi ölümü haberinden fazlası ile sarsılmış olan liderimiz tüm liderlerde görmek istediğimiz bir ileri görüşlülükle ülkesinin kaderine yön veriyor. Bir gecede ülkede sağdan akan trafik soldan akmaya başlıyor. Fakat sorun şu ülkenin tüm arabaları soldan direksiyonlu ve soldan gidiyor. Bu yol kenarında ki yayalar için emniyetli olsada trafik içerisinde ki araçlar açısından büyük bir tehlike.

Ve son olarak gene para sahnede. 10, 30, 50, 80, 100 lük paralara sahipmiş bu burma bir zamanlar. Tabi hemen göremesenize bu paralarda ciddi bir tehlike var. Açıklayayım: 30+100=130, 50+80=130 gördüğünüz gibi topladığını zaman ne kadar da uğursuz bir rakam çıkıyor. Kabul edilebilir mi? Asla! Yönetim bir anda yasa çıkarıyor yeni para basıyor ve eski ugursuz paraları imha ediyor. Şimdi yeni paraları olan 55, 85, 35 gibi bankotları ile huzur ve güven içinde bir Burma yarattığı için dinamik diktatörümüz ne kadar övünse azdır. Ülkedeki bütün para sisteminin değiştirilmesi ve bunun böyle saçma bir nedenle yapılması sanırım sizi şaşırtmaya yetecektir. Benim bildiğim daha fazla bir gariplik yok Burma ile ilgili. Ama kısa zamanda bisiklet turu yapmak istediğim yerlerden birisi oldu.

Mae Sot- Mae Sot Yang:

Mae Sot’ta sabah tekrar Kaan ile bulşup kahvaltı yapıyoruz. Kaan’ın bizim için önerdiği yemek aslında burmalılara ait olan bir çorba. Yumurtalı sarı renk bir noodle ile ypaılan bu çorbaya biraz yeşil körili hindistan cevizi sütlü bir karışım ekleniyor. Kuzey Tayland’da bir çok yerde karşınıza çıkabilecek bu çorbayı denemenizi tavsiye ederim. Kahvaltı sonrası yolculuğumuza devam ediyoruz ve yolda Burmalı insanlar için yapılmış bir sığınma kampının kenarından geçiyoruz. Burmalıların güler yüzlülüyünü böylesine zor koşullarda bir sergilemeleri insanın içini burkuyor. Burası Burmadan yüksek bir dağ ile ayrılıyor. Burma ordusu bu dağın arkasında ki yeri bombalayamadıkları için halk burada saklanmaya başlamız ve bir süre sonrada bir sığınma kampı halini almış. Şimdi ilk zamanlarda ki halinden bir kaç km daha uzun bir durumda ve buradaki halk 2 yıl ila 7 yıl arasında burada bekliyor ve farklı ülkelere gidiyorlar.

Mae Sot Yan mümkemmel bir köy olsada kamp kurmak zorundasınız çünkü burada konaklayabileceğiniz herhangi bir otel yok. Fakat bütün köy adeta 5 yıldız bir otel gibi şaşırtıcı güzellikte ve bakımlılıkta. Çimler, evler, sokaklar o kadar muntazam ve güzel ki insan burada kalabildiği için kendisini şanslı hissediyor. Bizim konaklama yerimiz olarak yeterice güvenli bir yer öneriyorlar. Polis karakolunun bahçesi. Burada duş, wc gibi imkanlarından yararlanabiliyoruz ve ayrıca kamp alanını terk edip şehiri dilediğimiz kadar dolaşabiliyoruz. Bulunduğumuz bölge Tayland’ın çok az turistin yerlerinden birisi. Burada bile kentlerin, yolların ve insanların çok güzel oluşu bizi cesaretlendiriyor. Tayland’ın ne kadar ücraa yerlerine giderseniz gidin çirkin bir şey ile karşılaşmazsınız.

Ertesi gün tırmanış parkurumuz paşlıyor. Yaklaşık 100km kadar yol yapıyoruz ve son 20 km sıkı bir tırmanış parkuru ile Burma ya sırtımızı dönüyor, taylandın dik dağlık bölgesine doğru ilerliyoruz. Artık tepelerdeyiz ve ömnümüzde 2 hafta boyunca tırmakmak zorunda kalacağımız zorlu bir etap uzanıyor. Manzara mükemmel fakat gün bitmek üzere. Haritadaki en yakın yerleşim 3 saat mesafede. Dar bir orman yolunda ilerliyoruz. Yol gittikçe daha sık bir ormanın içine giriyor ve daha karanlık oluyor. 2 saat kadar tek bir yerleşim bile göremeden ilerledikten sonra bizim için mucize oluyor ve 5-6 ev bulunan bir köyü 1km kadar ilerimizde görüyoruz. Köyde yol kenarında bir lokanta var. İngilizce konuşan lokanta sahibi bizim için büyük bir şans. Bize kamp kurma konusunda yardımcı oluyor, duş yapmamız için yer gösteriyor ve güzel bir sohbet eşliğinde hayatımda yediğim en büyük posiyon yemekleri hazırlıyor. Bulunduğumuz yer 1600m yüksekte olmasına ragmen dağ havası o kadar kuru ve ılıman ki Taylandın en konforlu kamp yeri bence burası olmalı. Akşam hava o kadar berrak ve karanlık ki gökyüzündeki yıldızların sayısı insanı şaşırtıyor.

Ertesi gün iniş olmasına rağmen 1500m tırmanış yapmak zorunda kalıyoruz ve tüm gün süren yorucu bir parkurun ardından mae sariang denilen kente ulaşıyoruz. Burası güzel bir kent ama çok fazla anlatmayacağım, yeterince bilgiye internettende ulaşabileceğiniz merkez konumunda bir kent. Fakat burada Elif ile bir karara varmamız gerekiyor. Çünkü buradan Chiang Mai’ye giden iki yol var. Birinci seçecek bizim yapmayı planladığımız Mae Hong Son bölgesinden geçen ve yaklaşık bir hafta sürecek olan yol. Diğer yol ise sanırım 120km olan kısa yol. Kısa olan yol Tayland’ın en yüksek dağından geçiyor ve eğer bu yolu yaparsak 2565m rakımdaki bu dağa tımanmak ve tepedeki tapınakta vakit geçirmek  şart. Çünkü burası Taylandın meşhur bisikler parkurlarıdan birisi. Her sene bu dağın zirvesine toplam 60 km olan bir tırmanış yarışı yapılıyor. Bu sene 1200 bisikletçinin katıldığı yarış ise özel bir anlam taşıyor.Çünkü bu sene rekor ciddi bir seviyeye taşınmış durumda. Aldığı doping yüzünden yarışlara bir süre ara vermek zorunda kalan profesyonel bir Fransız bisikletçi, antrenmanlarına devam etmek için Chiang Mai ye yerleşmiş. Tırmanış etabını 2 saat 9dk ile tamamlamış ve ikinciye 20dk lık bir fark atmış. Bu durumda da seneye yapılacak yarışta rekoru yenilemek çok daha zor. Fakat Chiang Mai bir çok bisikletçi için antranman yerleri. Benim bildiğim kadarı ile ülkesinde çok fazla dağa sahip olmayan Singapur milli takımı, kışları soğuktan kaçan Japon ve kore milli takımları bu kenti antrenman bölgesi olarak belirlemişler. Bu yüzden de Tayland’ın en yüksek dağına yapılan bu bir günlük yarış her sene daha da çekişmeli geçecektir. Ayrıca sanırım kasım ayında yapılan bu yarışa herkes katılabiliyor. Eğer yolunuz kasımda buralara düşerse bir bisiklet kiralayıp 1200 bisikletçi ile keyifli bir gün geçirmenizi taviye ederim.

Biz rotamızı uzun olandan yana belirliyoruz ve mae hong son’a, bölgenin başkenti sayılan şehire doğru iki gün sürecek yolculuğumuza başlıyoruz. Yolculuğumuzun tam ortasında bir kaplıca görüp duruyoruz. Burası sıcak suların rahatlatan banyosundan sonra bizim için kamp yeride olacak. Öğle yemeği olarak bir sepetin içerisinde satılan çiğ yumurtalardan alıp akşam yanına çadırları kuracağımız sıcak su havuzunun içine yumurtaları sepeti ile birlikte bırakıyorum. 20dk sonra haşlanmış yumurtalardan oluşan akşam yemeği hazır oluyor. Bu kadar sıcak olan havuz akşam bizim için bir soba vazifesi görüyor ve unutulmaz kamp yerlerinden birisi olarak hafızamızda kalıyor.

Mae Hong Song: Burası bölgenin merkezi. Fakat gerekli bilgilere gene internetten ulaşmak mümkün. Burası özellikle burada yaşayan ve boyunlarına altın halkalar takan kadınlar yüzünden meşhur. Uzun boyunlular denilen bu halk burada bir nevi hayvanat bahçesi gibi korunmuşlar ve turistik bir eğlence aracı haline getirilmişler. Biz hotelde tanıştığımız iki kişiyide yanımıza alıp bu köye ufak bir bisiklet turu yapıyoruz. İçimizden kimse köye girmek istemiyor. Fakat parkur o kadar güzel ki bisiklet üzerinde köye girmeseniz bile çok keyifli vakit keçirmeniz mümkün. Daha sonrasında ise şehiri tepeden gören bir tepede yer alan tapınağa tırmanıp gün batımının keyfine varıyoruz. Mae Hong Son kesinlikle görülmesi gereken kentlerden biri Tayland’da. Gerek akşam marketi, gerek doğası iyi vakit geçirmeniz için fazlası ile yeterli.

Bizim bundan sonraki yolumuz iki tane 1500 rakımlı dağın ortasındaki pai kentine ulaşmak. Rotanın ok zorlu olacağını tahmin edebiliyoruz. Ama ne yazık ki rota hakkında yeterince bilgiye sahip değiliz. Şans bazen en büyük yardımcınız olur. Biz kahvaltı yaparken şans bize bir kez daha gülüyor ve iki tane bisikletçi daha lokantaya giriyor. Bizim önümüzde ki günlerde yapacağımız yolları tamamlayıp buralara kadar gelmişler ve ellerinde GPS dökümanları sayesinde yolun her km’si hakkında bize bilgi veriyorlar. Ayrıca daha fazla işlerine yaramayacak olan GPS çıktılarınıda bize hediye ediyorlar. Yolda Pai ye ulaşmadan önce yapmamız gereken toplam tırmanış 2500m. Pai’yi geçtikten sonra ki 100km lik yolda da yapmamız gereken toplam tırmanış gene 2500m. Ve iki parkurda da 200m den 1500m ye ciddi bir eğimle tırmanmamız gerekiyor. Daha önce 3-4 saat te Antalya’da 0 dan 1650m ye rahatlıkla tırmanmıştım. Fakat Tayland Antalya değil ve yollar zaman zaman çok can yakıcı olabiliyor. Eğimler min yüzde 10, ve elimdeki GPS kayıtlarına göre %30 luk virajları aşmamız gerek. Yani önümüzde yıpratıcı yollar var.

Pai: esrar kullanıcılarının ve rasta kültürünün şehri. Oldukça populer olduğundan anlatmadan geçmek yerinde olur. Buraya gelince hakkında mutlaka bilgiye ulaşabileceksiniz. Fakat 45km öncesinde ki Soppong konaklamak için mükemmel bir yer. Burası keşfedilmemiş bir yer olsada çok daha sakin ve güzel vakit geçirebileceğiniz bir kasaba. Etrafında çeşitli mağaralar var. Bir tanesinde yapabileceğiniz kano gezisinin değişik bir deneyim olacağından eminim. Biz Soppong ta Jungle GH de kaldık ve burasının turun en keyifli yerlerinden birisi olduğuna inanıyorum. Burada tanıştığımız iki Belçikalı kız ile şömine ateşinin başında keyifli bir sohbet yaptık.

Chiang Mai ünlü bir kent ve internette fazlası ile bilgi var. Görülmesi gereken yerlerden birisi. Tek tavsiyem Cumartesi günü kurulan pazarı, bu yüzdende buraya haftasonu gelmenin daha iyi olacağıdır.

Chiang Mai- Chiang Rai arası oldukça keyifli bir yol ve yol kenarından büyüleyici milli parklar var. Biz bu yolu 2 günde yapmayı planlasakta daha 30. Km de gördüğümüz büyüleyici bir milli parkta kamp kurmaya karar veriyoruz. Bu yol o kadar düzgün ki bisikletimle yokuş inerken farkında olmadan 80km hıza ulaşıyorum. Chiang Rai ye varmadan önce Yol üzerinde beyaz tapınağa mutlaka uğramak gerek. Tayland’a gelenler o kadar çok tapınak gezerler ki sonunda tapınak görmek istemeyecek hale gelirler. Fakat bu tapınak gerçekten de özel. Bu yüzden de mutlaka vakit geçirilmesi ve özellikle içine girilmesi gereken bir tapınak. Taha önceki gezi yarılarımda bu tapınak ile ilgili ayrıntılı bilgiler var. Budizm hakkında mimari bazı ipuçları veren tapınak, mimariyi biraz okuyabilenlere budizm hakkında çok ciddi sırlar verecektir.

Rai den sonra yolumuzu Laosa çeviriyoruz. Bir günlük mesafe ve arkadan esen rüzgar ile çok rahat Chiang Kong’a varıyor, mekongun diger tarafında laosu izleyerek taylandın son biralarını içiyor ve uzun sürecek bir tırmanış parkuruna Taylandda ki Mae Hong Song bölgesini tamamlamış olmanın rahatlığı ile kendimizi zihnen hazırlıyoruz.

Şimdilik Kuzey Tayland ile anlatacaklarım bunlar. Bazı bölgeleri atladım ama bence çok önemli değil. Görülmesi gereken yollar olsada bir zorluk içermediğinden ve gerekli bir çok bilgiye ulaşmak kolay olduğundan anlatmamayı tercih ettim.

Laosta görüşmek üzere.

Evrim.

Malezya KL


Endonezyada geçirilen bir ayın sonunda tekrar Malezya’ya dönmek bir anda zaman tünelinden geçmek gibi bir his yarattı bizde. İlk durak olarak Sumatradan Port Klang’a geliyoruz. Hemen vapur iskelesinin yanında ki tren istasyonunu fark ediyoruz. Buradan tren ile KL ye gitmek için istasyon görevlisi ile konuşuyoruz. Bisikletlerimiz olduğu için bizim trene binemeyeceğimizi belirtiyor bir istisna ihtimali için daha yetkili birilerini arıyor fakat cevap gene aynı oluyor. Bu yüzden de geceyi Port Klang’da geçirmek ve yarın sabahtan KL’ye gitmek zorunda kalıyoruz. Daha önce bu şehirde kaldığımız için otel aramakla vakit kaybetmiyoruz ve burada daha önce kaldığımız otelde kalıyoruz. Otelde bisikletlerimizi koymamız için zemin katta yüklük ve çamaşırhane olarak kullanılan geniş bir alan mevcut. Buraya bisikletlerimizi yerleştirmek için girince başka tur bisikletleri olduğunu görüyoruz ve otelde başka bisikletçilerinde olduğunu anlıyoruz. Onlar da bizim gibi Endonezyada tur yapmaya çalışmışlar ve biraz zorlanmışlar. Yanlarında bir de ufak çocuk olduğundan turlarının Endonezya kısmını onlar için biraz tehlikeli geçmiş olabilir. Çünkü onların turladıkları ada endonezyadaki en yoğun nüfusa sahip ada. Trafikte buna göre çok daha yoğun olmalı.


Tayland bir kaç senedir yabancı ziyaretçilere karşı yeni bir uygulama başlattı. Eğer Tayland vizeniz yoksa ve havaalanından ülkeye giriş yapıyorsanız Tayland’da 1 ay kalabiliyorsunuz. Bu durumda İstanbul’dan Bangkok’a ilk gelişimizde Thai hükümeti bize 1 aylık kalış izni vermişti. Fakat komşu bir ülkeden kara yolu ile giriş yapıyorsanız Tayland size 2 haftalık kalış izni verecektir. Yani bizim gibi Malezya’dan Tayland’da bisikletle geçmek isteyen bisikletçiler 2 haftadan uzun süre Tayland’da konaklamak isterlerse vize almak zorundalar. Bizde KL’de vakit kaybetmeden konsolosluğa gidiyoruz. Fakat burada bir şanssızlık yaşıyoruz. Tayland kralının dogum günü bizim vize başvurumuza denk geliyor ve konsolosluk fazladan bir gün tatil yapıyor. Yani bir günlük Tayland vizesi için haftasonuda dahil 4 gün beklememiz gerekiyor. KL 4-5 gün beklemek için sıkıcı bir kent. Bizde daha çok otelde dinlenerek sakin bir KL hayatı geçiriyoruz. Burada tanıştığımız bir türk-ABD vatandaşı ile keyifli bir sohbet geçiriyoruz. Yeni arkadaşımız aslında Türk fakat çocukluğundan beri ABD de yaşıyor ve şimdide KL de yeni işine alışmaya çalışıyordu. Kendisi petronasta petrol kuyuları şantiyesi gibi zor bir işin başında ve bize çok az kişiden öğrenebileceğimiz bazı bilgileri veriyor. BP nin sızıntı yaşanan petrol kuyusundaki problem, nerede ne hata yapıldı, bir petrol kuyusu nasıl kazılıyor, yeni petrol kaynakları, maliyetler vs.vs. Sohbetin sonunda da aklımada kalan çümle ekliyor; “biz sadece yerin altındaki petrol rezervi ile arabanızın deposu arasına bir boru döşüyoruz”. Teknik olarak düşününce bir benzetmeden çok gerçek bir sütrüktür çünkü gerçektende petrol hiç bir şekilde boruların dışına çıkmadan kmlerce yol kat ederek yerin 5km altından depolarımıza kadar geliyor. Bu durumda da petrolu oradan çekip çıkarma işini bizler yapıyoruz. Her depoda biraz daha petrolü yerin altından çekip alıyoruz. Yani kullanılan her araba, doldurulan her depoda petrolu yerin altından çekip alıyoruz. Sadece bu kadarla kalmıyor. Kullanılan bir çok enerji türü yerin altındaki petrolle besleniyor. Yani evlerimizi aydınlatmak için, bilgisayarlarımızı kullanmak için tüketime devam ediyoruz. Ama müjdeli bir haber daha var. Petrol bitmeyecek. Yer altında ki rezervler tükenebilir fakat yeni petrol kaynakları keşfediliyor. Bunlardan son keşfedilen ise kayaların arasında bulunan, şimdilerde çıkarılması pek ekonomik olmayan ama rezerv miktarı olarak çok daha fazla olan bir yeni petrol türü. Bu petrolun en büyük avantajı ise yer yüzeyine daha yakın olması ve her yerde bulunması. Yani önümüzdeki yıllarda yeni petrol türü hayatımızda olacak ve bir süre daha rahat rahat tüketime devam edebileceğiz.


Vize alışımızın ertesi sabahı otobüs ile Tayland sınırına yakın bir kente doğru yola çıkıyoruz. Otobüs yolculuklarını eğer bisikletiniz ile yapıyorsanız keyfinizi kaçıracak olaylar her zaman olacaktır. Bir çok bisikletçi Türkiyede otobüs muavinleri ile kavga etmek zorunda kalmıştır. Ama hiç birisi malezyadaki kadar iç karartıcı olmamıştır. Sadece şunu belirteyim buradaki 300km lik otobüs yolculuğunu tam 3 defa araç değiştirerek, her seferinde kavga dövüş bisikletleri yerleştirerek ve yeni otobüsün gelmesini saatlerce yeni otobüsün gelmesini bekleyerek tatmamladık. Böylesine Malezyaya özgü bir seyahatin ardından sanırım Taylandı ne kadar çok özlediğimizi ve ertesi sabah tayland sınırına kadar olan yolu hiç durmadan tamaladığımızı tahmin edebilirsiniz.
Ve ardından Tayland. İlk kentimize varır varmaz rüya gibi bir bira ve ardından masaj ile vucudumuz arındıyoruz. Tekrar gülümseyen insanların olduğunu unutmak üzereymişiz. Ama tüm bu şikayetlerime rağmen şunuda hemen söyleyeyim geride kalan iki aylık döneme bakınca, doğal güzellikler konusunda Sumatrayı özlemeden yapamıyor insan. Sanırım bir daha görmek isteyeceğim yerlerden birisi olarak kalacak Endonezya. Malezya’yı ise uzun bir süre özleyeceğimi sanmıyorum.
Aralık ayında tekrar güney Taylanda’da olmak güzel fakat bir an önce kuzeye doğru çıkmamız ve dağlık Kuzey Tayland coğrafyası ile gereken hesabımızı görmemiz gerekiyor. Bu noktata sıkıcı olmamak için Guneyden –Malezya sınırından Bangkok’a kadar olan turumuzu biraz kısa geçeceğim. Daha önce gördüğümüz yerleri bir daha yazmak gereksiz olacaktır. Guneyde ilk günler şansımız yaver gidiyor ve arkadan esen rüzgar ile 2-3 gün 25-26km gibi bir ortalama hızla tur yapıyoruz. Bu da 3 saatte 75 km gibi bir yol yapar ki bu düzlükteki bir çoğrafyada daha yavaş gitmek çok sıkıcı bir hale gelebilir. İlk mola yerimiz yolun yarısı sayılacak Surathani oluyor. Burada bir gece kalıp ertesi sabah Ko Tao adasına gidiyoruz. Ko Tho ülkenin en ufak ve en sakin adalarından birisi. Uzun bir bisiklet turundan sonra sadece rahatlamak ve güzel doğanın tadını çıkarmak isteyenler için ideal bir yer. Vapurdan inince adanın sol tarafı sağ tarafına göre çok daha gelişmiş ve çok daha turistik. Biz adanın diğer tarafında güzel bir bungalow kiralıyoruz. Ve bir kaç aydır süren bisiklet turumuza bir kaç günlük bir mola ekliyoruz.
Bir kaç gün sonra Ko Tao’dan gece 10 gibi kalkan vapur ile Chumpon kentine gidiyoruz. Bindiğimiz araç daha çok bir feribotu andırıyor, alt katında arabalar, bazı eşyalar ve bizim bisikletlermiz üst katta ise 25-30 kişinin yatabileceği bir oda ve odanın üstünde bir teras var. Biz ilk önce odada yer bulmaya çalışıyoruz fakat bütün yerler başkaları tarafından kapılmış. Üst terasta ise 20 kişi daha var ne yazık ki yolculuğu uyumadan ve soğukta üşüyerek yapacaklar. Biz de bir süre terasta durunca donacak gibi üşüyoruz ve yanımızdaki matları yere serip oda da kendi yataklarımızı hazırlıyoruz. Gece yolculuğu süresince kendimize uyuyacak sıcak bir yer ayarlayabildiğimiz için sabah Chumpon’a rahat bir yolculuk yaparak varıyoruz. Şehirde bir gece dinlendikten sonra kuzeye doğru olan yolculuğumuza devam ediyoruz. Taylanddın bu noktasından itibaren rüzgar karşıdan yani kuzeyden güneye doğru esmeye başlıyor ve bisiklete binmeyi konforsuz hale getiriyor. Aşırı sıcaklar birde rüzgar ile birleşince bisiklet üzerinde yüzünüzü kurutuyor ve bir kaç saat içinde dudaklarınızı çatlatmaya başlıyor. Bu şekilde 2 gün devam edip Bang Sapan Yai denilen kente geliyoruz. Buranın 20 km yakınındaki plajı yerel halk için popüler bir tatil yeri ve biz 2-3 ay kadar önce bir gece kalmıştık. Fakat kent merkezide plajı kadar keyifli. Otel bulmak çok rahat olmasada ertesi sabahki trene yetişme derdimiz olmayacağından ve gece nehir kenarındaki lokantalarda keyifli bir yemek yiyebileceğimizden burada kalıyoruz.
Sabah tren ile Hua Hin’e ve orada bir gece konakladıktan sonra gene tren ile Bangkok’a varıyoruz. Bangkok’ta bazı eşyalarımızı (yaklaşık 8-9kg) otelde bırakıp dağlık kuzey yolları için bisikletlerimizi biraz hafifletmeye çılışıyoruz. Burada çin mahallesinden bazı bisiklet parçaları ve yeni zincir ile arka ruble alıyoruz. Bunları otelin yakınında ki bisikletçide değiştiriyoruz. Ayrıca bu bisikletçide Simano xt ön ve arka göbekleri için ruble ve rulman buluyorum. Bunlardan ve simano gres yağ alıp bir daha ki bisiklet bakımında göbekleri açık bilyelerini değiştirmeye karar veriyorum. Daha önce bisiklet bakımını yaparken kaliteli gres yağı bulmak her zaman mümkün olmuyordu. Özellikle Malezya ve Endonezya gibi ülkelerde göbeklerin içine tereyağ gibi kalitesiz bir şey sürmek zorunda kalıyordunuz. Tayland bu konuda çok gelişmiş olsada başka bisikletçilere gitmektense bisikletimin bakımını kendim yapmayı her zaman tercih etmişimdir. İlk başlarda bazı parçaları bozmuş olsamda şimdi kendimi daha yetkin hissetmeye başladım. Tur bisikletçisi olmak için hepsinden biraz biraz anlamak şarttır. Çok iyi bir bisiklet tamircisi olamayabiliriz yada çok güçlü bir bisiklet yarışçısı olamayabiliriz ama iyi bir tur bisikletçisi için biraz tamirci, biraz bisikletçi biraz da kampçı olmak şart bence.
Bangkok’a bir kaç gece geçirdikten ve otelde biraz yük bıraktıktan sonra tren ile kançhanaburiye geçiyoruz. Kanchanaburi yeni yılı kutlayacağımız kent oluyor. Bangkok yeni yıldan bir hafta bile önce o kadar hareketliydi ki yeni yılı bangkok’ta geçirmek bize fazla geliyor. Kanchanaburide 2-3 defadır gittiğimiz bir barda 8-10 kişik bir grup ile kutlama yapıp yeni yıla giriyoruz. Hepmiz biribirimizi tanıdığımızdan sami ve keyifli bir ortam yaşıyoruz.
Ertesi sabah Burma sınırına doğru bisikletlerimize biniyoruz ve Taylandın kuzeyine gitmeye çalışıyoruz. Kanchanburiyi daha 10 km geçmemişken güzel bir kamp mağazası buluyoruz ve buradan yanımıza ufak bir çadır alıyoruz. Kendi çadırımızı Bangkok’ta bırakmıştık. Bu yeni çadır ile hem çadırsız kalmamış hemde gerektiğinde sineklik olarak kullanabileceğimiz bir korumamız oluyor. Yol Erawan milli parkından sonra dik bir rampa ile si sawat kentine doğru devam ediyor. Bu rampa bizi biraz yavaşlatıyor ve zamanında Si Sawat kentine ulaşmamızı imkansız hale getiriyor. Hava kararmak üzereyken 30km uzaktaki en yakın kente ulaşmak fikrinden vazgeçiyoruz ve şansımızı sola sapan ara yoldan yana kullanmaya karar veriyoruz. Toprak yol üzerinde ilerlerken bir araç bize yardımcı olmak için duruyor. Konaklayacak yer aradığımız öğrenince bizi evlerine davet ediyor. Bu evde ailenin emekli babası tek başına yaşıyormuş. Bangkok’ta ki şehir hayatından ziyade burada göl kenarında ki büyük bahçede sakin bir hayat yaşamayı tercih etmiş. Yeni yıl dolayısı ile ailenin bütün fertleri onu ziyarete gelmişler. Biz geldiğimizde evde büyük bir curcuna ve yemek hazırlığı vardı. Emekli pilot ve bize yardımcı olmak isteyen ve amerikada okuyan oğlu iyi derecede ingilizce konuştuklarından birbirimizi anlamak konusunda hiç bir sıkıntı yaşamıyoruz. Bize evin bahçesinde evden yaklaşık 300m uzakta bir taraçada yer gösteriyorlar. Burada çadırımızı kurabileceğimiz bir yer, temiz WC ve duş ve çadırın altına serip mat olarak kullanabileceğimiz malzemaler bulunuyor. Yemekte aile ile sohbet ediyoruz. Bize anlattıklarından kuzey Taylanda geçmek için çok da iyi bir rota seçmediğimizi Kanchanaburiye geri dönmemiz gerektiğini anlıyoruz. Ertesi sabah teşekkür edip Kanchanaburiye geri dönüyoruz. Sabah ben otobus ile bangkok’a gidiyorum. Otelden çadırımızı alıyorum. Bisikletçiye uğrayayıp bir iki eksik malzeme daha alıyorum. Yemek yemek için nehir kenarında çok güzel Tom Kai Kai çorbası yapan bir lokantada oturuyorum. Burada ilginç bir olay yaşıyorum. Lokantada tek bir masa var. Oldukça uzun olan bu tek masanın etrafına müşteriler oturup bir şeyler yiyebiliyorlar. Ben geldiğimde müşteri olarak sadece 2-3 kişi daha var. Bunlardan birisi bisiklet turu yapıp yapmadığımı soruyor ve ardından sohbete başlıyoruz. Ortlieb bisiklet çantası yanımda olduğundan bisiklet turu yapan birisi olduğumu anlamak hiçte zor değil. O da bisiklet turu yapıyormuş. Şimdi kısa zamanı kalmış ve turu bitmeden önce güney taylanda da biraz bisiklete binmek istiyormuş. Güneye bir an önce gitmek için trene binmek istediğinden Bangkok’a gelmiş. Aslında o da benim gibi kısa süre bangkok’ta kalmak isteyen turculardanmış. Tayland’dan önce bir süre Laos ve Kamboçya’da da turlamış. Anladığım kadarı ile Laos’u o da benim kadar sevmiş ve Kamboçyada da iyi vakit geçirilecek yerler bulmayı başarmış. İki tur yapan bisikletçi olarak birbirimize faydalı olabilecek bilgileri veriyoruz, haritaları açıyoruz, yolları anlatıyoruz ve sohbetimize devam ediyoruz. Biraz geç kalmış olsakta sohbetin sonunda ben onun İspanyol, o da benim Türek olduğumu öğreniyor. Bana anlattığına göre daha önce Türkiyede de bisiklet turu yapmış. Hatta İstanbulda Türk bir bisikletçi ile tanışmış. 3 yıl önce tanıştığı bu bisikletçide benim gibi Tayland’da, Laos’ta ve Kamboçya da bisiklet turu yapmış. Bende Türkiyeden bir bisikletçi ise Mutlaka tanıyacağımı söylüyorum ve aklımda ilk isim “Ahmet Mumcu” var. Bu Türk bisikleçinin adını sorunca hatırlamadığını söylüyor ama hatırladığı kadarı ile benim yaşlarımda bir bisikletçiymiş. Hatta oturup beraber yemek bile yemişler. Yemekte bu bisikletçi Tayland ve Laos hakkında o kadar çok şey anlatmış ki bu bölgede tur yapma fikrini aklına sokmuş. Çember daralıyor ve bu adamın tanıştığı bisikletçinin benim dışımda birisi olma ihtimali git gide azalıyor. Tek bir şey var o da ben o tarihlerde İstanbulda yaşamıyordum. Bir gün bile İstanbulda bulunmadım. Sonra bir anda herşeyi hatırlıyorum. Tabii ki de Bangkok’tan İstanbula uçakla dönmüştüm ve İstanbulda 4-5 gün kalmıştım. O esnada da kendime yeni bir bisiklet bagajı almama gerekmişti ve eminönüne gitmiştim. İşte orada bir bisikletçi ile tanışmış beraber yemek yemiş, sohbet etmiştik. Tayland’da yapılan 4 aylık bir turdan sonrada haklı olarak o bisikletçiye Asyayı anlatıp durmuştum. Bir anda daha sıcak bir sohbetin içinde buluyoruz kendimizi. Tesadüfün bu denli büyük olabileceğine inanmayıp kesin tarih için pasaportlardan Türkiyeye giriş tarihlerine bile bakıyoruz. Ayrılmadan önce söylediğine göre bu turu yaparken sık sık Türkiyede tanıştığı bisikletçi “yani ben” aklına gelip durmuşum. Bisiklet turu tüm güzelliği ile geride kalmışken yaşanan bu karşılaşma sanırım unutmayacağım anlardan birisi olacaktır.