Geert’ın maili, devam eden aksilikler

Geert’tan gelen maili okuma şansımız oldu sonunda. Bugün Chiang Mai’deyiz. Mail bizden ayrıldığı günden bir iki gün sonra atıldığına göre Geert’in mailini 2haftaya yakın bir züre okuyamamışız.

Mailde anlattığına göre bizden sonra da aksilikler peşini bırakmamış ve daha ilk gün 3 tane jant teli kopmuş. Yeni bir bisiklet aldıysanız bu türden bir aksiliğin başınıza gelme olasılığı çok düşüktür. Geert ilk bisikletinin başına gelenleri biliyorsunuz. Bangkok yakınlarında kadrosu kırılmıştı. Bu aksilikten sonra geert yeni bir bisilet almış ve trenle Nong Khai, yani bizimle ilk tanıştığı yere gelmişti. Bizim aramıza katıldıktan sonra da sadece 1 hafta kadar bisikletini kullanmış ve jant telleri buna bile dayanamamıştı.

Geert’ın çok fazla eşyası olduğunu ve kendisinin biraz ağır olduğunu düşünmek mümkündür. Fakat ne kadar olursa olsun, Geert sanırım 80-90kg arasındadır, eşyalarıda bisikleti ile beraber 30kg’dan daha fazla gelmez. Bu durumda da en kötü ihtimalle 120kg herşey dahil bir ağırlık ile düz, asfalt yolda seyahat etmek bisilet için çok fazla bir zorlama oluşturmaz. Geert’in başına gelen bir şanssızlıktı.

Fakat bir diğer yandan da arkadaşımızın şansılı olduğu bir nokta var. Çünkü Geert’ın asıl amacı Laos’a geçmekti. Eğer böyle bir talihsizlik, yani aynı günde 3 jant telinin kopması, Laos’ta başına gelseydi, jant tellerini değiştirmek için bütün Laos’u baştan başa geçmesi gerekecekti. Çünkü benim bildiğim sadece iki şehirde yeni jant teli bulma şansı olacaktır. Benimde yıllar önce jant telim, aynı Laos gibi bela bir ülke olan Kamboçya’da kopmuştu fakat şans eseri bu olay olduğunda ben başkentteydim ve hemen otelimin arka sokağında bir bisikletçide 5dk içerisinde yeni jant telini takmıştım. Bazen bisikletçiler benim gibi şansılı olabiliyor ve size en çok zorluk çıkarabilecek ülkelerde bile işinizi çok kısa sürede halledebiliyorsunuz.

Geert’ta bu konuda bence şanslıyıdı. Çünkü jant tellerini hemen değiştiremesede bir tapınakta durmuş ve budistlerden yardım almıştır. Budistler kendisine yemek vermişler, ayakkabısını onarmışlar (Geert’ın kullandığı şu yeni spd ayakkabılarınında başına gelmeyen kalmadı, fakat bisikletinin başına gelenler beni daha çok ilgilendiriyor) ve onun için bir araç ayarlayıp bisikletini tamir edebileceği en yakında ki kente yolcu etmişlerdi. Bu artık tüm umutların tükendiğini hissettiğiniz, pes etmek üzere olduğunuz bir anda gelen bir yardımdı. Bu tür bir yardım sayesinde, Geert hiç bir şey yapmak istemese de, tamamen tükenmiş olsada, etrafında ona yardım etmek isteyen insanların varlığını bilmek, o insanların sorunları çözüşünü izlemek ve kendini o insanlara bırakmak, sanki bir nehirde sırt üstü uzatnıp suyun akışına kendini bırakmak gibi, rahatlatmış ve tekrar mücadele etmek için gereken gücü bulmuştur. Tüm bunlar yaşandıktan sonra Geert’ın bize yollamış olduğu mail bu yüzden de yeni kararlar ve yeni planlarla doluydu.

Ne kadar zor olsa da Geert gibi plan yapamayı seven, planlarına sadık kalan bir bisiletçi bile bunca aksilikten sonra değişmeyi başardı. Geert bundan sonrası için daha esnek daha serbet hareket edecektir ve Laos’tan, harikalar diyarından, hep bir yerlere geç kalan ve elinde saati ile oradan oraya koşturan tavşan gibi değil, anı yaşamasını bilen ve tadını çıkaran birisi gibi geçecektir.

Laos’ta bir yerlerde bisikletine binen arkadaşımızın başına bundan sonra başka bir aksilik gelmez umarım ve turuna ve planlarına kadldığı yerden devam eder.

Horoz Dergisi

This slideshow requires JavaScript.

Si Sanchanalai’den ayrılıp Sawankhalok’a doğru yola çıkıyoruz. Sawankhalok aslında gitmek istediğimiz bir noktada değil çünkü buraya gitmek için kuzeyden güneye doğru dimdik aşağıya inmemiz gerekiyor. Bizim asıl amacımız vizemizi uzatacağımız Chiang Mai’ye varmak. Bunun içinde kuzeye doğru gitmemiz gerek, güneye değil. Ne var ki Chiang Mai kuzeyin başkenti denilen, ülkenin en büyük kentlerinden birisi. Eğer buraya ulaşmak için ana yolları kullanırsak önümüzde ki 3-4 gün trafiğin içinde bisiklete binmemiz gerkecek. Bu Tayland’da ki son ayımızda yapmak isteyeceğimiz türden bir bisiklet turu olmayacaktır. Bizde vakit sıkıntımız olmadığı için yolu uzatmaya ve Tayland’ın en yüksek dağı olan Doi İntanon’un eteklerinden geçerek, köy yollarından Chiang Mai’ye giriş yapmayı deneyeceğiz.  Bunun için ilk olarak Thoen kentine ulaşmamız gerekiyor ve Thoen’a gitmek için bizim seçtiğimiz yol Sawankhalok’tan geçiyor.

Sawankhalok’a vardığımızda akşam marketine gidip yiyecek birşeyler alıyoruz. Alışveriş işimizi bitirdiğimizde hafifi bir yağmur çiselemeye başlıyor. Bir şeyler yiyip yağmurun geçmesini beklemek için yakınlarda ki bir kafe’ye vardığımızda yağmur iyice şiddetleniyor ve 1 saat kadar kafenin saçağının altında bizi esir ediyor. Kafenin sahibi yaşlı bir amca ve asıl işi soğutucu parçaları satmak ve tamir etmek. Kafe dediğim yer ise tamirci dükkanının önünde ki ufak, ahşap bir tezgahtan ibaret. Burada ki insanların bir çoğu mağazalarının, evlerinin önüne bu tür ufak tezgahlar açıp, kahve, çay ya da ufak atıştırmalık kurabiye gibi şeyler satarlar. Bu yüzden de şihirde sokaklar, kaldırımlar hep yiyecek içicek satan tezgarlarla kaplıdır.

Yağmur kesildiği zaman 5 adet kahve içmiş olmamıza rağmen bizden sadece iki kahve parası isteyen amca ile vedalaşıp yola devam ediyoruz. Yağan yağmur öğle sıcağını azalttığı için bir sonra ki yerleşim olan Thung Saliam’a çok fazla mola vermeden gidiyoruz. Son iki gündür hava hafif bulutluydu ve bu yüzden gündüzleri neredeyse hiç güneşin altında bisiklete binmedik. Nisan ayının o bunaltan sıcaklarından sonra bu kadar serin bir ortamda bisilete binmek bizim için inanılmaz bir keyif oluyor. Saliam ana yoldan biraz içeride yer alan bir kasaba. Tayland’ın bir kaç gündür devam ettiğimiz ara yolları için fazlası ile güzel ve bakımlı olan kasabada bir tapınağın içerisinde ki markette durup uzun bir mola veriyoruz. Burada başımıza toplanan bir kaç çocuk ile bir şeyler konuşmaya çalışıp hep beraber aldığımız meyveleri bitiriyoruz. Ufak çocukların adımızı öğrenebildiklerinde ki sevinçlerini görmeniz gerek. Yemeklerimiz yedikten sonra Elif ile biraz daha yol yapmak istiyoruz. Chiang Mai’ye kadar bir kaç gün tempolu gitmemiz, son 2 günde ise dinlenerek şehre girmemiz gerekiyor. Aksi halde hep geç kaldığımızı, yetişecemeyeceğimizi düşünüp turu stresli bir hale sokabiliriz.

Saliam’dan çıkar çıkmaz bir ormanın içine dalıyoruz. Yol inişli çıkışlı ve yakınlarda bir kasaba görünmüyor. O güzel şehirden sonra bir anda bu kadar ıssız bir ormanın ortasında olmak sanki farklı bir ülkeye geçmek gibi geliyor bize. Yol taşlarından birisinde hayal meyal 25km sonra bir kent olduğunu hatırlıyorum. Fakat yolda ki yol taşlarının hiç birisinde o kentin adını bir daha göremediğimden emin olamıyorum. Kilometre saatimize göre 100.km de ufak bir yerleşim olmalı fakat daha yapmamız gereken 20km yol var ve saat 17:00. Geri dönmek istersek Saliam’a kadar 25km yol yapmamız gerekecek. Biz yolun tam ortasında olmamıza rağmen geri dönmemeyi ileride varlığını sadece tahmin edebildiğimiz kente varmaya çalışıyoruz. Gerçektende tam 100km sonra ilk tarla, ardından ilk ev ve gerçektende km taşlarında adının yer almayışını hemen anlayabileceğimiz kadar ufak bir kent görünüyor. Burada gördüğümüz bir öğretmen bize yardımcı oluyor ve bizi tapınağa götürüyor. Bizim için rahiplerle konuşup geceği tapınakta geçirebilmemiz için izin istiyor. Ayrıca 4km ileride ki evine de konaklamamız için bir kaç defa davet ediyor. Fakat tapınak o kadar güzel ve sakin ki bu nazik daveti çok yorgun olduğumuz bahanesi ile bir kaç defa reddediyoruz.

Akşam ikimizde çok iyi uyumuşuz. Rakım yüksek olduğu için serin, yakınımızda hiç ev olmadığı içinde sessiz sakin bir gece geçirip mutlu kalkıyoruz. Sabah çok fazla vakit kaybetmeden ufak bir şeyler atıştırıp 15-20km uzaklıkta ki Thoen’a gidiyoruz. Thoen’dan sonra ki yolun tırmanışa başlayacağı haritalarımızdan belli oluyor. Bu yüzden de uzun bir süre yemek yemeden tırmanış yapacak şekilde karnımızı doyurmaya ve dinlenmeye özen gösteriyoruz. Yolda ki tırmanış gerşektende uzun yaklaşık 20km. Fakat eğim hissedilemeyecek kadar düşük zirveye geldiğimde benim ortalama hızım hala 17 civarında görünüyor. Gerçektende tırmanış boyunca hızımı hep 15km nin üzerinde tutmam mümkün olmuştu. Elif benden biraz daha sonra tepeye varıyor. Tur boyuna tırmanışlarda ve inişlerde Elif ile birbirimizi beklemiyor, farklı hızlarda serbest bisiklete biniyor fakat zirvede ya da inişin bittiği yerde birbirimizi bekliyoruz. Bu bizim için kural gibi birşeydir. Böylece turda kendimizi çok fazla sıkmadan iki yanlız bisikletçi gibi farklı şeyler görüp faklı anlarda yol alıyoruz. Tepede yokuşun bittiği yerde yeni bir tapınak yapılıyor. Bu tapınakta biraz vakit geçirdikten sonra Elifle beraber hafif bir inişe başlıyoruz. Çok geçmeden gördüğümüz sakin bir köy bize bir gün öncesi kaldığımız sessiz ve serin yeri hatırlatıyor ve geceyi köyde geçirmeye karar veriyoruz. Burada yemek için çok fazla seçeneğimiz olmadığından akşam yemeğimizi hazır çorba ve muz ile geçiştiriyoruz.

Sabah kahvaltı için çok fazla bir imkan bulunmadığından hazır çorba ile güne başlayıp Li kentine kadar devam ediyoruz. Li sadece 18km mesafede bu yüzden de çok geçmeden şehre varıyoruz. Bu gün hava sıcak olacağından bize serin görünen polis istasyonunu kahvaltı için kullanmaya karar veriyoruz. İstasyonda ufak bir piknik yapıp, kahvelerimizi içiyor, kahvaltılıklarımızı tatıştırıyoruz.

Kahvaltımız bittikten sonra 40km kadar hiç durmadan devam ediyoruz ve yol üzerinde ki yeşil bahçesi olan bir benzincide ufak bir mola vermeye karar veriyoruz. Tam kalkacağımız sırada başlayan yağmur kısa kolamızı 2 katına çıkarıyor ve Ban Hong kentine gitmek için biraz daha beklememiz gerekiyor. Yağmur kesildiğinde 40km uzaklıkta ki Hong kentine iki saatten kısa bir sürede varıyoruz. İki gündür devam ettiğimizi 106 numaralı yolun bundan sonraki bölümü, kuzeyin başkenti Mai’ye giden araçlarla dolu olduğundan bisiklete binmek için keyifli olmayacak gibi görünüyor. Kentte geceyi geçirdikten sonra Elif ile yeni bir plan yapıp Chiang Mai’ye hangi gün gireceğimize, hangi yoldan devam edeceğimize karar vermemiz gerekecek. Fakat ara vermeden inişli çıkışlı arazide geçirdiğimiz yorucu günlerin ardından yapılması gereken planlar önemini yitiriyor ve güzel bir akşam yemeğinin ardında ikimizde uykuya dalıyoruz.

Sabah Elif güne kötü bir sürpriz yaparak başlıyor. Elif’in omuzu tutulmuş ve görünüşe göre bu günü bisiket üzerinde geçirmesi imkansız. Bu yüzden de yakınlarda, kent içinde vakit geçirebileceğimiz güzel bir park yada bahçe aramaya koyuluyoruz. Bulduğumuz bir okulun bahçesinde güzel bir ağacın altında ki masalara yerleşip ufak bir piknik yapıyoruz. Okul görevlileri okulda yapılacak çok fazla iş olmadığı için bize yardım etmek için yarışıyorlar adeta. Bize tuvaletlerin ve suyun yerini gösterdikten sonra yarım saat ara ile yanımıza gelip bir sıkıntımız olup olmadığını soruyorlar. Kahvelerimizi demleyip çorbalarımızı içtikten sonra bilgisayarda bir şeyler yazarken büyük bir patlama duyuyoruz. Patlama o kadar şiddetli ve yakın ki titreşimlerini hissedebiliyoruz. Patlamanın ardından okulda ki bütün elektrikler kesiliyor. Görevli daha sonra yanımıza gelip durumu açıklıyor. Bir yılanın elektrik trafosuna girdiğini ve patlamaya sebep olduğunu söylüyor. Görünüşe göre bugünü elektrik olmadan geçireceklermiş. Bu Tayland’da gördüğüm ilk elektrik kesintisi oluyor.  Daha sonra görevli patlama sanki kendi suçuymuş gibi bize yememiz için bir torba mango ve jack fruit getiriyor. Okulda geçirdiğimiz güzel ve doyurucu bir kaç saatin ardından eşyalarımızı toplayıp şehir dışında ki bir tapınağa kadar kısa bir mesafe bisiklet biniyoruz. Hava sıcak olduğu ve Elif’in bisiklete binmesi zor olduğu için elektrik bulunan tapınakta bir mola daha veriyoruz.

Tapınakta bir kaç saat kadar çalışıyoruz. Elif Japoca çalışıyor, bende son günler ile ilgili yeni yazılar yazıyorum. Akşama doğru bir film izleyip kafamızı dağıtıyoruz.  Tapınakta dışarıdan birisi ile tanışıyoruz. İngilizce konuşabildiğinden bizim anlaşmamız daha kolay oluyor. Kendisi budistlerin yaptırdığı dini dövmelerin yapımını öğretiyormuş. Tatoo öğretmeniymiş yani. Elinde ki kitaptan bazı dövme şekillerine bakıyoruz. Bu dövmeler birer dini motiften çok matematiksel formüllere benziyorlar. Bazıları sanki alt alta yazılmış ve toplanmaya çalışılmış rakamlar gibi, anlaşılmaz harflerden,toplama çizgisinden ve çizginin yanında ki elde var bir, elde var iki rakamlarında olşuyor. Bir başkası ise sanki sudoku tablosuna ya da matrix, determinant tablolarına benziyorlar. Bu motifler belli tek tek yada belli kombinasyonlarla vucudu tamamen örtecek şekilde uygulanabiliyorlar. Kitapda ayrıca seks yaşantısı ya da kadın erkek ilişkisi ile ilgili dövmelerde var. Bu tür dövmelerin bir kısmında kadın ve erkek cinsel birleşme halindeyken tasvir ediliyorlar. Bir kısım dövmede ise bazı yazı ve matematiksel formüllere benzer semboller, bazı tabloların içine yerleşirilmiş ve bu tabloların birleşimi penisi ve altındaki testisleri oluşturuyorlar ya da bir diğer tür dövme motifinde ise sanki çıplak bir insan bu büyük yazı tablosunu önünde tutuyormuş gibi, tablonun üst kısmında kafa ve kollar alt kısmında ise bacaklar ve penis yer alıyor. Cinsel yaşantı ile ilgili olan dövmeleri hiç kimsede görmedim fakat bunun sebebi hiç yapılmıyor olması değil, bence sebep yapıldıkları yerler olmalı. Tayland insanının bu tür dövme yaptırmaktan utanacağını yada bunun edepsizlik olarak algılanmayacağını biliyorum. Çünkü daha önce geçtiğimiz yerlerde, mesela Krabi’de bir tapınak tıka basa penis heykelleri ile doldurulmuştu.  İnsanlar cinsel yaşantıları ile ilgili sorunları çözmek için buraya penis heykelleri yaptırıp getiriyorlardı. Bu heykellerin bazıları ise insan boyundan uzundu. Ayrıca ülkenin bu bölgesinde erkekler bellerine kemer gibi ucunda ahşaptan penis heykeli sallanan bir ip bağlıyorlardı. Bu yüzden de bu tür cinsel sembollere karşı Tayland halkı kör gibidir. Diğer tip dövmeleri ise bir çok insanda gördüm. Bunların bir kısmının insanı koruduğuna, bir kısmınında şans getirdiğine inanıyorlar. Bu dövmeler ile vucudunu tamamen kaplamış kişileri neredeyse hergün görebilirsiniz.

Bizim dövme yapan arkadaşımızın ayrıca web siteside tasarlıyormuş. Birbirimizin mailleini aldıktan sonra yukarıda anlatmış olduğum tatoo kitabını getirmesini rica edliyorum. Bu sayede bana ilginç gelen bir kaç motifin fotoğrafını çekebileceğim. Arkadaşımız geri geldiğinde kitabın yanında bir de dergi getiriyor. Kendisinin horoz dövüşü gibi ilginç bir hoa varmış. Ve derginin getirdiği sayısında kendisine ve horozuna iki sayfa ayırmışlar. Horoz dövüşünden hiç anlamasamda bu bölgede her yaştan, her sınıftan insanın horoz dövüşü ile ilgilendiğini biliyorum. İşin asıl güzel olan yanı ise Tayland’da horoz dövüşü ile ilgili bir derginin yayımlanması. Kıyaslayalım bakalım mesela bizde deve güreşi ile ilgili bir dergi yayımlanıyor mu? Yada D&R da göreceğimiz spor dergilerinin sayısı kaçtır? Burada bazen gerçekten de komik sayılacak şeylerin dergilerini görmek mümkün oluyor. Horoz dövüşü dergiside bunlardan birisi. Ne yazık ki bir horoz dövüşü dergisinin ülkeyi kurtarmak, insanları bilinçlendirmek gibi bir gücü yok. Ama buna rağmen burada insanlar bisilet dergilerinden, mimarlık-dekorasyon dergilerine, araba dergilerinden-silah dergilerine, çeşitli hobi dergilerinden-horoz dövüşü dergilerine kadar herşeyi bulabiliyorlar.

Bir şey daha eklemek isterim. Burada anlattıklarım sizde çok iyi eğitilmiş, kültürlü insanlardan oluşan bir ülke izlenimi yaratabilir. Ama yanılırsınız. Tayland’da daha hiç kitap okuyan birisini görmedim. Ne otobüste, ne parkta, ne yolda hiç bir yerde. Burada ki insanlar okumuyorlar. Ancak tek tük japon anime dergilerini takip edenler var. Dünya klasiklerinden, Rus yazarlardan haberleri bile olmayabilir burada ki insanların.  Ama sanırım kitaplar o kadar da çok işe yaramıyorlarmış. Yani kültür denilen şey sadece okumak değilmiş. Kültür aynı zamanda bisilete binmek, deve güreştirmek, ata binmek ve yağ sürüp güreşmekmiş, hat sanatıymış, ebruymuş. Ama bunların hiç birisi ile ilgili bir çaba harcanmazsa, bunların hiç birisinin dergisi yarışmaları, eğitimi olmazsa okunan kitaplarında hiç bir anlamı olmaz. Burada bu yüzden insanlar okumasalarda, golf oynayarak, bisilete binerek, horoz dövüştürerek kendilerini daha çok yönde geliştirebiliyorlar.

Burada ki sistem sanki Tayldandlıların mutfaklarının bir benzeridir. Acıdır. Kim olursa olsun Thai yemeklerini ilk denediğinde acı olduklarında yemek istemez. Yemekler o kadar acıdır ki burada ki bir çok yabancı bir tek özgün yemeği bile tatmadan, sadece fastfood ile beslenip ülkelerine geri dönerler. Fakat burada doğan birisi istesede istemesede bu yemekleri yemek zorundadır. Zaman geçtikçe acı yemeğe alışır ve acı olmadan yemek yiyemez hale gelir. Mesela bir burada geçen ayların ardında yemeklerine o kadar çok alıştık ki Tayland’ı bırakıp geri döndüğümüzde bir süre daha tuzsuz ve yağsız plav yiyeceğiz. Halbuki tuzsuz ve yağsız haşlanan plavı ilk denediğim zaman tadının nasılda çamaşır suyuna benzediğini düşünmüştüm. Burada ki sistem içinde durum bunun benzeridir. Burada doğduğunuz zaman evinizde belkide hiç istemediğiniz şeyler pişiriliyor olacak. Mutfağınızdan sabahın köründe koşmak yada bisiklete binmek çıkacak, akşamları parkta toplu halde spor yapmak çıkacak, horoz dövüşü çıkacak, Thai boks çıkacak, golf, tenis, yüzme ve daha bir çok yemek çıkacak. İlk başta size çok zor gelsede annenizin, yani toplumun sizin için hazırladığı besinleri almak zorunda kalacaksınız. Bir süre sonrada bizim gibi onlar olmadan yapamayacaksınız. Her gün koşmak isteyeceksiniz, bisiklete binmek isteyeceksiniz, akşamları arkadaşlarınızla buluşup horozlar hakkında konuşmaya başlayacaksınız. Ve daha bir çok hobi hayatınızı doldurmaya başlayacak. İşte bence kültür denilen şey birazda evinin mutfağı, yani yaşadığınız ortamın size sağladığı imkanlardır.