786

This slideshow requires JavaScript.

Şehirde, Mae Sot’ta Kaan’ın bize gösterdiği bir çorbacı bizim favori kahvaltımız oluyor. Bu bölgeye özgü olan bu çorba tavuklu veya yuurtalı servis ediliyor. Çorbanın noddleları yumurtalı olduklarından sarı renkliler ve bir spagetti kadar kalınlar. Çorbanın asıl lezzeti ise suyundan geliyor. Çorbanın suyu et suyu ve hindistan cevizi sütü ile hazırlanan özel bir karışım. Bizim bu lokanta burada yaşayan müslüman ailelerden birisine ait. Ailenin reisi olan bey aslında eski bir Thai Boksörüymüş. Şimdi emekli olan bu boksorle lokantada karılaşıyor ve onu lokantanın önündei hemen girişte duran dondurma dolabındaki bütün dondurmaları teter teter açıp içlerine bakarken yakalıyoruz. Kaan boş ver o buranın sahibi desede, bu emekli boksörün çocuklarda görülecek bir merakla bütün dondurmaları açıp bakmasını izliyoruz.

Burada bulunan lokantaların bazılarında, bizim oturduğumuz lokantada olduğu gibi 786 rakamı yazıyor. Bu rakam aynı zamanda bakkallarda satılan ufak atıştırmalık ürünlerin bazılarının üzerinde de var. Bu bizim ülker, eti gibi bir marka olmuş durumda. Bu rakam burada yaşayan mülümanlar tarafından kullanılan bir rakam. Burada müslümanların yedikleri helal yemek dedikleri ürünler için kullanılan gizli bir şifre. Kökeni ise çok eskilere dayanıyormuş. Thai müslümanların bu kadar kullanmalarının nedeni ise inanışlarına göre bu sayının kuranda şanslı rakamlar sayılması ve billahirrahminirahimin behcet hesabına göre toplamının sonucu olması elde edilebilir olmasıymış. İslam dünyası bu durum karşısında ikiy bölünmüş ve bir kısmı böyle kutsal bir kelimenin toplanmasının bile günah olduğunu düşünselerde bu sayı inananlarn büyük bir kısmının günlünde yer almış. Asıl kökeninin ise islam dini değil hinduizm olduğu düşünülüyor. Tabi bu tarihçilerin yaptığı bir saptama. Konu inanç olunca köken olarak istediğine inanabilir insan. Burada önemli olan kendilerini iyi hissetmeleridir. Bu yüzden de bu sayı burada müslüman beslenmesinin sembolu haline gelmiştir. Türkiyede bu sayı henüz çok popüler değil. Fakat fastfood kültürümüzden biraz uzaklaşıp, hızla özümüze döndüğümüz şu günlerde bu rakamı beslenmek için kullandığımız ürünlerin çoğunda görmeye başlayacağız belkide.

Ebcet hesabı denilen sistem ise 786 sayısından daha enteresan bir sistemdir. Arapların yaratıcı oldukları dönemlerde hem günlük hayatta, hemv ticarette hemde bilim ve sanatta kullandıkları bu hesap sistemi zaman zaman bir şefreye dönüşmüş ve sadece hesaplamasını bilenler tarafından anlaşılacak bir dil haline gelmiştir. Arapların matematikte ileri olduğu dönemlere ait olan bu hesapların kökeni ile ilgili bazı teorilerde vardır. Bazı araştırmacılar bu hesap sisteminin araplardan öncesine ait olduğunu ve araplara miras kaldığını savunmaktadır. Fakat aynı dönem arapları avrupaya ve bütün dünyaya şimdi kullandığımız onluk sayı sistemininde tanıtmışlardır. Belkide bu yüzden Taylandda bizim ve dünyanın bir çoğunun kullandığımı rakamlar ile yani “1,2,3,4,….” şeklinde rakamlardan oluşarak bir sayı yazılacaksa Thai Halkı ona Arabik harfler demişlerdir. Bu anlattıklarım buradaki müslüman-arap etkilerinden bir kaçıdır.

Advertisements

Mae Sot, pazar yeri ve ülkenin en dar sokağı.

This slideshow requires JavaScript.

Ve Tekrar Mae Sot

This slideshow requires JavaScript.

Bizi ormandan çıkaracak ve Mae Phrik kentine götürecek olan yol tahminimizden iyi çıkıyor ve 10km düzgün ama toprak bir yolda ilerledikten sonra ufak bir köyden geçiyor ve asfalta çıkıyoruz. Hava bugün güzel olduğundan orman yolunu geride bıraktığımızda bisikletlerimiz geçen seferki gibi çamur içinde kalmıyorlar. Buraya gelirkenki orman yolu o kadar zorluydu ki lastikleri ve bizi bitirmişti. Yol bazen yıkılmış olan ağaçlarla kapanmış, bazende akan suların oluşturduğu arklardan yoldan çok bir kaç kola bölünmüş ilerleyen bir nehirin minyatürüne benzemişti. Yağan şiddetli yağmurda kayganlaşan killi toprak üzerlerinde dişsiz lastik bulunan bisikletlerimizi buzda gidiyormuş gibi binilmesi zor hale getirmişti. Herşey geride kaldığında ise benim lastiklerimin bir kısmı soyulmuş geri kalan kısımlarıda kolayca soyulacak hale gelmişti. Lastiklerin soyulan kısımlarından içindeki kolay aşınabilen kumaş dokuma katman görünüyordu. Bu katman dağ yolları gibi yollarda kolayca aşınabilir ve bir anda yırtılabilirdi. Bu yüzden de şimdi geride bıraktığımız dağ yolunun nispeten daha düzgün olması beni sevindiriyor. Lastikleri incelediğimde beni rahatlıkla Mae Sot’a kadar götüreceklerini görüyorum.

Yolun bu kısmının daha düzgün olmasını bekliyordum zaten. Çünkü kaldığımız orman kampının 1km yakınındaki köyde bir bakkal vardı. Bu bakkalda bulunan malzemelerin, köydeki evlerin yapımı için kullanılan malzemelerin bizim ilk kullandığımız yoldan getirilmesi neredeyse imkansızdı. Bu ilk yol ancak traktörler için kullanılabilir bir yoldu. Yolun ikinci yarısı araçların her gün gidip gelebileceği ve köye erzak taşıyabileceği bir kalitede olmak zorundaydı zaten.

İlk köyü geride bırakıp asfaltta devam ediyor ve geniş bir barajın kenarında ilerlemeye başlıyoruz. Yol kenarları tıraşlandığından ve baraj daha yeni sayılacağından turumuzun en kurak yolu burası oluyor. Yol açmak için tıraşlanmış ağaçsız dağ yamacı yolun kenarını ağazsız bırakmış. Bu durumu bizim için bir avantaja dönüştürüp kocaman bir amip biri şekilsiz devam eden baraj gölünün ağaçlar ile kesilmemiş manzarasında ilerliyor ve bol bol fotoğraf çekebiliyoruz. Tayland’da bitki örtüsü o kadar kalındır ki eğer bir yolda ilerliyor ve yol kenarında ufak bir manzara görebiliyorsanız şanslı gününüzdesinizdir. Çünkü manzra genelde kalın bir bitki tabakası ile gizlenmiş durumdadır.

Mae Phrik’e gelince ufak bir tatlı molası veriyoruz. Burası ufak bir köy aslında, bir kaç ev, bakkal, bir tapınak ve bir benzinlik bu ufak köyün önemli merkezleri. Burada tapınağın köşesindeki bir tatlıcıda karnımızı doyurduktan sonra yolumuza devam ediyoruz.

Ara yollardan ilerleyip yolun ortalarına doğru bir defa daha yol soruyoruz. Bu yol ortasındaki yerleşim haritada görünmeyen ufak bir köy. Burada yol sorduğumuz insanlar yol kenarında bir tadilat yapıyorlar. Bunlardan bir tanesi bize yolu tarif ediyor. Anlattığına göre kendisi motocross meraklısıymış Bize telefonundan motorunun fotoğraflarını gösteriyor. Daha sonrada kendi yarışlarından bir video daha gösteriyor. Yarış videosunu izledikten sonra arkadaşımızın sıradan bir motocross meraklısı olmasığını Thailand beşincisi olduğunu öğreniyoruz. Tayland beşincisinin haritalarda adı bile bulunmayan böyle ufak bir köyde yaşaması garip değil mi? Uzayan sohbetimiz sonunda konuştuğumuz kişinin japonyada 6 sene yaşadığını ve iyi japonca bildiğinide öğreniyoruz. Böylece Elif japonca pratik yapabiliyor. Kendi 9 yaşındaki çocuğuda motocross yarışlarına katılıyormuş. Burada bu tür sporlar ile çok erken yaşta ilgilenmek mümkün oluyor. Bir defasında televizyonda bir bisiklet programı izlemiştim. Programda BMX bisikletleri için yapılmış bir kapalı pist tanıtılıyordu. Bu pist aynı zamanda gençler ve çocuklar için bir eğitim alanı olarakta kullanılıyordu. Programda 7-8 yaşlarında 10 kadar çocuğa verilen BMX derslerinin bir kısmıda gösterilmişti.

motocross tayland bişincisi

Yolumuza devam ediyor ve yağmur hafif çiselerken Ban Tak kentine ulaşıyoruz. Burası bizi Mae Ramat üzerinden Mae Sot’a götürecek yol ayrımında bulunuyor. Bu kentte akşam yemeği için pazarda dolaşırken daha önce İssan bölgesinde karşılaştığımız Thai bir bisikletçi ile karşılaşıyoruz. Emekli bir öğretmen olan bu bisikletçi uzun yollar yapmış ve aylardırda yollardaymış. Fakat bisikleti çok kötü durumda olduğundan her gün kısa mesafeler yapabiliyor. Bisikleti bozulunca kendisine ucusundan vitessiz bir bisiklet almış. Ayrıca budist rahipler gibi ayakkabı kullanmadığından bisikletine hep yalın ayakla binmesi gerekiyor. Bu bisiketçi ile tekrar karşılaşıp fotoğraf çektirdikten sonra ayrılıyor ve ertesi gün yapacağımız tırmanışlar için iyi bir dinleniyoruz.

Ban Tak’dan Mae Ramat’a giden yol geçektende keyifli bir yol fakat keyifli olduğu kadar da dik ve dar. Yol boyunca çok fazla yemek yeme imkanı yok. Bu yüzdende ilk tırmanışın sonuna kadar belkide 3 saat hiç yemek yiemiyoruz. 30-40 km sonraki ilk köyde durup yemek yedikten sonra yola devam ediyor ve 5kmlik bir tırmanışa daha başlıyoruz. Yolun bundan sonraki kısımlarında çok fazla fotoğraf çekiyoruz. Doğa çok güzel. Bu yüzden de bu bölgede bir gün daha kalmak istiyor ve inişe başaldığımızda polis kulübesindeki polislere yakınlarda bir kamp yeri olup olmadığını soruyoruz. Söylediklerine göre 4km ileride bir yer varmış ve çok da güzelmiş. Hiç düşünmeden yolumuz üzerindeki bu kamp alanına ulaşmak için bir 4km daha devam ediyoruz. Aslında inişi tamamlayacak ve aşağındaki Mae Ramat kentine ulaşacak zamanımızda var. Fakat geçtiğimiz yerlerin doğası o kadar güzel ki şehirde sıcak beton binarın arasında uyumak hiç işimize gelmiyor. Gerçektende tam 4km sonra aslında bir milli parka ait olan bir şelaleye geliyoruz. Bu şelaleye kamp yapmak için giriyoruz ve bu zamana kadarki en bakımlı, en güzel milli parklardan birisine geldiğimiz anlıyoruz. Bize kamp için gösterdikleri alan o kadar güzel ve bakımlı ki, bize bir ormanın ortasında olduğumuzu unutturuyor ve sanki bir tatil köyündeymişcesine güvende hissediyoruz kendimizi. Gece yağmur yağacağından bize kamp alanının yanında yer alan gösterişli bir ahşap binanın içinide açıyorlar. Burada sıcak birşeyler içebiliyor ve bu binanın geniş balkonunda yağmurdan ıslanmadan kamp kurabiliyoruz.

Sabah Mae Ramat kentine varıyoruz. Burası daha sonra öğrendiğime göre bundan 4-5 sene önce bir yıkım yaşamış. Yağmurlu mevsimde ormandan gelen bir yağmur bütünkenti yerlebir etmiş. Kentliler ormanda kestikleri odunları ormanda saklıyorlarmış. Yan yana dizili bu odunlar yağmur sularını bir barajgibi biriktirmiş, biriktirmiş ve bir anda boşalıp dev yağmur suları ve aralarındaki odunlar ve çamur evleri yıkıp geçmiş. Onlarca insan hayatını kaybetmiş. Elif’le burada, Mae Ramat’ta ayrılıyoruz. Elif burada yemek yemek istiyor bende Mae Sot’a bir an önce varmak ve bir bisiketçi bulup lastiklerimi değiştirmek istiyorum. Elif’i bıraktıktan sonra 40km mesafedeki Mae Sot’a varıyor ve daha önce kaldığımız otele yerleşiyorum. Dışarıya çıkıp bir bisikletçi arıyorum fakat iyi bir bisilet mağazası bulmak çok zor. 3-4 mağaza gezdikten sonra Kaan’ın mağazasına uğruyorum. Kaan’a durumu anlatıyorum ve beraber şehrin az dışındaki bir bisiklet mağazasına gidiyoruz. Burası aynı zamanda benim surly bisikletlerinde satıldığı bir mağaza. Bu mevsimde bir sürü yeni bisiklette geldiğinden mağazada onlarca surly, canondale bisikletler var. Bu bisikletlerin hepside çok üst düzeyde bisikletler. Bu bisikletleri gördükten sonrada istediğim lastileri rahatlıkla bulabiliyorum. Buradan Umpang’a gidiş hakkında da bilgi alıyoruz. Söylediklerine göre normalda 3 gün sürermiş gitmek ama bazı inatçı, zorlamayı seven bisiletçiler 2 günde de yapabilirlermiş umpang yolunu. Bu durumda yüklü bisikletlerimizle biz bu yolu 3 günde yapacağız demektir. Bir 80-100km ileride Tayland’ın sonu olarak adlandırılan yere gitmek içinde 1-2 gün harcamamız gerekecektir. Bu durumda 4-5 gün gidliş bir o kadarda geliş için zaman kaybedeceğiz. Akşam Elif’i bulduktan sonra hep beraber yediğimiz akşam yemeğinde Mae Sot’’ta bir gün daha kalmaya ve Umpang’a, Tayland’ın sonuna olan turumuzu ikinci defa iptal etmeye karar veriyoruz. İlk gelişimizde de amacımız umpanga gitmek olsada zaman dar olduğu için vazgeçmiştik. Bu yüzden bu yolu yapmak için tekrar Mae Sot’a geldik ama tekrar vazgeçiyoruz. Görünüşe göre bir daha Tayland’a gelişimiz sadece Umpang için olacaktır.

Kaan ile ertesi gün araba ile Umpang yolundaki ilke şelaleye gidiyoruz. Bu gün Pazar, bu yüzden de tatil. Fakat hava yağacak gibi göründüğünden insanlar bu şelaleye piknik yapmaya gelmemişler. Bu sayede şelalenin insansız fotoğraflarını çekebiliyoruz. Şelalede vakit geçirdikten sonra yakınlardaki bir Monk köyüne gidiyoruz. Monklar buraya çinden göçüp gelmiş bir halk. Zamanında Kral Taylanddaki Monklara vatandaşlık hakkı vermiş. Monklarda buraya yerleşmişler. İlk zamanlar uyuşturucu ve tarımla ilgili olsalarda bu günlerde sadece tarımla ilgilenmeye başlamışlar. Çok çalışkan olduklarından da kilometlerlerce ormanı yakıp yerine tarla açmışlar. Kaan’ın anlattığına göre son 10 yılda bu bölge çok fazla değişmiş. Çok fazla orman yakılmış ve tarla açılmış. Monkların kullandıkları kimyasal gübreler yüzünden 10 yıl içinde verimsiz hale gelen toprakları kullanmak istemeyen monklar her sene yeni tarlalar açmak yeni ormanlar yakmak zorunda kalıyorlarmış.

Biz bir Monk köyüne gidip biraz fotoğraf çekiyoruz. Kaan’ın zoom objektifini ödünç alıyor ve kendi makinemde deniyorum. Bu sayede farklı fotoğraflar çekebiliyorum. Ardından Burma sınırında yer alan markete gidiyoruz. Burada karnımızı iyice doyurduktan sonra Japonya’dan gelen ikinci el arabaların, bisikletlerin satıldığı dükkanlara bakıyoruz. Burma ile Tayland arasında Legal olan ve bizim önünde durduğumuz sınır haricinde bir de legal olmayan sınırlar varmış. Bu sınırlarda yüklü mktarda mallar indiriliyor ve bir tür ticaret dönüyormuş. Zamanından buraya gelen bisikletler büyük balyalar halinde kilo hesabıyla satılıyorlarmış. Forkliftler gelip bu bisiklet balyalarını kaldırıp arabalara yüklüyorlarmış. Bu balyaların 3-4 tanesinin koca bir kamyonu dolduracaktır. Zamanında çok fazla insan bilmesede daha sonraları Bangkok’tan ve başka kentlerden de insanlar gelmeye ve buradan bisiklet almaya başlamışlar. Bisiklet satışı burada ün yapmaya başlayıncada insanlar bisikletlerin iyilerini toplayıp burada sınırda dükkanlarda satmaya başlamışlar. Böylece sınıra gelirken sağlı sollu ikinci el bisiklet dükkanları görmek mümkün oluyor.

Buda’nın doğum ve ölüm günü, ormanın ortasında iki gece.

This slideshow requires JavaScript.

Sabah erkenden eşyalarımızı topluyor ve herzaman gittiğimiz yerde kahvaltımızı yapıyoruz. Buradaki iyi insanlarla vedalaştıktan sonra bir kalyonun içinden geçerek bir gölün kenarında yer alan Doi Tao kentine ulaşacak olan yolculuğumuza başlıyoruz. İlk etapda içinden geçtiğimiz kalyon bir  milli park aslında. Fakat vaktimiz olmadığından milli parka, kalyonun içine girmiyor, kalyonu diğer tarafından devam eden yol üzerinden seyrederek yolumuza devam ediyoruz. Kalyondan sonra bir 15km daha devam edince bizim öğle yemeğimizi yiyeceğimiz Hot kentine varıyoruz. Tayland’da oluca adı Hot olan bir kentten daha fazlasını beklerdim doğrusu. Bu kent bizi hayal kırıklığına uğratıyor ve kısa bir yemek molasının ardından kenti terk etmekte acele ediyoruz.

Doi Tao ise geldiğimiz mevsim dolayısı ile ilginç bir sürpriz hazırlıyor bize. Kent yol kenarında oldukça hareketsiz bir yer. Fakat göl kenarına vardığımızda tamamen kurumuş olan göl ürkütücü bir görüntü oluşturuyor.Gölde su varken kullanılar yüzer evlerin hepsi gölün bir zamanlar bulunduğu devasal arazinin çeşitli yerlerinde farklı yönlere yatarak karaya oturmuşlar. Göl yatağı yemyeşil otlarla kaplandığı için bu rasgele duran ve ne bir yolu, ne de bir bahçesi bulunan evlerin aslında yüzer evler olduklarını anlamak zor. Ayrıca amanında ya Pazar yeri kurmak için yada tekneleri bağlamak için kullanılan direkler arazinin çeşitli yerlerine yayılmışlar. Gölün yatağına inip bisikletim ile yakındaki evlerin yanına kadar kısa bir tur atıyorum. Göl yaklaşık 10km çapında olduğundan tamamı hakkında kesin bir bilgi edinmek imkansız. Fakat gölün en azından görünen kısmı oldukça yabani bir görüntü sunuyor. Herşey anlamsız ve rastgele görünüyor. Akşam bu ürkütücü göl kenarında kamp kurmamak için oradan uzaklaşıyor ve Doi Tao tapınağından geceyi geçirmek için izin istiyoruz. Tapınakta kalabileceğimizi öğrendikten sonra yakınlardaki bir lokantada 3 kg kadar mango yiyip karnımızı doyuruyor ve ardında tapınağa geri dönüyoruz.

Yeni sayılacak bu tapınakta bize geniş bir oda veriyorlar. Odanın içinde tuvalet ve duş olduğundan gece tuvalete giderken köpeklerin havlamasına sebep olmayacağız. Odaya yerleşip duşumuzu aldıktan sonra bizimle ilgilenen rahip geliyor ve bize vantiratör, soya milk ve çeşitli içekler ve 1kg kadar daha mango getiriyor. Kullanmamız için getirdiği eşyaları bıraktıktan sonra saat 7 de bir ayin olduğunu söyleyip ayrılıyor.

Saat yedide yapılacak olan büyük kutlamanın sıradan bir ayin olmadığını anlamak bizim için kolay oluyor. Oldukça uzun ve kalabalık olan ayinin sebebi bu gün Buda’nın doğduğu, buda olduğu ve öldüğü gün olmasıymış. Kutlama ve merasim, doğum ile ölüm bir arada yani. Thai geleneğinde ölüm yas tutulacak bir durum gibi algılanmadığı için insanlar bugün oldukça neşeliler.

Tapınaktaki ayin ve ardından başlayan meditasyon bittikten sonra insanların bizlerede verdiği çiçeklerin arasına yerleştirilmiş mumları ve tütsüleri yakıyor ve tapınağın etrafında ayakkabılarımızı olmadan bir kaç tur atıyoruz. Ardından yanan mumlar tapınak dışındaki Buda heykellerinin önüne, tütsülerde bir dilek dilenip heykellerin önündeki kum dolu kovalara dikiliyor. Çiçekleride heykelin kucağında taşıdığı bir kovaya bıraktıktan sonra dileklerin geçekleşip gerçeklermediğini görmek için işi zamana bırakıyoruz. Tüm bu ayin süresince en az Buda kadar ilgi konusu olan şey bizlerdik. Bu ufak köyde böylesine önemli bir ayinde bulunduğumzdan bütün kameralar bizi takip ettiler ve yanlışıyla doğrusuylar yaptığımız her hareket fotoğraf makinelerine kaydedildiler. Her şey bittikten sonra hep birlikte tapınağın önüne geçip son bir fotoğraf daha çekiliyoruz.

Tapınağın büyük rahibinin bu gün bir mide rahatsızlığı varmış. Buna rağmen oldukça güler yüzlü ve neşeli davrandığından ayine katılan kimsenin onun rahatsızlığını hissetiğini sanmıyorum. Bu tapınaktaki genç rahiplerin böyle neşeli bir ortamda bulundukları için şanslı olduklarını düşünüyorum.

Elif’le odanın içine kurduğumuz çadırlarımıza girip erkenden uykuya dalıyoruz.

Sabah ilginç bir yol hikayesine daha başlıyoruz. Benim fotoğraflarını çektiğim detaylı haritaların birisinde görünen bir yoldan bir sonraki kente Mae Phrik’e ulaşmaya karar veriyoruz. Buraya gitmek için saptığımız daha ilk yol o kadar daralıyor ki haritada gördüğüm yolun gerçektende keyifli geçeceğini hissediyor ve keyfim yerine geliyor. İlerleyip 60km kadar yol yaptıktan sonra kendimizi Pink milli parkının kapısında buluyoruz. Bu noktadan sonra geri dönme şansımız olmadığından milli park görevlilerinden yol konusunda yardım almaya karar veriyoruz. Park görevlileri bizim gidebileceğimiz bir yol olduğunu fakat biraz bozuk olduğunu söylüyorlar. Biz buna rağmen devam etmek istiyoruz ve görevlilerden birisi motor ile önde biz arkada 10 km kadar parkın içine dalıyoruz. Daha sonra sola kırılan aracık bir asfalt yola sapıyoruz. Bu dar yolda 3 km ilerledikten sonra sağanak bir yağış başıyor ve yağış altında bir çamura dönüşmüş bir patikanın önünde ben ve motorlu milli park görevlisi durup Elif’in gelmesini bekliyoruz.

Yol ormanın içine dalıyor ve bu şekilde inişli çıkışlı tam 11km devam ediyormuş. Yağan yağmur o kadar şiddetli ki yolun bir kısmının tamamen sular altında kalacağı kesin. Buna rağmen Elif’in geldiğini gören motorlu milli park görevlisi yola dalıyor ve bizde mecburen arkasından takip ediyoruz. Bizim için kritik bir yol ayrımına kadar bize eşlik eden görevli bizi ormanın içinde yalnız bırakıp geri dönüyor. Elifle bir saat sonunda yolun yarısını tamalayabiliyoruz. Yolda çamur ve sağanak yağışın haricinde ağaçları kesip olduğu gibi koyarak yaptıkları köprüleri aşmak zorunda olmak bizi iyice yavaşlatıyor. Tüm bu yavaşlatan engellere bir de çamurdan çalışmaz hale gelen frenler ekleniyor. Ben yol gidonuna sahip bir tur bisikleti kullanmama rağmen bu şekilde çamurun içinde ilerlemekten büyük keyif alıyorum. Elif ise bu tür yollardan nefret ettiğinden yolun bozuk olan kısımlarında kendini riske atmıyor ve bisikletten inerek devam ediyor.

Eğer bir aksilik olurda geri dönmemiz gerekirse yolu hatırlamkta zorluk çekmeyeceğimizden ve daha vakit erken olduğundan çok fazla endişelenmiyoruz. Ben yolun sonlarına doğru aradaki farkı açarak önden gidiyor ve köyü bulmaya çalışıyorum. En sonunda köyü bulamayacağımı, yanlış yola saptığımı sandığım bir anda yol kenarında bir motosikletli görüyorum ve yanına gidip köy yolunu soruyorum. Köye neredeyse gelmişim bile sadece bir km   varmış. Rahatlamış bir şekilde geri dönüp Elife iyi haberi vermeye gidiyorum.

Elif’in sineklerle başının belada olması dışında keyif alarak bu zorlu ve ıslak etabıda geride bırakıyoruz. Köyden 1km önce milli park ofisininde bulunduğu bir alanda kamp kurabileceğimizi bize söylemişlerdi. Köye varmadan önce bu alana bir göz atıyoruz. Bunca çamurun içinden geçip geldikten sonra bu yemyeşil, temize ve bakımlı yerde kalacak olmak bize iyi gelecek. Görevlilere kendimizi tanıtıp geceyi burada kamp yaparak geçireceğimizi söyledikten sonra köye gidip yiyeceik bir şeyler alıyoruz. Geri döndüğümüzde görevliler bizim için bir kulube ayarlamışlar bile. Bisikletlerimizin bile içine rahatlıkla sığabileceği bu kulubelere çadırlarımızı kuruyor ve dışarıda kamp yapma fikrinden vazgeçiyoruz. Akşam başlayan yağmur dolayısı ile kulübelerde kaldığımız için kendimizi şanslı hissediyoruz.

Sabah bu milli parktada bir gece daha kalmaya karar veriyoruz. Burada kaldığımız nokta öyle garip bir yer ki, iki taraftanda buraya ulaşmak için geçtiğimiz bozuk yolları aşmak gerekiyor. Yemek yediğimiz köyden Mae Phrik’e giden yolun 11kmside aynen buraya gelirken kullandığımız yol gibi bozulmuş. Yani bu köye gelen her yiyecek, her içeçek bu bozuk yollarda traktörlerle yada 4x4lerle taşınarak getiriliyor.

Bizim bu imkansızlıklarla dolu mola gerimizdeki menü ise kendimizi şanslı hissedeceğimizi kadar zengin. Burada yemeklerde daha önce denemediğimiz Muz bitkisinin gövdesi ile yapılan bir çeşit tavuklu yemek, Jack Fruit meymesinin çekirdekleri, bir çeşit mantar olduğunu tahmin ettiğim ama tadı ve yemesi fıstığa benzer bir çerez ve bir çeşit fasulya yemeği deniyoruz. Tayland’da her yerde bulamayacağımız bu yemeklere ulaşabilmek için belkide bunca zahmete katlanmak şarttır.

Si Sanchanalai, Tapınakta Budistin Ufak Bir Dalgınlığı

This slideshow requires JavaScript.

Phitsanulok’ta London Hotel’de geçirdiğimiz 3 günün ardından tekrar yola çıkıyoruz. İlk gün sadece 30km kadar sukottai’ye giden ana yoldan devam edip, 30. Km’de ki kuzeye devam eden ara yola sapıyoruz. Bu yol bizi trafikten uzaklaştırıyor. Bu yolda 45km kadar devam ettikten sonra Phichai kenti bizi için geceyi geçireceğimiz yer oluyor. Ertesi sabah erken kalkmamıza rağmen kentte oyalanıyor ve yola çıkmak için geç kalıyoruz. Uttaradit’e vardığımızda saat öğleyi geçiyor.

Bu kentte daha önce gelmiştim. Bu yüzden de inatla daha önce kaldığım oteli bulmaya çalışıyorum. Kentin girişinde benim daha önce kaldığım otele çok benzeyen bir yer görüyorum. Fakat herşey o kadar çok değişmiş ki kesin burası demek neredeyse imkansız benim için. Elif ile uçak biletlerinin tarihini değiştirmek için ilk iş olarak paralı bir telefon buluyoruz. Hava yolları şirketini aradığımızda ses o kadar kötü geliyor ki bu işi başka bir telefonla yapmaya karar verip postanede ki telefonları denemek için postaneyi aramaya başlıyoruz. Postane şehrin en dar sokaklarından birisinde olduğundan bulmak zaman alıyor. Postaneye girdiğimizde burada telefon olmağını görüyoruz. Şehirde bunca süre bir aşağıya bir yukarıya gidip durduktan sonra bulduğumuz postanede işimizi halledememek bizi biraz yoruyor. En sonunda Elif’in aklına bir havayolu şirketi bulmak fikri geliyor. Postane görevlilerinden birisi bize el yapımı güzel bir kent haritası hazırlıyor ve hava yolu şirketinin yerini ve gideceğimiz yolları işaretliyor. Bu sayede hiç hata yapmadan havayolu şirketine varıyoruz.

Burada uçak bileti tarihlerini değiştirmek istediğimizi, bize yardımcı olup olamayacaklarını soruyoruz. Biletlerimizi inceleyip şirketi aramaları gerektiğini bu sayede bilet tarihini değiştirebileceklerini söylüyor. Fakat bilet tarihi değiştirmek işleminin ücretsiz olduğunu, istersek bize telefon numarasını verebileceğini ve kendimizin arayıp istediğimiz değişikliği yapabileceğimizi söylüyor. Fakat bizde telefon olmadığından böyle bir işlemi yapmamız mümkün değil. Şirkette ki kadının istediği miktar ise ancak telefon parası kadar olduğundan ufak bir servis ücreti karşılığında turu bitirme tarihimizi bir ay kadar daha erteliyoruz.

Artık rahatlamış bir şekilde bir lokantaya gidip karnımızı doyurduktan sonra Uttaradit kentinden ayrılıyoruz. Kentten çıkarken benim kaldığım ama bir türlü emin olamadığım otelin önünden bir daha geçiyoruz. Bu sefer karşıda ki pizzacı, biraz aşağısında ki çirkin otel binası, bir ingilizce öğretmeni ile akşam bira içtiğimiz ve barda çalışan çocuktan Thai dilinde kızlar için güzel anlamına gelen suveny kelimesini ve daha nicelerini öğrendiğim bar sayesinde otelin yerinden emin oluyorum.

4 sene öncesine ait anıları bir defa daha hatırlayıp kentten çıkıyoruz.

Uttaradit’in 20km kadar dışında Laplae isimli bir kent bizim konaklama için zorunlu seçeneğimiz gibi görünüyor. Burası yolumuzun 10km kadar içerisinde kalıyor fakat bu ufak kenti pas geçersek harita üzerinde kaşka bir yer de görünmüyor. Çaresiz bu kentte sapıyoruz. Daha ilk km ler yol daha da güzelleşiyor ve çeşitli parkların içinden geçerek bizi kente ulaştırıyor. Bu kentten 15km daha devam edersek eğer bir milli parka varabileceğimizi tabelalardan anlıyoruz. Fakat kasaba her bisikletçinin kalmak isteyeceği kadar sevimli bir yer. Kamp yeri bakmaya önce polis istasyonunda başlıyoruz. Burada ki polis istasyonu ne yazık ki kamp için pek elverişli değil. Bu kadar yeşil ver kentte nedense ülkenin en kurak polis istasyonunu yapmışlar. Polisin hemen karşısında ki tapınak daha çok eğitim amaçlı kullanılan, genç budist rahiplerin bulunduğu bir tapınağa benziyor. Biz girdiğimizde bu genç rahipler futbol oynuyorlardı. Bizi görüp çocuklar gibi el sallamalarından daha rahip olmadıkları, eğitim aşamasında ya da sadece yaz dönemi için tapınağa gelmiş öğrenciler oldukları belli oluyor. Bu tapınakta ne yazık ki serbest şekilde dolaşan ve bir motosikletten daha iri olan domuzlar var. Bu domuzlardan birisini Kho Sala da kaldığımızda görmüştük. Tapınakta yemek hazırlayan kadın, en az 250kg olan bu domuzlar ile beraber uyuyordu. Ne var ki bu domuzlar çok uysal görünselerde vahşi hayatta yaşayan domuz türleri olduklarından tanımadıkları kişilere karşı agresifleşebiliyorlar. Kamp için seçtiğimiz yer şehrin sonuna doğru, bol ağaçlık bir tepenin üzerinde yer alan, 10 kadar budist ve bir o kadar da köpeğin yaşadığı bir tapınak oluyor. Böylece kamp yerimizi ayarladıktan sonra akşam marketine karnımızı doyurmaya gidiyoruz.

Ben bu turda ve önceki turumda insan midesinin kolaylıkla kaldıramayacağı değişik canlıları denedim. Mesela bütün halinde ki kurbağa, yaklaşık 2m uzunluğunda ki kertenkele, 7-8cm çapında örümcek, kurt, başparmak uzunluğunda bir çekirge bunlardan bazılarıydı. Böyle farklı kültürleri tam anlamıyla gezmek için biraz cesur olmak ve farklı yemekleride denemek gerektiğini düşünüyorum. Fakat tüm bu cesur damak tatım bir tek konuda zayıftır. Süt. Hayatta tahammül edemediğim tek şey süttür. Sadece kokusu bile bana zor anlar yaşatmaya yeter. Hiç süt içmeyen birisi olarak adı süt ile biten şeyler bile benim için birer düşmandır. Sütlaç mesela. Fakat burada bir ara soya sütünü denedim. Tadı nişastalı olan ve mısırın suyunu andıran soya sütü, süt kelimesini içermesine rağmen benim için hastalık boyutuna ulaştı. O kadar çok soya sütü içmeye başladım ki yakında turun geri kalan kısımını sadece soya sütü ile beslenerek tamamlayabileceğim.

Kamp yerimizi belirledikten sonra akşam marketine gidip soya sütü satan tezgahın önünde dikiliyorum. Süt o kadar sıcak ki bir tanesini bitirmek için 10dk harcıyorum. Markette bol bol meyve yiyip ve soya sütü içtikten sonra tapınakta ki kamp yerimize geri dönüyoruz. Karnım iyice dolu olduğu için mutluyum. Tapınakta ki rahip biz çadırlarımızı yerleştirken bize yiyecek bir şeyler daha getiriyor. Bunların yanında 2 kutu soya sütü, 2 kutu esmer prinç sütü ve bol bol kahve getiriyor. Elif soya sütünden nefret ettiğinden bütün hepsi bana kalıyor ve dolu olan midemi daha da doyuruyorum. Rahiplerden bizimle ilgilenen bizim için ananas kesiyor ve bir tabakta getiriyor. Rahip daha sonra Elif’le benim için dayanılmaz bir lezzet olan ve Thai halkının meyvelerin kralı dediği, bir çok ingilizce kelime karışmış bir dil kullanan Malezyada tezgahlarda bi şey, bi şey “King” adı ile satılan Durian kesiyor. Rahibin bu jesti karşısında zaman sanki duruyor bizim için. İlk bıçak darbesi ve yayılan koku, Elif ile birbirimize bakıp kim ne kadar yiyecek acaba diye düşünmeden edemiyoruz. Ve rahip bir anda ağzına bir parça durian atıyor ve geri kalanını bizim masamıza getiriyor.

İşte din karşısında doğanın zevklerinin bir zaferi daha. Ne kadar Tayland’ın en büyük kentlerinden birisi olmasa da, kaldığımız kasabanın en eski ve saygın tapınaklarında ki bu rahibin dayanamayıp bir parçacık durianı akşamın bu saatinde ağzına atması bizde şok etkisi yaratıyor. Çünkü rahipler saat öğle 12’den sonra bir şey yiyemezler. Elif ile rahibin gerçekten de ağzına bir şey atıp atmadığını anlamak için dikkatle rahibe bakıyor, durian çekirdeğinin çıkmasını bekliyoruz. Ve emin oluyoruz. Durian çekirdeği. Tabi ki bu ufak suistimal farklı kültürden insanların arasında bir sır olarak kalıyor ve rahibi tedirgin etmeden sanki farklı bir şeyler konuşuyor muş gibi, durian yemiş olmasından bahsediyoruz. Ne var ki bu denli kutsal bir görevi yerine getiren bir insan bile farklı kültürden gelen kişilerin yanında rahat davranabiliyor ve ailesinin yanında sigara içmeyip, sokakta yürüken sadece büyümüş olduğunu ispatlamak için meydan okurcasına, göstere göstere sigarasını içen bir çocuk gibi durian yemenin keyfine varıyor.

Bu ufak günah anından sonra Elif ile tapınakta bol bol kahve için bilgisayarda bir şeyler izleyip tembellik yaptıktan sonra yatıyoruz.

Tapınakta kalmanın tek kötü yanı ise köpekler. Köpeklerden korkmamamıza rağmen gece tuvalate gideceğimizde havlayan köpekler yüzünden bol su içtiğimiz günlerde tapınakta ki hiç bir rahip rahat bir uyku çekemiyor. Bu tapınaklarda çok fazla köpek olmasının nedeni ise halkın bakamadığı köpekleri tapınaklara bırakması. Budist olmanın bir şartı hiç bir canlıya zarar vermemeleridir. Bu yüzden de köpekler bu tapınaklarda güven içinde yaşıyorlar. Ayrıca halk budistler için her sabah o kadar çok yemek getirir ki rahiplerin bu yemeklerin hepsini bitirmesi mümkün değildir. Bu yüzden de rahipler yemeklerini köpekler ile paylaşırlar.Ne var ki sabahları yemek vereceğimizi sanan bu tapınak tipi köpekler peşimizden ayrılmaz kuyruk sallayıp dururlarken, geceleri birer gardiyan olurlar ve gece tuvalet için adımınızı attığınız anda hep beraber havlamaya başlarlar.

Gece bir kaç defa köpeklerin havlamasına sebep olup tapınakta ki rahipleri uyandırmış olsamda sabah rahipler bizi güler yüzle karşılıyorlar. Onlar her sabah yaptıkları gibi şehirde insanları kutsayıp yemek toplamaya giderlerken bizde bisikletlerimizi hazırlıyor ve kuyruk sallayıp duran, zayıf hafızalı köpeklerin eşliğinde tapınaktan ayrılıyoruz.

Bir sonraki kentimize Si Sanchanalai’ye kadar sadece 45km mesafe geliyoruz. Vakit erken olmasına rağmen kentte oyalanmaya karar veriyoruz. Kentte bulunan Golden Tekstile Müzesi bizim ilk durağımız oluyor. Bu müzede sergilenen bazı ipek kumaşlar 200 seneden daha eskilermiş. Fakat çoğu kumaş yaklaşık 80 senelik. Kumaşlar farklı kasabalardan toplanmış ve her kasabanın kumaşı farklı bölümlerde sergileniyor. Bu sayede kasabalarda ki geleneksel motifleri, diğerlerinden farkını anlamak mümkün oluyor. Kasabaların bir çoğu sukottai bölgesine ait olsalarda yüzlerce yıldır kumaş üreten bu kasabalar, ulaşımın zor olduğu dönemlerde birbirlerinden habersiz farklı sitiller geliştirmişler ve farklılık günümüzde de devam ediyor.

Tayland’da kumaş dokuma farklı bir öneme sahip. Sadece ipek değil pamuklu dokumalar da çok önemli. Daha önce geçtiğimiz bir kaç kasaba kumaş dokuma konusunda aldıkları ödüller, yada ufak müzeler ile bu işe ne kadar çok önem verildiğini bize göstermişlerdi.

Bu kent ana yolun iki kenarında ki sıralı evlerden ve dükkanlardan ibaret olsa da çok sevimli bir yer. Elif ile bir kafede oturup vakit geçiriyoruz. Birimiz bilgisayarda çalışırken diğeri kafede ki dergiler ile oyalanıyor. Bilgisayar başında yapmamız gereken o kadar çok iş var ki saat 5 olduğunda ancak işlerimizi halletmiş oluyoruz. Yaklaşık 4 saat kafede, bilgisayar başında vakit geçirdikten sonra geceyi bu kasabada geçirmeye karar veriyoruz.

Kasabada konaklama için çok fazla imkan yok, bu yüzden de kent merkezine ki tapınaktan kamp için izin istiyoruz. Tapınakta ki rahiplerden birisi bize kamp kurabileceğimiz ve duş alabileceğimiz bir yer gösterdikten sonra yanımızdan ayrılıyor. Daha sonra gelen bir rahip ise daha önceden bizim gibi burada kamp kurmuş Kanadalı bir bisikletçiden bahsediyor. En azından bu tapınakta kamp kurmuş olan ikinci bisikletçi olduğumuzu öğrenmiş oluyoruz bu sayede.

Akşam bol kahve içip bilgisayar başında yazı yazdığımdan biraz geç yatıyorum. Bu yüzden de sabah saat 6 gibi kalktığımda uykumu tam alamamış hissediyorum. Çadırda biraz kestirmeye çalışıyorum fakat çok geçmeden saat 7 gibi tapınağa insanlar gelmeye başlıyorlar. Elif ilk gelen bir kaç kişi ile sohbet ediyor. Ben çadırımı toplamaya başladığımda gelen insanları sayısıda artıyor ve bisikletlerimizi hazırlayıp yola çıkmaya hazır hale geldiğimizde tapınakta yüzün üzerinde insan bulunuyor.

Tapınaktağa gelen insanların hepsi yaşlı insanlarmış. Elif’e anlattıklarına göre tapınakta bugün erkekli kadınlı 600 emekli insan toplanacakmış ve bando eşliğinde şehrin diğer tarafında ki okula kadar yürüyüş yaptıktan sonra bu 600 yaşlı insan hep birlikte spor yapacaklarmış. Biz kahvaltımızı bitirdikten sonra şehirde son bir tur atarken önce bandonun sesini duyuyoruz, arada ki yaş farkından dolayı daha da genç görünen, en önde giden bandoyu ve ardından sonu görünmeyen 600 kişilik 60 yaş üstü insan kalabalığını görüyoruz.

Bu kalabalık yürüyüş grubu ellerinde sigaranın zararlarını anlatan, spor yapmaya özendiren posterler, pankartlar ile şehrin içinden geçerken, ben bir yandan fotoğraf çekiyor bir yandan da insanların içinde ki gençliğin farkına varıyorum. Gerçektende bu kalabalıkta geçen insanlardan herhangi birisini çekip alsanız ve sadece vücuduna baksanız, gerçek yaşını tahmin etmeniz imkansız olur. 25 yaşında ki insanlar gibi rahat ve esnek yürüyen bu emekli insan kalabalığı hiçte huzur evinden kaçmış gibi bir görüntü oluşturmuyor, sanki bir okul çıkışına denk gelmişsiniz gibi, okuldan dağılan öğrencilere benziyorlar.

Çok fazla vakit kaybetmemek için kalabalığı spor yapacakları okula kadar takip etmiyoruz. Bisikletlerimize atlayıp şehri terk ettikten sonra, ancak bisiklet üzerindeyken tekrar düşünebilmeye başlıyorum. Bu gün 19 mayıs! Gençlik ve spor bayramı. Belkide dünyanın diğer ucundayız ama yinede bir bando eşliğinde geçen, bedenleri yaşlı ama ruhları genç 600 kişi ile spor bayramını kutlama ayrıcalığına sahip oluyoruz.

Şimdi Hayatta Olmayabilirdim; Buda’ya Sigara İkram Etmek.

This slideshow requires JavaScript.

Bazı olaylar insanın aklında çok kolay kalır. Bunların çoğu insanların başından geçmiş olan kötü olaylardır. Mesela zamanında discovery canel’da izlediğim bir belgesede anlatılan acı verici olay, hayatta kalma mücadelesi, bir defa izlemiş olmama rağmen hafızamda saklanıp durdu. Belgeselin anlattığı olayda belkide, ben olsam ne yapardım, diye düşünüp durduğumdan, belgeselde ki insanlarla kendimi özdeştirdiğimden konu tüm detayları ile aklımda kalmış. Şimdi hayatta olmayabilirdim isimli belgeselde ki olay şuydu; Avusturalya’da iki kişi ormanda kamp yapıyorlar. Gece içlerinden birisi işemek için kalkıyor ve 20m kadar uzaklaşıyor. Orada ki 2m yüksekliğinde ki granit bloga işemek için tırmanmaya çalışıyor. Fakat granit blok bu esnada yerinden kopuyor ve üzerinde tırmanmaya çalışan dağcının üzerine düşüyor. Çadırda uyuyan kişi 20m mesafede ki arkadaşının bağırmaları ile uyanıyor ve gece lamba ile arkadaşını aramaya koyuluyor.

Sabaha kadar arkadaşına yardım etmeye, taşı üzerinden almaya, arkadaşını taşın altından çıkaracak bir yöntem bulmaya çalışıyor. Yağmur mevsimi olduğundan muson yağmurları taşın altında kalmış arkadaşını neredeyse boğacak kadar su altında bırakıyor. Suyun altında da nefes alabilmesi için çadır pollerini kullanıyorlar. Bu sayede sabaha kadar iki kişi bekliyor.

Sabah diğer arkadaş eşyalarını hazırlıyor ve yapılabilecek tek şeye, şehire gidip yardım getirmeye karar veriyor. Bu durum işin en acı kısımı çünkü yakın bir arkadaşını acı içinde, kemikleri kırılmış halde, yarım tonluk bir taşın altında terk ediyor. Ertesi gün helikopterlerle gelen bir ilk yardım ekibi taşın altında 40 saatten fazla kalan kişiye ulaşıyorlar.

Hikaye kısaca böyleydi. Ne  yazık ki taş altında kalan kişi bacaklarını kaybetmiş durumda. Fakat hala kaya tırmanışına devam ediyor. Belgesel meraklılarında bir çoğu anlatmış olduğum olayı hatırlayacaktır. Çünkü bu tür olayları bir defa izlemek, sonsuza dek hatırlamak için yeterlidir.

Chiang Khan’da geçirdiğimiz gün boyunca hiç kesilmeden yağmur yağıyor. Bir yandan dinlenirken bir yandan da kendimizi şanslı sayıyoruz. Bu yağmurlu havada mola vermekle yerinde karar verdiğimizin farkındayız. Kaldığımız guesthouse da tarot falı bakan bir Thai amca ile konuşuyoruz. Geceyi tapınakta geçirdiğimizi anlatıyoruz ve rahibin bize karşı olan güler yüzlü tutumunu anlatıyoruz. Rahip sabah gerçektende o kadar sevimli ve saftı ki, bir rahipten çok bir çocuğu andırıyordu. Bizim kalmamızdan mutlu olduğu her halinden belli olan rahip gece bize yiyecek ve içecek bir şeyler getirip durmuştu. Sabah ise yemek toplama işinden sonra şeker bayramında kapı kapı dolaşan ve topladıkları şekerleri sayan çocuklar gibi mutlu tapınakta bir koltuğa yerleşmiş ve karşısında ki iki kişilik koltuğun üzerini tıkabasa dolduran çikolata, biskuvi, kek ve bunun gibi bir sürü aburcubura bakarak sigarasını içiyordu. Bu rahibi bir çocuktan ayıran tek şey sabah 4 te içmeye başladığı ve ağzından düşürmediği sigarasıydı. Biz eşyalarımı hazırlarken rahip bizi çağırıyor ve koltuğun üzerinde ki dev abur-cubur yığınını gösteriyor bizimle paylaşmak istiyordu. Yığından pek bir şey almak istemediğimizi gören rahip en son olarak bir tesbih ve iki bileklik alıyor ve budanın karşısında ufak bir ayin yaptıktan sonra bileklikleri ve tesbihi bize hetiye ediyordu.

 

Tüm bu yaptığı iyilikler için rahibe nasıl teşekkür edebileceğimizi bilmediğimizden, guesthouse da tanıştığımız tarot falı bakan yeni arkadaşımıza, rahip için ne yapabileceğimizi soruyoruz. Bizim rahibe para vermemizin doğru olmayacağını çünkü rahiplerin para kullanmadıklarını anlatıyor. Ama rahiplere vermek için önerdiği en güzel hediye bir paket sigara oluyor. Bu ilginç hediyeyi elden doğrudan rahibe verip veremeyeceğimi soruyorum. Bir erkek olduğum için rahibe bu hediyeyi doğrudan verebilirmişim. Ama Elif’in rahibe doğrudan bir şey vermeyeceğini söyülüyor. Sabah 4 te sigara içen birisine yardımlarından dolayı sigara almak biraz garip bir durum oluyor.

Guesthouse’da bizden başka kalan kişiler, akşamları tarot falı bakarak geçimini sağlayan, uzun ama oldukça seyrek hacı, keçi kırması sakalı ile çin filmlerinden çıkmış gibi duran iyi ingilizce bilen bir derviş, Elif’in bilmediği kanjilerin nasıl yazıldığını gösteren ve ufak bir japonca dersi veren bir japon genç, biz daha otele yerleşmeden önce, henüz kahvelerimizi içerken bize akşam içmemiz için esrar ikram eden, hollandalı sevgilisinden bir süre önce ayrılmış otel sahibimiz bayan, bana kaldığımız yerde ki geleneksek çalgılarda, geleneksel bir parçayı çalmayı öğreten otel sahibinin çocuğu, Elif ile Japonyadan gelen arkadaşımızı balık tutmaya götüren ve tuttuğu 400gr’lık üç adet balığı ızgarada kızartıp yeni arkadaşlarına ikram eden bunun yanısıra saat 14:00dan sonra içmeye başlayan 15:00 çakırkeyf, 16:00 da da zil zurna sarhoş olan ve yan dükkanda ki t-shirt satan ve tombiş kız çocuğunun babası olan bey ve son olarak da otelin önünde ki bir tezgahta terlik satan bir kız. Kaldığımız sevimli yerin nüfusu bundan ibaretti.

Akşam ise bloglara bir kaç fotoğraf, yazı ve bir video yüklemek için ufak bir kafeye gidiyoruz. Burada Geert kendi blogunu gösteriyor bize. Kendisi okulda grafik dizayn dersleri verdiğinden öğrencilerinin kendisi için hazırladığı web sitesini bize tanıtıyor. Bu şekilde blogunda bir süre gezindikten sonra taş altında kalmış olan birisinin resmini bizimle paylaşıyor. Hemen yazının başında anlattığım talihsiz olay canlanıyor ve Geert’a anlatıyorum. Fotoğrafın zaten o olaya ait olduğunu ve arkadaşını bırakıp yardım getirmek zorunda kalan kişinin kendisi olduğunu söylüyor. Oprah show çıktıklarını, web sayfasında ki arşivden bulduklarını bize gösteriyor. Yaşadıklarından sonra 3 ay kadar depresyona girdiğini ve işini bırakmak zorunda kaldığını anlatıyor. Herkesin anlatacak bir şeylerinin olduğunu ama Geert’in anlatacağı şeyleri zaten daha önceden izlemiş olduğumu fark ediyorum. Dünya ufak, dünyanın bir ucunda olan bir olay ve yıllar sonra olayın kahramanlarından birisi ile tanışıyoruz, dünya gerçektende ufak.

Bu olaylardan, inanlımaz olanlarında bir tanesini de bizim demirciden duymuştum. Zamanında sanırım doğuda bir baraj inşaatında çalışırlarken arkadaşlarından birisinin yaşadığı talihsiz bir kazayı Reşat ustaya ara ara anlattırırım hep. Olayın gerçek olmadığına dair bir ip ucu bulmak için çalışır dururum. Ama Reşat Usta her seferinde olayı daha önceki gibi değiştirmeden olduğu gibi anlatır. Belki gerçek belkide değildir anlattıkları. Ama hayal gücü bile böyle bir hikayeyi yaratmakta zorluk çeker bu yüzden de şehir efsaneside olsa anlatılmaya değer bir hikaye bence Reşat Ustanın hikayesi;

Zamanında baraj insaatında çalışırlarken, koşullardan, işçilerin dikkatsizliğinden ve gereklin önlemlerin alınmamış olmasından dolayı bir çok can kaybı olmuş Reşat ustanın çalıştığı dönemde. Yabancı bir firma şantiyenin sorumluluğu almış ve iş bitiminde belli bir oranda can kaybı yaşanacağını daha önceden öngörmüş zaten. Ama tüm bu ön görülere rağmen içlerinden birisi, olayın kahramanı inanılmaz bir biçimde bir kaza yapmış ve kesin olan kaderini, ölümünü değiştirmeyi başarmış.

Kahramanımız yaklaşık 120m yükseklikte yani 1,5 adet izmir hilton oteli ile aynı yükseklikte, baraj duvarında çalışırken aşağıya düşmüş. Düşüşünün ne kadar uzun sürdüğünü tahmin edebilirsiniz. Belki 4-5 sn havada kalmıştır, belki az ama o anda düşen insanda dayanılmaz bir korku oluştuğunu, sanki zamanın durduğunu tahmin edebilirsiniz. Ve son hız yere çakılmış. Ama hepsi du değil. İnşaatlarda kullanılan nervürlü dediğimiz demirler vardır. Bu demirler beton ile daha iyi kaynaşmak için, aynı matkap ucu gibi, girintili-çıkıntılı, nervür denilen yivlerle sarılmıştır. 30luk dedikleri 3cm eninde ve 4msi yerin altında, betona saplanmış olan, 8m’si ise filiz bırakacak şekile yere dik bulunan bu nervürlü demir çubuklara patates gibi saplanmış yere çakılmadan önce. İşte vücudunu delik deşik edip, 8mlik bir şiş gibi bedeninden geçen bu demirler kahramanımızın düşerkenki hızını yavaşlatmış ve onun hayatta kalmasına sebep olmuşlar. Hastaneye götürebilmek için demirleri kesmek zorunda kaldıklarını söylüyor Reşat Usta. Hala hayatta olup olmadığını her soruşumda ise arada görüştüklerini, çocuklarının bile olduğunu söyleyerek cevap ediyor. İşte benim dinlediğim en enteresan hikayelerden biriside bu Reşat ustadan dinlediğim hikayedir. Geert’ın yaşadıklarını dinlerken aklıma gelen bu az bilinen hikayeye saygı olarak en azında burada yazmak gerektiğini düşünüyorum.

Ertesi sabah erken Chiang Khandan ayrılıyoruz. Ama ne yazık ki yağmura yakalanıyoruz ve daha 10km gitmemişken mola vermek ve yağmurun geçmesini beklemek zorunda kalıyoruz. Ben bilgisayarda bir şeyler yazıyorum. Mesela bu okuduğunuz notları yağmurun geçmesini beklerken yazıyorum. Geert ne yazık ki brooks seleye sahip ve bu tür bir iklimde tur yapıyorsanız bu biraz sorun olabiliyor. Çünkü kimse deriden yapılmış, pahalı selesini yağmurda kullanmak istemez. Bu da deri selelerin bir dezavantajı bence. Selenin ikinci dezavantajı ise gece uyuduğunuzda eğer bisiklet yağmur alan bir yerdeyse, gece yağmur yağıp yağmadığını takip etmeniz gerek. Eğer yağmur varsa gece kalkıp seleye bir poşet geçirmek lazım. Ya da gündüz bisikletinizi güneş altında bırakmamanız gerek vb.

Tur boyunca, tur ile bir çok pratik bilgi öğrendim. Mesela bagaj lastiklerini bağlamak için bulduğum en gelişmiş yöntem ve kolay mango soymayı öğrenmek için 25bin km mesafe yapmam gerekti. Çantalarımı bisiklete yerleştirmek ya da en basiti çadır kurmak için bile binlerce km yol ve onlarca gün kamp kurmam gerekti. Turda yanıma almam gerekenleri hesaplamak çok kolay, ama almamam gerekenleri hala öğrenmekteyim. Bisikleti tamir etmek, göbekleri temizlemek, arka vites ve ön vitesi ayarlarını yapmak, iç lastik ve patlak lastik ile ilgili zor çözülecek sorunlar ile baş etmek bu turdaki ders konuları oldu benim için.

Şimdi yola devam etme zamanı, yağmur kesiliyor.

Sevgiler. Chiang Khan.