Si Sanchanalai, Tapınakta Budistin Ufak Bir Dalgınlığı

This slideshow requires JavaScript.

Phitsanulok’ta London Hotel’de geçirdiğimiz 3 günün ardından tekrar yola çıkıyoruz. İlk gün sadece 30km kadar sukottai’ye giden ana yoldan devam edip, 30. Km’de ki kuzeye devam eden ara yola sapıyoruz. Bu yol bizi trafikten uzaklaştırıyor. Bu yolda 45km kadar devam ettikten sonra Phichai kenti bizi için geceyi geçireceğimiz yer oluyor. Ertesi sabah erken kalkmamıza rağmen kentte oyalanıyor ve yola çıkmak için geç kalıyoruz. Uttaradit’e vardığımızda saat öğleyi geçiyor.

Bu kentte daha önce gelmiştim. Bu yüzden de inatla daha önce kaldığım oteli bulmaya çalışıyorum. Kentin girişinde benim daha önce kaldığım otele çok benzeyen bir yer görüyorum. Fakat herşey o kadar çok değişmiş ki kesin burası demek neredeyse imkansız benim için. Elif ile uçak biletlerinin tarihini değiştirmek için ilk iş olarak paralı bir telefon buluyoruz. Hava yolları şirketini aradığımızda ses o kadar kötü geliyor ki bu işi başka bir telefonla yapmaya karar verip postanede ki telefonları denemek için postaneyi aramaya başlıyoruz. Postane şehrin en dar sokaklarından birisinde olduğundan bulmak zaman alıyor. Postaneye girdiğimizde burada telefon olmağını görüyoruz. Şehirde bunca süre bir aşağıya bir yukarıya gidip durduktan sonra bulduğumuz postanede işimizi halledememek bizi biraz yoruyor. En sonunda Elif’in aklına bir havayolu şirketi bulmak fikri geliyor. Postane görevlilerinden birisi bize el yapımı güzel bir kent haritası hazırlıyor ve hava yolu şirketinin yerini ve gideceğimiz yolları işaretliyor. Bu sayede hiç hata yapmadan havayolu şirketine varıyoruz.

Burada uçak bileti tarihlerini değiştirmek istediğimizi, bize yardımcı olup olamayacaklarını soruyoruz. Biletlerimizi inceleyip şirketi aramaları gerektiğini bu sayede bilet tarihini değiştirebileceklerini söylüyor. Fakat bilet tarihi değiştirmek işleminin ücretsiz olduğunu, istersek bize telefon numarasını verebileceğini ve kendimizin arayıp istediğimiz değişikliği yapabileceğimizi söylüyor. Fakat bizde telefon olmadığından böyle bir işlemi yapmamız mümkün değil. Şirkette ki kadının istediği miktar ise ancak telefon parası kadar olduğundan ufak bir servis ücreti karşılığında turu bitirme tarihimizi bir ay kadar daha erteliyoruz.

Artık rahatlamış bir şekilde bir lokantaya gidip karnımızı doyurduktan sonra Uttaradit kentinden ayrılıyoruz. Kentten çıkarken benim kaldığım ama bir türlü emin olamadığım otelin önünden bir daha geçiyoruz. Bu sefer karşıda ki pizzacı, biraz aşağısında ki çirkin otel binası, bir ingilizce öğretmeni ile akşam bira içtiğimiz ve barda çalışan çocuktan Thai dilinde kızlar için güzel anlamına gelen suveny kelimesini ve daha nicelerini öğrendiğim bar sayesinde otelin yerinden emin oluyorum.

4 sene öncesine ait anıları bir defa daha hatırlayıp kentten çıkıyoruz.

Uttaradit’in 20km kadar dışında Laplae isimli bir kent bizim konaklama için zorunlu seçeneğimiz gibi görünüyor. Burası yolumuzun 10km kadar içerisinde kalıyor fakat bu ufak kenti pas geçersek harita üzerinde kaşka bir yer de görünmüyor. Çaresiz bu kentte sapıyoruz. Daha ilk km ler yol daha da güzelleşiyor ve çeşitli parkların içinden geçerek bizi kente ulaştırıyor. Bu kentten 15km daha devam edersek eğer bir milli parka varabileceğimizi tabelalardan anlıyoruz. Fakat kasaba her bisikletçinin kalmak isteyeceği kadar sevimli bir yer. Kamp yeri bakmaya önce polis istasyonunda başlıyoruz. Burada ki polis istasyonu ne yazık ki kamp için pek elverişli değil. Bu kadar yeşil ver kentte nedense ülkenin en kurak polis istasyonunu yapmışlar. Polisin hemen karşısında ki tapınak daha çok eğitim amaçlı kullanılan, genç budist rahiplerin bulunduğu bir tapınağa benziyor. Biz girdiğimizde bu genç rahipler futbol oynuyorlardı. Bizi görüp çocuklar gibi el sallamalarından daha rahip olmadıkları, eğitim aşamasında ya da sadece yaz dönemi için tapınağa gelmiş öğrenciler oldukları belli oluyor. Bu tapınakta ne yazık ki serbest şekilde dolaşan ve bir motosikletten daha iri olan domuzlar var. Bu domuzlardan birisini Kho Sala da kaldığımızda görmüştük. Tapınakta yemek hazırlayan kadın, en az 250kg olan bu domuzlar ile beraber uyuyordu. Ne var ki bu domuzlar çok uysal görünselerde vahşi hayatta yaşayan domuz türleri olduklarından tanımadıkları kişilere karşı agresifleşebiliyorlar. Kamp için seçtiğimiz yer şehrin sonuna doğru, bol ağaçlık bir tepenin üzerinde yer alan, 10 kadar budist ve bir o kadar da köpeğin yaşadığı bir tapınak oluyor. Böylece kamp yerimizi ayarladıktan sonra akşam marketine karnımızı doyurmaya gidiyoruz.

Ben bu turda ve önceki turumda insan midesinin kolaylıkla kaldıramayacağı değişik canlıları denedim. Mesela bütün halinde ki kurbağa, yaklaşık 2m uzunluğunda ki kertenkele, 7-8cm çapında örümcek, kurt, başparmak uzunluğunda bir çekirge bunlardan bazılarıydı. Böyle farklı kültürleri tam anlamıyla gezmek için biraz cesur olmak ve farklı yemekleride denemek gerektiğini düşünüyorum. Fakat tüm bu cesur damak tatım bir tek konuda zayıftır. Süt. Hayatta tahammül edemediğim tek şey süttür. Sadece kokusu bile bana zor anlar yaşatmaya yeter. Hiç süt içmeyen birisi olarak adı süt ile biten şeyler bile benim için birer düşmandır. Sütlaç mesela. Fakat burada bir ara soya sütünü denedim. Tadı nişastalı olan ve mısırın suyunu andıran soya sütü, süt kelimesini içermesine rağmen benim için hastalık boyutuna ulaştı. O kadar çok soya sütü içmeye başladım ki yakında turun geri kalan kısımını sadece soya sütü ile beslenerek tamamlayabileceğim.

Kamp yerimizi belirledikten sonra akşam marketine gidip soya sütü satan tezgahın önünde dikiliyorum. Süt o kadar sıcak ki bir tanesini bitirmek için 10dk harcıyorum. Markette bol bol meyve yiyip ve soya sütü içtikten sonra tapınakta ki kamp yerimize geri dönüyoruz. Karnım iyice dolu olduğu için mutluyum. Tapınakta ki rahip biz çadırlarımızı yerleştirken bize yiyecek bir şeyler daha getiriyor. Bunların yanında 2 kutu soya sütü, 2 kutu esmer prinç sütü ve bol bol kahve getiriyor. Elif soya sütünden nefret ettiğinden bütün hepsi bana kalıyor ve dolu olan midemi daha da doyuruyorum. Rahiplerden bizimle ilgilenen bizim için ananas kesiyor ve bir tabakta getiriyor. Rahip daha sonra Elif’le benim için dayanılmaz bir lezzet olan ve Thai halkının meyvelerin kralı dediği, bir çok ingilizce kelime karışmış bir dil kullanan Malezyada tezgahlarda bi şey, bi şey “King” adı ile satılan Durian kesiyor. Rahibin bu jesti karşısında zaman sanki duruyor bizim için. İlk bıçak darbesi ve yayılan koku, Elif ile birbirimize bakıp kim ne kadar yiyecek acaba diye düşünmeden edemiyoruz. Ve rahip bir anda ağzına bir parça durian atıyor ve geri kalanını bizim masamıza getiriyor.

İşte din karşısında doğanın zevklerinin bir zaferi daha. Ne kadar Tayland’ın en büyük kentlerinden birisi olmasa da, kaldığımız kasabanın en eski ve saygın tapınaklarında ki bu rahibin dayanamayıp bir parçacık durianı akşamın bu saatinde ağzına atması bizde şok etkisi yaratıyor. Çünkü rahipler saat öğle 12’den sonra bir şey yiyemezler. Elif ile rahibin gerçekten de ağzına bir şey atıp atmadığını anlamak için dikkatle rahibe bakıyor, durian çekirdeğinin çıkmasını bekliyoruz. Ve emin oluyoruz. Durian çekirdeği. Tabi ki bu ufak suistimal farklı kültürden insanların arasında bir sır olarak kalıyor ve rahibi tedirgin etmeden sanki farklı bir şeyler konuşuyor muş gibi, durian yemiş olmasından bahsediyoruz. Ne var ki bu denli kutsal bir görevi yerine getiren bir insan bile farklı kültürden gelen kişilerin yanında rahat davranabiliyor ve ailesinin yanında sigara içmeyip, sokakta yürüken sadece büyümüş olduğunu ispatlamak için meydan okurcasına, göstere göstere sigarasını içen bir çocuk gibi durian yemenin keyfine varıyor.

Bu ufak günah anından sonra Elif ile tapınakta bol bol kahve için bilgisayarda bir şeyler izleyip tembellik yaptıktan sonra yatıyoruz.

Tapınakta kalmanın tek kötü yanı ise köpekler. Köpeklerden korkmamamıza rağmen gece tuvalate gideceğimizde havlayan köpekler yüzünden bol su içtiğimiz günlerde tapınakta ki hiç bir rahip rahat bir uyku çekemiyor. Bu tapınaklarda çok fazla köpek olmasının nedeni ise halkın bakamadığı köpekleri tapınaklara bırakması. Budist olmanın bir şartı hiç bir canlıya zarar vermemeleridir. Bu yüzden de köpekler bu tapınaklarda güven içinde yaşıyorlar. Ayrıca halk budistler için her sabah o kadar çok yemek getirir ki rahiplerin bu yemeklerin hepsini bitirmesi mümkün değildir. Bu yüzden de rahipler yemeklerini köpekler ile paylaşırlar.Ne var ki sabahları yemek vereceğimizi sanan bu tapınak tipi köpekler peşimizden ayrılmaz kuyruk sallayıp dururlarken, geceleri birer gardiyan olurlar ve gece tuvalet için adımınızı attığınız anda hep beraber havlamaya başlarlar.

Gece bir kaç defa köpeklerin havlamasına sebep olup tapınakta ki rahipleri uyandırmış olsamda sabah rahipler bizi güler yüzle karşılıyorlar. Onlar her sabah yaptıkları gibi şehirde insanları kutsayıp yemek toplamaya giderlerken bizde bisikletlerimizi hazırlıyor ve kuyruk sallayıp duran, zayıf hafızalı köpeklerin eşliğinde tapınaktan ayrılıyoruz.

Bir sonraki kentimize Si Sanchanalai’ye kadar sadece 45km mesafe geliyoruz. Vakit erken olmasına rağmen kentte oyalanmaya karar veriyoruz. Kentte bulunan Golden Tekstile Müzesi bizim ilk durağımız oluyor. Bu müzede sergilenen bazı ipek kumaşlar 200 seneden daha eskilermiş. Fakat çoğu kumaş yaklaşık 80 senelik. Kumaşlar farklı kasabalardan toplanmış ve her kasabanın kumaşı farklı bölümlerde sergileniyor. Bu sayede kasabalarda ki geleneksel motifleri, diğerlerinden farkını anlamak mümkün oluyor. Kasabaların bir çoğu sukottai bölgesine ait olsalarda yüzlerce yıldır kumaş üreten bu kasabalar, ulaşımın zor olduğu dönemlerde birbirlerinden habersiz farklı sitiller geliştirmişler ve farklılık günümüzde de devam ediyor.

Tayland’da kumaş dokuma farklı bir öneme sahip. Sadece ipek değil pamuklu dokumalar da çok önemli. Daha önce geçtiğimiz bir kaç kasaba kumaş dokuma konusunda aldıkları ödüller, yada ufak müzeler ile bu işe ne kadar çok önem verildiğini bize göstermişlerdi.

Bu kent ana yolun iki kenarında ki sıralı evlerden ve dükkanlardan ibaret olsa da çok sevimli bir yer. Elif ile bir kafede oturup vakit geçiriyoruz. Birimiz bilgisayarda çalışırken diğeri kafede ki dergiler ile oyalanıyor. Bilgisayar başında yapmamız gereken o kadar çok iş var ki saat 5 olduğunda ancak işlerimizi halletmiş oluyoruz. Yaklaşık 4 saat kafede, bilgisayar başında vakit geçirdikten sonra geceyi bu kasabada geçirmeye karar veriyoruz.

Kasabada konaklama için çok fazla imkan yok, bu yüzden de kent merkezine ki tapınaktan kamp için izin istiyoruz. Tapınakta ki rahiplerden birisi bize kamp kurabileceğimiz ve duş alabileceğimiz bir yer gösterdikten sonra yanımızdan ayrılıyor. Daha sonra gelen bir rahip ise daha önceden bizim gibi burada kamp kurmuş Kanadalı bir bisikletçiden bahsediyor. En azından bu tapınakta kamp kurmuş olan ikinci bisikletçi olduğumuzu öğrenmiş oluyoruz bu sayede.

Akşam bol kahve içip bilgisayar başında yazı yazdığımdan biraz geç yatıyorum. Bu yüzden de sabah saat 6 gibi kalktığımda uykumu tam alamamış hissediyorum. Çadırda biraz kestirmeye çalışıyorum fakat çok geçmeden saat 7 gibi tapınağa insanlar gelmeye başlıyorlar. Elif ilk gelen bir kaç kişi ile sohbet ediyor. Ben çadırımı toplamaya başladığımda gelen insanları sayısıda artıyor ve bisikletlerimizi hazırlayıp yola çıkmaya hazır hale geldiğimizde tapınakta yüzün üzerinde insan bulunuyor.

Tapınaktağa gelen insanların hepsi yaşlı insanlarmış. Elif’e anlattıklarına göre tapınakta bugün erkekli kadınlı 600 emekli insan toplanacakmış ve bando eşliğinde şehrin diğer tarafında ki okula kadar yürüyüş yaptıktan sonra bu 600 yaşlı insan hep birlikte spor yapacaklarmış. Biz kahvaltımızı bitirdikten sonra şehirde son bir tur atarken önce bandonun sesini duyuyoruz, arada ki yaş farkından dolayı daha da genç görünen, en önde giden bandoyu ve ardından sonu görünmeyen 600 kişilik 60 yaş üstü insan kalabalığını görüyoruz.

Bu kalabalık yürüyüş grubu ellerinde sigaranın zararlarını anlatan, spor yapmaya özendiren posterler, pankartlar ile şehrin içinden geçerken, ben bir yandan fotoğraf çekiyor bir yandan da insanların içinde ki gençliğin farkına varıyorum. Gerçektende bu kalabalıkta geçen insanlardan herhangi birisini çekip alsanız ve sadece vücuduna baksanız, gerçek yaşını tahmin etmeniz imkansız olur. 25 yaşında ki insanlar gibi rahat ve esnek yürüyen bu emekli insan kalabalığı hiçte huzur evinden kaçmış gibi bir görüntü oluşturmuyor, sanki bir okul çıkışına denk gelmişsiniz gibi, okuldan dağılan öğrencilere benziyorlar.

Çok fazla vakit kaybetmemek için kalabalığı spor yapacakları okula kadar takip etmiyoruz. Bisikletlerimize atlayıp şehri terk ettikten sonra, ancak bisiklet üzerindeyken tekrar düşünebilmeye başlıyorum. Bu gün 19 mayıs! Gençlik ve spor bayramı. Belkide dünyanın diğer ucundayız ama yinede bir bando eşliğinde geçen, bedenleri yaşlı ama ruhları genç 600 kişi ile spor bayramını kutlama ayrıcalığına sahip oluyoruz.

Advertisements

Phitsanulok; Tayland’ın en ucuz oteli: London Otel’in bile gülümsetemediği insanlar.

This slideshow requires JavaScript.

Khao Kho’da ki okul bahçesinde kamp yerimizi toplayıp inişe geçtikten sonra Phitsanulok’a doğru yola çıkıyoruz. Kabul etsekte etmesekte ikimizinde dinlenmesi gerektiğinden Phitsanulok’u mola kenti olarak seçiyoruz. Issan bölgesinde ki Chiang Klan’dan sonra geçtiğimiz kentlerin hiç birisinde yeterli konforu bulamamış, hiç durmadan yola devam etmiştik. Bu kentlerin her biri birbirinden güzel olduğu için hiç şikayet etmemiştik. Fakat son iki günde ki dik rampalar bizi tüketmeye başladılar ve işte bu yüzden bugün 140km ileride ki Phitsanulok kentine ulaşmaya değil sadece yaklaşmaya çalışıyoruz. Ne yazık ki Khoa Kho’dan 12 numaralı ana yola kadar olan iniş bizi pek tatmin etmiyor ve tahminimizden kısa sürüyor. 12 numaralı yola vardığımızda pedallara asılarak iki tane milli parkın ve iki dağ durubunun arasından geçen ve bir nehri takip eden yolda ilerlemeye başlıyoruz. Solumuzda kalan nehir üzerinde bir çok şelale geçiyoruz ve bu bizi rahatlatıyor çünkü nehir üzerinde ki şelalerlerin her birisinde bir tesis var ve her tesiste de kamp kurma şansımız vardır. Ortalama 15-20km de bir şelale olduğu için yolda dilediğimiz kadar bisiklete binebilir ve gözümüze kestirdiğimiz bir şelalede kamp kurabiliriz.

Bu şekilde Phitsanoluk kentine 33km yakında ki bir şelaleye kadar geliyoruz. Çok fazla mola vermediğimizden yüz kilometreye yakın bir mesafeyi farkında olmadan geride bıraktığımızı fark ediyoruz.

Bu yol kenarında ki şelaleler aslında çok alçak şelaleler ve hepsi aynı nehirin üzerinde yer alıyorlar. Nehir üzerinde ki her kademe bir şelale olarak adlandırılmış ve her şelaleyede bir tesis yapmayı ihmal etmemişler. Bu nehir üzerinde ki şelalelerin yüksekliği bir insan boyundan daha az ve suyun derinliği en derin yerinde ancak bir insan boyu kadar. Ben serinlemek için üzerimdeki kıyfetleri bile çıkarmadan, ayakkabılarla beraber suya dalıyorum. Bu şelalelerin neden bu kadar çok ziyaretçisi olduğunu yüzmeye çalışınca anlıyor insan. Çünkü su çok sığ ve iri karaların arasından çok süratli bir şekilde akıyor. Bü yüzden de suyun en şiddetli aktığı yerlerin birisinde bir kayaya tutunup beklemek ve süratla akan suyun masaj yapmasına izin vermek en eğlenceli şeylerden birisidir. Bir çok insan bu şekilde kayalara takılıp saatlerce suyun içinde bekliyorlar. Bazıları yanlarında getirdikleri bu dolu kovalar ve viskiler ile bu keyfi biraz daha enteresan hale getiriyorlar. Bu şekilde yaklaşık 100m boyunca devam eden bu kayalık nehirde, ara ara görünen kayaların su yüzeyinde ki kısımları dışında, bir o kadar da insan kafası görünüyor.

Nehirde ki en iyi kayalar kapılmış olduğundan bana kalan kayada çok fazla tutunamıyor ve ancak yarım saat kadar dayanabiliyorum. Nehirden çıktıktan sonra 2km ileride ki martkete gidiip akşam kahve yanında atıştırabileceğimiz bir kaç tatlı alıyoruz ve havanın kararıp insanların evlerine dönmesini bekliyoruz. Ormanın ortasında yer alan kamp yerimiz çok rahat olmalı ki, çadırlara girdikten kısa bir süre sonra derin bir uykuya dalıyoruz.

Sabah uyuşuk bir şekilde bisikletleri hazırlayıp, uykulu uykulu şelaleden ana yola bağlanan yolda ilerliyoruz. Tam ana yola çıkarken önümden hızla iki bisikletçi geçiyor ve bende onların arkasından fırlıyorum. Pazar sabahı antrenman yapmaya çıkmış olan bu iki bisikletçi saatte 30km’nin altına düşmeden ilerliyorlar. Aramızda 100m’den fazla mesafe olduğundan onları yakalamam uzun sürüyor. Çok uzun tırmanışlar olmadığından 2-3km içinde bisikletçilerin arkasına takılıyor ve 35km/h hızla ilerliyoruz. Önde ki bisikletçi o kadar güçlü ki arkada ki bisikletçiyi hiç ara vermeden çekiyor. 20km’yi geride bıraktığımızda büyük bir kente yaklaştığımızın işareti olan ilk trafik ışığında duruyoruz. Yeşil yanmasını beklerken bir süre sohbet edip 1-2 km daha ilerliyoruz ve ben Elif’i beklemek için duruyorum. Onlarla son bir defa vedalaşıp maillerimizi aldıktan sonra onlar yola devam ediyorlar. Elif geldiğinde tren istasyonunda buluşmak üzere tekrar ayrılıyoruz ve ben yarım kalan sabah antrenmanını tamamlamak üzere son sürat Phitsanulok’a doğru pedallıyorum.

Burada benim 4 sene önce kaldığım bir Guest House vardı. Burası hatırladığım kadarı ile Tayland’da ki en güzel Guest House’dı. Tik ağacından yapılmış yan yana 4-5 kulübe bir bahçenin içerisindeydi ve GH dışarıdan görünemeyecek kadar sık ağaçların arkasına gizelenmişti. Buraya girmek ve GH’ye ulaşmak için bir bitki tünelinden geçmek gerekiyordu. Tren istasyonuna varınca bu eski GH’yi bulmak için bir keşif turu yapıyorum. Son girdiğim sokakta kaldığım bu eski GH’yi tekrar buluyorum. Fakat bu sefer guest housedan geriye sadece girişte ki bitki tüneli kalmış, giriş kapısı kilitlenmiş ve o güzel tik ağacı kulübeler yıkılmış. Tekrar tren istasyonuna gidip Elif’le bilgisayardan tur kitabına bakıp şehirde kalacak başka bir yer varmı diye araştırıyoruz. London Otel bize uygun görünüyor.

Otele vardığımızda Elif aşağıda bekliyor bende odalara bakıyorum. Otel binası ve odalar ahşap ve güzel bir atmosfere sahip buna rağmen oda fiyatı sadece 100 baht. Hiç düşünmeden otelde kalmaya ve dinlenmeye karar veriyoruz. Tayland’da girdiğimizden beri 2 bin km den fazla yol yaptık ve London Hotel bu süre içerisinde sadece kaldığımız 3. Otel olacak. Bu yüzden de sadece yatakta uyuyacak olmak bile bizim için bir dünya mutluluk demek.

Otel görevilisi bana boş olan odaları gösteriyor. Bizim şeçtiğimiz odanın yanında ki odada kalan çift otelden ayrılmak üzereler, eşyalarını toplamışlar ve bir şeyler unuttuk mu diye etrafa odaya bakınıyorlar. Ben kayıt işlemini yapıp yukarıya çıkarken merdivende otelden ayrılan çiftle tekrar karşılaşıyoruz, selam veriyorum. Kötü bir gününde olsalar gerek çok soğuk bir karşılık ile selamıma cevap alıyorum.

Odaya çıkıp eşyalarımızı yerleştiriyoruz. Tekrar aşağıya, kalan eşyaları almaya inerken yan odada kalan suratsız arkadaşın prizede unuttuğu fotoğraf makinasının sarjını görüyorum. Aşağıya indiğimde daha otelden ayrılmamış olduklarını görüp oda da şarj cihazını unuttuklarını söylüyorum. Panikle odaya çıkıp unuttuğu eşyasını aldıktan sonra kendine gelen kısa süreli komşumuz bu sefer gerçektende samimi bir şekilde teşekkür ediyor ve kedisini bir parça mahçup hissediyor.

Bir defasında üniversitedeyken İstanbula gitmiştim. Takside bir telefon bulmuş ve hemen son aranan numarayı arayıp bir telefon bulduğumu, sahibini bilmediğimi anlatmış, kendi telefon numaramı verip bana ulaşmalarını istemiştim. Ertesi gün beni arayan kişi telefonun sahibinin bir arkadaşıydı. Telefonun sahibinin ingilizce bilmediğini bu yüzden kendisinin aradığını söyledi. Akşam üzeri Taksim’de ki bir kafeye delefonu getirmemi rica etti. Kafeye gittiğimde ise kimse yoktu. Akşam otobüs biletim olduğu için telefonu yanıma alıp İzmire geri döndüm. Bir kaç gün sonra başka birisi beni aradı. Telefonun sahibinin CNN Türk’te çalışan birisinin eşi olduğunu, çok önemli birisi olduğunu, içinde çok önemli kişilerin numaraları bulunduğunu söyledi. Daha sonra telefonu bulmuş olmamla ilgili bir sürü soru sorup durdu. Neredeyse beni suçlayacak kadar çok soru sormaya başladı. En sonunda sinirlenip telefonu isteyip istemediklerini sorup kapattım. Daha sonra tekrar bir telefon geldi ve bana telefonu gönderebileceğim bir adres verdi. Telefonu belirtilen adrese yollayıp kurtuldum.

İnsanların birbirlerinden bu kadar çok süphelenmeleri, eğer büyük kentlerde yaşıyorlarsa normal bir durum olmalı. Telefon gibi kişisel bilgilerin bulunduğu bir cihazın başkalarının eline düşmesi insanın hayal gücünü bir anda çalıştırmaya başlar. O telefon ile yapılabilecek kötülükler ardı arkası kesilmeden sıralanır durur insanın beyninde. Telefonun içinde bakacağınız her bilgi sahibinin kişisel dünyasına bir tecavüz olur. Çünkü düşüncelerimizin, bilgilerimizin başkalarından korunması gerekir. Kendi dünyamıza ait bilgileri o kadar önemli olduklarını düşünürüz ki, en sonunda kendimizi dünyanın en önemli kişisi ilan ederiz. Kişisel dünyalarımızı korumak için bu yüzden çok sıkı duvarlar öreriz. Bu duvarları aşmamaya gayret ederiz. Kayıp telefonumuzu bulan birisine karşı agresifleşmek bile normal olur. En sonunda inanlarla her türlü iletişimden korkacak hale geliriz. Kapımız çalınca, birisi ile asansöre bineceğimiz zaman, sizinle aynı yöne giden, tanımadığınız birisi ile kaldırımda yürümek zorunda kalınca, birisi sizden çakmak isteyince ve en basiti az önce yaşadığım olayda ki gibi merdivende karşılaştığınız birisi size selam verince rahatsız oluruz, korkarız.

Buraya gelen insanlardan görünen garip bir durum var; burada yaşayan insanların ne kadar sıcak olduklarına imrenerek bakıp dururlar ve geri döndüklerinde kendi ülkelerinde ki insanların suratsızlığından bahsederler. Geri döndükleri zaman burada ki gülümseyen insanları özleyeceklerini fark ederler. Bir kaç kişi bu durumu açıkca dile geçirmiştir. Döndükleri zaman burada ki samimiyeti özleyeceklerini, kendilerini yanlız hissedeceklerinden şikayet etmişlerdir. Ne var ki kendileri, kendi ülkelerinde yaşayan insanlardan birisidir sadece.

Peki nedir burada yaşayan insanları daha samimi daha korkusuz yapan?

Hiç pencerelerinde cam olmayan bir evde uyudunuz mu? Garip bir his, sanki gece birisi elini uzatacak, bir şeylerinizi çalacakmış gibi rahatsız olursunuz ilk başta. Peki ya hiç duvarları olmayan bir evde uyudunuz mu? Daha da garip bir durum. Gelip geçen rastgele birisinin size ulaşabileceği korumasız bir alanda uyuyorsunuzdur. Fakat burada ki yaşam bu şekilde. İnsanlar, belkide iklim ve kültürün neden olduğu bir değişimden dolayı, batılı insanlardan farklı bir yaşantı sürüyorlar burada. Kişisel bölgeler çok şeffaf, insanların uyudukları yerleri, yaşadıkları yerleri görebiliyorsunuz rahatlıklar. Fakat bu bir rahatsızlık olmuyor onlar için. Belkide bu yüzden, bu yaşam tarzından dolayı insanlar, selam vermekten korkmuyorlar. En özel alanlarını; uyudukları, yaşadıkları yeri; evlerini bile sokağa başka insanlara açmış insanlar sokakta birbirlerinin gözlerinin içine bakıp gülümsemekten de korkmuyorlar. Ne yazık ki tüm bilimsel alt yapımız ile biz batılı sayılacak bir kültür bu rahatlıktan yoksunuz. Buraya gelen herkesin eksikliğini duyacağı şey bu samimiyettir. Neden onlar kadar samimi olamadığımızı, neden korktuğumuzu anlamaya çalışıp duracağız.

Tha Li ve Dan Sai Yakınlarında Ufak Bir Köy Okulu.

This slideshow requires JavaScript.

Ayrılmadan önceki son iki günümüzde yeni tur arkadaşımızı daha yakından tanıyoruz. İkimizde yeni tur arkadaşımız Geert ile biraz daha devam etmeyi çok istiyoruz. Fakat bazen yollar farklı yerlere giderler ve insanları yola yalnız devam etmek zorunda bırakır. Umarım kısa bir süre sonra yeni bir turda keyifli Geert’i bir daha görme şansımız olur.

Chiang Khan’dan sonra ki yolculuğumuz daha onuncu km’sinde sağanak yağan yağmur ile kesildiğinden çok fazla vakit kaybetmiştik. Yağmurda saklandığımız saçakta 2 saat kadar beklemiştik.Bu sürede Elif ve Geert uyumuşlardı, bende bir şeyler yazmıştım. Yağmur kesilince de daha 100m gitmeden yemek yiyebileceğimiz bir lokanta görünce, açlıktan kazınmakta olan karnımızı doyurmak için bir de yemek molası vermiştik. Tüm bunlardan sonra saat 13:00 gibi kendimize geliyor ve pedalların hakkını veriyoruz.

Elif turun boyunca iyi bir tempoda devam ediyor ve hepimizden hızlı gidiyor. Geert düz yollarda, özellikle ilk iki günkü etapda bizi oldukça terletmişti. Elif atağı tam zamanında geldi ve Geert ile ben Elif’i günün şampiyonu ilan ediyoruz.

Geert bisiklet yarışlarına meraklı olduğundan beraber bisiklet kullanırken bisiklet yarışı atmosferi oluşturuyoruz. Benim bol sponsorlu bisiklet kıyafetim ve yarış şapkam yüzünden benim lakabım Fransız oluyor. Ayrıca yarışçıların kullandığı bir iki değimi Geert bana anlatıyor. Aklımda kalan bir örnek; iki parmağı burnunda gitmek (ya da tırmanmak) şu anlama gelişyormuş, yokuşu çok iyi çıkmak, formda olmak. Sanki birisi iki parmağını bisikletçinin burnuna tutup çekiyormuş gibi burnu havada ve rahat çıkmak anlamına geliyor. Yeni başlayan ve Nan’da ki dağları aratmayan tırmanış etaplarında, tırmanış konusunda çok iddalı olmayan Geert’i geçerken, iki parmağımı ve burnumu bu yüzden görteriyorum. Aramızda bir rekabet olmadığından çok keyifli vakit geçiriyor, zaman zaman belli buluşma noktalarında birbirimizi bekliyor ve hava kararmak üzereyken Tha Li kentine varıyoruz.

Geert ile Elif cafe’de oturup bir şeyler içerlerken ben şehirde ki tapınakta kalma işini hallediyor, rahiplerle konuşuyorum. Burada ki rahipler geerçekten de inanılmaz insanlar. Hİç bir zaman bizi sorgulamadan yardımcı olmaya çalışıyorlar. Cafe de eliflerle buluştuktan sonra bisikletlerimizi hazırlayıp tapınağa uyumaya gidiyoruz.

Ertesi sabah erken kalkıp hazırlanıyoruz. Geert bisikletinin viteslerini ayarlamamı istiyor. 10’lu sistem kullandığı için biraz tedirdin olsam da bisikletinin vitesini daha kötü hale getirmem imkansız. Bu yüzden de kolları sıvayıp vitesini ayarlıyorum. Kendi bisikletimin vites ayarı için ilk seferinde 1 saat uğraşmıştım. İkincisinde yarım saatte vitesini ayarlamıştım. Şimdi ise sadece 2dk içinde vitesi ayarlayabiliyorum. Kendi bisikletimin vitesi ise son günlerde yokuş çıkarken gacır gucur sesler çıkarmaya devam ediyor. Benim bisikletimin güzel bir iki özelliği var. Vites ile ilgili güzelliği vites kolunun iki fonksiyonlu olması. Birinci fonksiyon kilikli sistem diğeri ise kiliksiz. Arka vitesim düzgün çalıştığı zamanlarda ya da 9’lu sistem kullandığım zamanlarda vites kolumu kilikli sisteme göre ayarlayıp her tıklamada bir vites değişitirebiliyorum. Ama eğer şu son günlerde ki gibi vitesimde bir bozulma varsa kilikli sistemi iptal ediyorum ve vites kolunu el yordamı ile yavaşça ayarlayıp istediğim konuma getirebiliyorum. Bu sayede arka rublem 10’lu sistemde olsa 8 yada 6’lı sistem olsada aynı vites kolunu kullanma şansım oluyor. Ama ne var ki bu güzel özellik insanı tembelliğe ve bozuk vitesle yola devam etmeye alıştrıyor. Bu yüzden de Geert’ın vitesini ayarladıktan sonra kendi bisikletimin ayarlarını yapmadan yola devam ediyoruz.

Yolumuz da10. km de karşıdan duvar gibi görünen bir tırmanışa başlıyor ve ardından hiç kesilmeden tırmanarak 35km kadar devam ediyor. Bir National park kenarında ki Phu Ruea denilen kentte geldiğimizde bir km daha yapmak istemeyecek kadar aç ve yorgun hissediyoruz kendimizi. Karnını ilk doyuran ben oluyorum. Dünkü mide rahatsızlığından olsa gerek kimse benim yediğim yerde yemek istemiyor. Yemek için başka bir yer bulmak da zaman alıyor ve böylece 1 saate yakın bir süre şehirde bir aşağıya bir yukarıya dolanıyoruz. Ben en son 7-11 marketinin yakınında ki Pazar yerine gidiyorum. Elif pazardan mango alıp bir lokantaya oturuyor geert’ta 7-11 den aldığı kahve ile benim yanıma geliyor. Ben su doldurabileceğimiz ve oturabileceğimiz bir yer buluyorum. Ayakkablarımızı ve çoraplarımızı güneşin altında kurumaya bırakttıktan sonra yere uzanıyor ve 1 saat kadar uyuyoruz. Bu sırada gelen Elifin gördüğü görüntü sokak kenarlarında, kaldırımlarda uyuyan evsiz insanların görüntüsünden pek farklı olmasa gerek, bir kaç fotoğrafımızı çekiyor.

Kendimize geldikten sonra, devam eden tırmanışların aradından tekrar Laos sınırını takip ediyoruz ve akşama doğru adını öğrenemediğim bir okulda kamp kuruyoruz. Okul bir tatil köyü kadar bakımlı ve geniş. Ufak bir köyde bu kadar büyük bir okulun olması bizi şaşırtıyor. Okulun içinde iki adet büyük süs havuzu, bu havuzun kenarında oturabileceğiniz saçaklar, Dan Sai kentine özgü sevimli heykeller ile süslenmiş binalar, oyun alanları yer alıyor. Burada ki bir öğretmen bize kamp kurmamız için uygun bir yer gösteriyor ve ardından akşam kahve yapabilmemiz için sıcak su makinesi getiriyor. Akşam bisikletlerimizi temizleyip, duşumuzu aldıktan sonra sıcak kahvelerimizi içip yatıyoruz.

Ertesi gün Geert biraz huzursuz kalkıyor. Bir gün öncesinin tam tersine, sanki kötü bir şeyi hatırlamış gibi bütün keyfi kaçmış bir halde kalkıyor. Yolda durumunu bana anlatıyor. Çok geç kaldığını ve Laos’a vaktinde gidememekten korktuğunu söylüyor. Geert’in farklı bir tur anlayışı var. Ufak planlar yapmayı ve bu planlara sadık kalmayı çok seviyor. Akşamları yatmadan önce önünde ki 1-2 hafta boyunca gideceği yolları bilgisayarında işaretliyor ve daha sonra ki günlerde o yolların üzerinden geçiyor. Şimdi ki planı ise Tanland’ın Nan bölgesini boydan boya geçmek, kuzeye doğru devam etmek ve Tayland- Laos arasında ki en kuzey sınır kapısından yani Chiang Khong’dan Laos’a geçmek. Bunu yapmak için 8 günü var. Bazen bu tür planlar insanın turdan alacağı keyfi azaltabiliyor. Geert’ın şimdi ki durumunda olduğu gibi, Planına sadık kalamama durumu, sanki verilmiş bir görevi yerine getiremeyecek  ya da başarısız olacakmış gibi bir his uyandırıyor. Geert’a eğer zamanı biterse Nan bölgesinden de Laos’a geçebileceğini anlatıyorum. Fakat ısrarlar Kuzeyden geçiş yapmak istediğini söylüyor. Daha önce ki Nan bölgesi deneyimimize dayanarak 8 günde bahsettiği sınıra ulaşmasının çok zor olduğunu biliyorum. Eğer denerse Nan bölgesinde ki görülmesi gereken yerlerin hiç birisini görmeden, yolunu kısaltmak için ana yollardan sınıra ulaşmayı deneyecek ve Nan bölgesi aklında bir sürü sıkıntı ile kalacaktır.

Geert’ın durumunu biraz daha zorlaştıracak bir hata ile Geert’ı neredeyse depresyona sokuyoruz. Hatamızı Dan Sai kendine girdiğimizde anlıyoruz ancak. Amacımız 30km daha kısa olan ve sınıra paralel yoldan devam etmekti. Fakat yol ayrımını kaçırdığımızdan kendimizi Dan Sai kentinde buluyoruz. Geert dokunsak ağlayacak gibi elinde harita kara kara düşünüyor. Bizim ise Geert’ın gerçeği kabullenmesini beklemekten başka yapabileceğimiz hiç bir şey yok. Geert Dan Sai’de çok fazla beklemeden yola devam etmek istiyor. Biz ise farklı bir yönde devam edeceğimizden vedalaşıyoruz.

Dan Sai’de güzel bir yemeğin ardından Nokhon Thai kentine doğru iki kardeş yola devam ediyoruz. Yolun bundan sonra ki kısmı bize daha keyifli geliyor. Biteceğini sandığımız tırmanışlar tam aksine artıyor ve yollar zorlaşıyor. Gün bitimine yakın Nakhon Thai kentine varıyoruz. Kentin 5km kadar dışında yer alan polis karakolu bizim için kamp yeri oluyor.

Akşam amacımız Phu Hin Rong Kla National Parkının içinden geçen yolu kullanarak Lom Sak kentine ulaşmak. Polislerin uyardığına göre yol uzun tımanışlar içerdiğinden güne erken başlıyoruz. Ara vermeden devam eden 20km’lik bir tırmanışın ardından National Park girişine geliyoruz. Bu yol parkın tam ortasından geçtiği için yolu kapatmışlar ve bir bilet gişesi koymuşlar. Bu yüzden de eğer yolu devam edeceksek para ödememiz gerekecek. Burada ki biletler yabancılar için 200 baht. Yerli halk için ise 40 baht. Her ne kadar çok büyük bir miktar olmasa da sadece yol geçişi için bu kadar para vermek bize saçma geliyor. Bize yardıma gelen ve parkın yönetimini yapan bir bey eğer sadece yolu kullanacaksak para ödemek zorunda olmadığımızı devam edebileceğimizi söylüyor. 11km ileride ki merkez binasına kadar tırmanışa devam ediyoruz. Burası 1300m rakımında ve yemek bulabileceğimiz son yer oluyor. Burada yemeklerimizi yedikten sonra 1700m rakımına kadar tırmanışa devam etmemiz gerekiyor. Bu tırmanış sandığımızdan daha zor çıkıyor. Sadece 400m tırmanmanız gerekmesine rağmen yol o kadar inişli çıkışlı ki park içerisinde 4 saat boyunca bütün gücümüzü kullanarak mola vermeden ilerlememiz gerekiyor. Saat 5 olduğunda hala ormanın içerisinde, karanlığa yakalanmak üzere devam ediyoruz. Durdurup yol sorduğumuz bir araba ise Lom Sak kentine daha 40km olduğunu bize söylüyor. 60km hiç durmadan tırmandığımızdan müthiş bir iniş olacağını hissediyoruz. En sonunda milli parkın çıkışına geliyoruz ve o müthiş iniş parkurunu görüyoruz. Burası tur boyunca gördüğümüz en güzel parkur oluyor. Gördüğümüz manzara Nan bölgesinden sonra Tayland’da hala daha büyüleyici yerler olabileceğini bize ispatlıyor. İniş bizim bulunduğumuz 1667 m rakımından başlıyor ve kmlerce kesilmeden devam ediyor. 20-25 virajı tepeden baktığınızda tek seferde görmeniz mümkün oluyor. Bu manzara karşısında hemen aşağıya inmemeye ve tepede kamp kurup ertesi gün sabah inişe başlamaya karar veriyoruz. Geceyi manzaraya karşı kurduğumuz çadırlarımızda dinlenerek geçiriyoruz. Sabah 25dk süren kesintisiz bir iniş ile yol ayrımına kadar geliyoruz. Buradan 20km pedalladıktan sonra, daha önce Nan bölgesinden Kamboçya’ya yetişmeye çalışırken durup bir şeyler yediğimiz Lom Sak kentinde kahvaltı yapıyoruz. Markette 2 ay önce birşeyler aldığımız tatlıcı bizi tanıyor ve konuşmaya başlıyor. Artık Tayland’da meşhur olmaya başladığımızı düşünüyorum. Neredeyse her kentte tanıdık bir yüzü geride bırakarak onlarca kenti geçip durmuşuz. Tahminen Tayland’da ki 77 bölgenin 60 tanesinden geçmiş olmalıyız ve bu bölgelerin heer birisinde Lom Sak kentinde ki tatlıcı gibi tanıdık bir kaç arkadaşımız olmuştur. Burada ki tatlıcı ise Khao Kho’ya gideceğimizi öğrendiğinden sıkı bir tırmanış yapacağımızı bize anlatıyor. Bizde karnımızı uzun bir tırmanışa göre doyurup vakit kaybetmeden yola koyuluyoruz.

Khao Kho’a gidiş için farklı bir yol seçiyoruz. Bu sayede araç trafiğinden uzakta sakin bir bisiklet yolu buluyoruz kendimize. Ama ne var ki bu yolun sakin oluşunun asıl nedeni tırmanması neredeyse imkansız olan yokuşlarıymış. Bu yokuşlar o kadar dik ki tırmanırken yanlışlıkla durursam bir daha yokuşun tepesine kadar bisiklete binme şansım olmuyor. Bisikleti yokuşun azaldığı bir noktaya kadar itmek zorunda kalıyorum. Bu şekilde 40km’den fazla tırmanıyoruz. 4 saat boyunca yolda ne su ve yemek var. Tayland’da ki en zor tırmanış bu oluyor. Kaç rakımına geldiğimizi bilmiyorum fakat inişli çıkışlı bu yolların ne kadar zor olacağını tahmin etmek gerçektende zor. Çünkü bu tür yollar harita üzerinde gizlenmeyi bilen yollardır. Baktığınızda sadece 500m tırmanıyor gibi görünürler ama gerçekte toplam tırmanış iki katından fazla olur.

Tepeye vardığımızda sanki başka bir ülkede, alplerin tepesinde bisiklete biniyor gibi hissediyoruz. Şehirler, yollar o kadar güzel ki aşağıda devam eden uçsuz bucaksız manzaraya mı baksak birbirinden güzel binalara, bahçelerine mi baksak bilemiyoruz. Yol kenarında bakımlı bahçelerin içinde ki sevimli kafeler ve daha büyük bahçelerin içinde ki çeşitli kamp yerleri veya guesthouse’lar sağlı sollu sıralanıyorlar. Bunların arasında bisiklete binerek bitkin ama mutlu bir şekilde kent merkezine varıyoruz.

Kentte okul bahçesinde müthiş bir manzaraya karşı kamp kuruyoruz. Duş altıktan sonra sandaletlerle bindiğimizin bisikletin keyfi ise başka oluyor. Zor tırmanışları geride bırakmış temizlenmiş ve aç bir şekilde şehire yemek yemeğe gidiyoruz.

Akşam okula geri döndüğümüzde okulda kalan iki öğretmen bize sıcak su makinesi veriyorlar. Elif ile son 4 gündür o kadar yorulmuşuz ki yaptığımız sıcak kahve bizim bütün yordunluğumuzu açığa çıkarıyor. Son iki gündür yükseklerde kamp kurmanın ödülünü serinde uyuyor olmakla fazlası ile alıyoruz.

Eğer Tayland’da sadece 1 hafta bisiklete binmek isterseniz Chiang Khan, Ta li, Phu Ruea, Dan Sai, Nakhon Thai, Phu Hin Rong Kla National Park, Khao Kho hattı hattı bence en güzel secim olacaktır. Son 1 haftadır geçtiğimiz bu hat turun en unutulmaz yerlerinden birisi oluyor bizim için. Ama sakın haritalara bakıp aldanmayın burada ki son iki kent formda bisikletçiler için keyifli olacaktır. Aksi halde tamamlanması biraz zor olabilir.

Sahife

Bisikletle asyada turlarken dünyanın çeşitli yerlerinden insanlarla tanışıyorsunuz. Bu insanların her birisinin anlatacak hikayeleri oluyor. Akşam bir yerlerde iki bira içip laflarken yeni tanıştığınız birisi size unutmak istemeyeceğiniz bir hikayesini anlatabilir. Böyle durumlarda dinlemesini bilen kişi çok eğlenceli anılar ile seyahatinden dönebilir. Tabi yapılacak en önemli şey böyle anıları unutmamak ve bunun için yazmak olmalı.

Kamboçyada Thai vizesini almak için 1 hafta beklememiz gerekmişti. Bizde güzel bir Gh bulup yerleştikten sonra, Elif’inde benim de daha önce kalmış olduğumuz bir başka Gh’nin terasında ki barına gitmeye başladık. Burada yeni insanlar ile tanışmak, oturup bir şeyler içmek ve eğlenceli vakit geçirmek çok kolaydı.

Bu şekilde geçen bir hafta içerisinde onlarca yeni insan ile tanıştık durduk. Bunların bazıları bizim gibi 1 hafta Kamboçyada beklemek zorunda olan kişilerdi, bazılarıda son gününü geçiren, bir daha görmeyeceğimiz insanlardı. Bunlardan birisini kalabalık sayılacak bir masada tanımıştım. Sadece bir gün görüşebildiğimiz bu arkadaşın sigara kağıtları ile ilgili bir takıntısı vardı. Masada kim sigara sarsa hemen kağıdını alıp inceliyor, ben ona garip gözlerle bakarken beni yakalayınca da bana “bu benim mesleğim” diyordu. Sonradan anlattığına göre mesleği gerektende sigara kağıtları ile alakalıymış. Şimdi neresi olduğunu hatırlayamadığım ülkesinde çok eski belkide 100 yıllık bir sigara kağıdı fabrikasında çalışıyormuş. Son zamanlarda sigara kağıdının yanında başka özel kağıtlarda üretmeye başlamışlar. Bunun ne olduğunu sorunca bazı özel kitapların sayfalarında kullanılan kağıtları ürettiklerini söyledi.

Arkadaşımız mesleği ile fazlasıyla gurur duyan birisiydi. Bir kaç defa dünyada ki ilk kağıt fabrikalarında birisi olduğunu söyledi durdu. Buna rağmen sigara içmeyen fakat içilen her sigaranın kendi fabrikasından çıkıp çıkmadığını merak eden arkadaşımızın anlattığı şu özel kağıdın deli gibi merak etmeye başlamıştım. Sonunda olayı biraz daha deştim. Hangi özel kitaplarda kullanılan kağıttı bu acaba. Örnek olarak Kuran’ı verdi. Mesela Kuran, İncil gibi kitapların sayfalarında kullanılan kağıtlar, sigara kağıdı gibi çok ince ve çok sağlam kağıtlarmış. Bu kadar ince olmasına rağmen mürekkebi tutması ve sayfaların çift taraflı kullanılabilmesi için çok özel fabrikalarda yapılması gerekirmiş. Bu yüzden sigara kağıdı üreten bu fabrika son zamanlarda bazı özel kitapların sayfalarınıda üretmeye başlamış. Peki ne dersiniz? bu kitapların sayfalarını sigara sararken de kullanabilir mi? Soruyorum. Tabi ki kullanamayacağımı çünkü bu kağıtların farklı işlemlerden geçtiğini ve üzerlerinde mürekkep olduğunu söylüyor. Fakat sohbetimizin sonunda eğer mecbur kalırsak başka kağıtlar kullanmak yerine yerine bu kutsal kitaplardan bir sayfa kullanarak bir şeyler sarmanın daha doğru olacağını söylüyor. Nedense gözümün önüne kutsal kitapların birisinden bir sayfa koparıp, esrar saran, çeviren bir grup geliyor. Meraklısı deneyebilir belki.

Bu arkadaşın ne adı aklımda kalmış ne yaşadığı yer. Ama parmakları arasında bir sigara kağıdı tutarak anlattığı bu hikaye bana oldukça ironik gelmiştir: Üzerinde yazanlarla toplumları uyuşturan, arasına sarılanla beyinleri uyuşturan, aynı 100 yıllık fabrikadan çıkan bir kağıdın hikayesini işte bu şekilde öğrenmiş oldum.

Şimdi Hayatta Olmayabilirdim; Buda’ya Sigara İkram Etmek.

This slideshow requires JavaScript.

Bazı olaylar insanın aklında çok kolay kalır. Bunların çoğu insanların başından geçmiş olan kötü olaylardır. Mesela zamanında discovery canel’da izlediğim bir belgesede anlatılan acı verici olay, hayatta kalma mücadelesi, bir defa izlemiş olmama rağmen hafızamda saklanıp durdu. Belgeselin anlattığı olayda belkide, ben olsam ne yapardım, diye düşünüp durduğumdan, belgeselde ki insanlarla kendimi özdeştirdiğimden konu tüm detayları ile aklımda kalmış. Şimdi hayatta olmayabilirdim isimli belgeselde ki olay şuydu; Avusturalya’da iki kişi ormanda kamp yapıyorlar. Gece içlerinden birisi işemek için kalkıyor ve 20m kadar uzaklaşıyor. Orada ki 2m yüksekliğinde ki granit bloga işemek için tırmanmaya çalışıyor. Fakat granit blok bu esnada yerinden kopuyor ve üzerinde tırmanmaya çalışan dağcının üzerine düşüyor. Çadırda uyuyan kişi 20m mesafede ki arkadaşının bağırmaları ile uyanıyor ve gece lamba ile arkadaşını aramaya koyuluyor.

Sabaha kadar arkadaşına yardım etmeye, taşı üzerinden almaya, arkadaşını taşın altından çıkaracak bir yöntem bulmaya çalışıyor. Yağmur mevsimi olduğundan muson yağmurları taşın altında kalmış arkadaşını neredeyse boğacak kadar su altında bırakıyor. Suyun altında da nefes alabilmesi için çadır pollerini kullanıyorlar. Bu sayede sabaha kadar iki kişi bekliyor.

Sabah diğer arkadaş eşyalarını hazırlıyor ve yapılabilecek tek şeye, şehire gidip yardım getirmeye karar veriyor. Bu durum işin en acı kısımı çünkü yakın bir arkadaşını acı içinde, kemikleri kırılmış halde, yarım tonluk bir taşın altında terk ediyor. Ertesi gün helikopterlerle gelen bir ilk yardım ekibi taşın altında 40 saatten fazla kalan kişiye ulaşıyorlar.

Hikaye kısaca böyleydi. Ne  yazık ki taş altında kalan kişi bacaklarını kaybetmiş durumda. Fakat hala kaya tırmanışına devam ediyor. Belgesel meraklılarında bir çoğu anlatmış olduğum olayı hatırlayacaktır. Çünkü bu tür olayları bir defa izlemek, sonsuza dek hatırlamak için yeterlidir.

Chiang Khan’da geçirdiğimiz gün boyunca hiç kesilmeden yağmur yağıyor. Bir yandan dinlenirken bir yandan da kendimizi şanslı sayıyoruz. Bu yağmurlu havada mola vermekle yerinde karar verdiğimizin farkındayız. Kaldığımız guesthouse da tarot falı bakan bir Thai amca ile konuşuyoruz. Geceyi tapınakta geçirdiğimizi anlatıyoruz ve rahibin bize karşı olan güler yüzlü tutumunu anlatıyoruz. Rahip sabah gerçektende o kadar sevimli ve saftı ki, bir rahipten çok bir çocuğu andırıyordu. Bizim kalmamızdan mutlu olduğu her halinden belli olan rahip gece bize yiyecek ve içecek bir şeyler getirip durmuştu. Sabah ise yemek toplama işinden sonra şeker bayramında kapı kapı dolaşan ve topladıkları şekerleri sayan çocuklar gibi mutlu tapınakta bir koltuğa yerleşmiş ve karşısında ki iki kişilik koltuğun üzerini tıkabasa dolduran çikolata, biskuvi, kek ve bunun gibi bir sürü aburcubura bakarak sigarasını içiyordu. Bu rahibi bir çocuktan ayıran tek şey sabah 4 te içmeye başladığı ve ağzından düşürmediği sigarasıydı. Biz eşyalarımı hazırlarken rahip bizi çağırıyor ve koltuğun üzerinde ki dev abur-cubur yığınını gösteriyor bizimle paylaşmak istiyordu. Yığından pek bir şey almak istemediğimizi gören rahip en son olarak bir tesbih ve iki bileklik alıyor ve budanın karşısında ufak bir ayin yaptıktan sonra bileklikleri ve tesbihi bize hetiye ediyordu.

 

Tüm bu yaptığı iyilikler için rahibe nasıl teşekkür edebileceğimizi bilmediğimizden, guesthouse da tanıştığımız tarot falı bakan yeni arkadaşımıza, rahip için ne yapabileceğimizi soruyoruz. Bizim rahibe para vermemizin doğru olmayacağını çünkü rahiplerin para kullanmadıklarını anlatıyor. Ama rahiplere vermek için önerdiği en güzel hediye bir paket sigara oluyor. Bu ilginç hediyeyi elden doğrudan rahibe verip veremeyeceğimi soruyorum. Bir erkek olduğum için rahibe bu hediyeyi doğrudan verebilirmişim. Ama Elif’in rahibe doğrudan bir şey vermeyeceğini söyülüyor. Sabah 4 te sigara içen birisine yardımlarından dolayı sigara almak biraz garip bir durum oluyor.

Guesthouse’da bizden başka kalan kişiler, akşamları tarot falı bakarak geçimini sağlayan, uzun ama oldukça seyrek hacı, keçi kırması sakalı ile çin filmlerinden çıkmış gibi duran iyi ingilizce bilen bir derviş, Elif’in bilmediği kanjilerin nasıl yazıldığını gösteren ve ufak bir japonca dersi veren bir japon genç, biz daha otele yerleşmeden önce, henüz kahvelerimizi içerken bize akşam içmemiz için esrar ikram eden, hollandalı sevgilisinden bir süre önce ayrılmış otel sahibimiz bayan, bana kaldığımız yerde ki geleneksek çalgılarda, geleneksel bir parçayı çalmayı öğreten otel sahibinin çocuğu, Elif ile Japonyadan gelen arkadaşımızı balık tutmaya götüren ve tuttuğu 400gr’lık üç adet balığı ızgarada kızartıp yeni arkadaşlarına ikram eden bunun yanısıra saat 14:00dan sonra içmeye başlayan 15:00 çakırkeyf, 16:00 da da zil zurna sarhoş olan ve yan dükkanda ki t-shirt satan ve tombiş kız çocuğunun babası olan bey ve son olarak da otelin önünde ki bir tezgahta terlik satan bir kız. Kaldığımız sevimli yerin nüfusu bundan ibaretti.

Akşam ise bloglara bir kaç fotoğraf, yazı ve bir video yüklemek için ufak bir kafeye gidiyoruz. Burada Geert kendi blogunu gösteriyor bize. Kendisi okulda grafik dizayn dersleri verdiğinden öğrencilerinin kendisi için hazırladığı web sitesini bize tanıtıyor. Bu şekilde blogunda bir süre gezindikten sonra taş altında kalmış olan birisinin resmini bizimle paylaşıyor. Hemen yazının başında anlattığım talihsiz olay canlanıyor ve Geert’a anlatıyorum. Fotoğrafın zaten o olaya ait olduğunu ve arkadaşını bırakıp yardım getirmek zorunda kalan kişinin kendisi olduğunu söylüyor. Oprah show çıktıklarını, web sayfasında ki arşivden bulduklarını bize gösteriyor. Yaşadıklarından sonra 3 ay kadar depresyona girdiğini ve işini bırakmak zorunda kaldığını anlatıyor. Herkesin anlatacak bir şeylerinin olduğunu ama Geert’in anlatacağı şeyleri zaten daha önceden izlemiş olduğumu fark ediyorum. Dünya ufak, dünyanın bir ucunda olan bir olay ve yıllar sonra olayın kahramanlarından birisi ile tanışıyoruz, dünya gerçektende ufak.

Bu olaylardan, inanlımaz olanlarında bir tanesini de bizim demirciden duymuştum. Zamanında sanırım doğuda bir baraj inşaatında çalışırlarken arkadaşlarından birisinin yaşadığı talihsiz bir kazayı Reşat ustaya ara ara anlattırırım hep. Olayın gerçek olmadığına dair bir ip ucu bulmak için çalışır dururum. Ama Reşat Usta her seferinde olayı daha önceki gibi değiştirmeden olduğu gibi anlatır. Belki gerçek belkide değildir anlattıkları. Ama hayal gücü bile böyle bir hikayeyi yaratmakta zorluk çeker bu yüzden de şehir efsaneside olsa anlatılmaya değer bir hikaye bence Reşat Ustanın hikayesi;

Zamanında baraj insaatında çalışırlarken, koşullardan, işçilerin dikkatsizliğinden ve gereklin önlemlerin alınmamış olmasından dolayı bir çok can kaybı olmuş Reşat ustanın çalıştığı dönemde. Yabancı bir firma şantiyenin sorumluluğu almış ve iş bitiminde belli bir oranda can kaybı yaşanacağını daha önceden öngörmüş zaten. Ama tüm bu ön görülere rağmen içlerinden birisi, olayın kahramanı inanılmaz bir biçimde bir kaza yapmış ve kesin olan kaderini, ölümünü değiştirmeyi başarmış.

Kahramanımız yaklaşık 120m yükseklikte yani 1,5 adet izmir hilton oteli ile aynı yükseklikte, baraj duvarında çalışırken aşağıya düşmüş. Düşüşünün ne kadar uzun sürdüğünü tahmin edebilirsiniz. Belki 4-5 sn havada kalmıştır, belki az ama o anda düşen insanda dayanılmaz bir korku oluştuğunu, sanki zamanın durduğunu tahmin edebilirsiniz. Ve son hız yere çakılmış. Ama hepsi du değil. İnşaatlarda kullanılan nervürlü dediğimiz demirler vardır. Bu demirler beton ile daha iyi kaynaşmak için, aynı matkap ucu gibi, girintili-çıkıntılı, nervür denilen yivlerle sarılmıştır. 30luk dedikleri 3cm eninde ve 4msi yerin altında, betona saplanmış olan, 8m’si ise filiz bırakacak şekile yere dik bulunan bu nervürlü demir çubuklara patates gibi saplanmış yere çakılmadan önce. İşte vücudunu delik deşik edip, 8mlik bir şiş gibi bedeninden geçen bu demirler kahramanımızın düşerkenki hızını yavaşlatmış ve onun hayatta kalmasına sebep olmuşlar. Hastaneye götürebilmek için demirleri kesmek zorunda kaldıklarını söylüyor Reşat Usta. Hala hayatta olup olmadığını her soruşumda ise arada görüştüklerini, çocuklarının bile olduğunu söyleyerek cevap ediyor. İşte benim dinlediğim en enteresan hikayelerden biriside bu Reşat ustadan dinlediğim hikayedir. Geert’ın yaşadıklarını dinlerken aklıma gelen bu az bilinen hikayeye saygı olarak en azında burada yazmak gerektiğini düşünüyorum.

Ertesi sabah erken Chiang Khandan ayrılıyoruz. Ama ne yazık ki yağmura yakalanıyoruz ve daha 10km gitmemişken mola vermek ve yağmurun geçmesini beklemek zorunda kalıyoruz. Ben bilgisayarda bir şeyler yazıyorum. Mesela bu okuduğunuz notları yağmurun geçmesini beklerken yazıyorum. Geert ne yazık ki brooks seleye sahip ve bu tür bir iklimde tur yapıyorsanız bu biraz sorun olabiliyor. Çünkü kimse deriden yapılmış, pahalı selesini yağmurda kullanmak istemez. Bu da deri selelerin bir dezavantajı bence. Selenin ikinci dezavantajı ise gece uyuduğunuzda eğer bisiklet yağmur alan bir yerdeyse, gece yağmur yağıp yağmadığını takip etmeniz gerek. Eğer yağmur varsa gece kalkıp seleye bir poşet geçirmek lazım. Ya da gündüz bisikletinizi güneş altında bırakmamanız gerek vb.

Tur boyunca, tur ile bir çok pratik bilgi öğrendim. Mesela bagaj lastiklerini bağlamak için bulduğum en gelişmiş yöntem ve kolay mango soymayı öğrenmek için 25bin km mesafe yapmam gerekti. Çantalarımı bisiklete yerleştirmek ya da en basiti çadır kurmak için bile binlerce km yol ve onlarca gün kamp kurmam gerekti. Turda yanıma almam gerekenleri hesaplamak çok kolay, ama almamam gerekenleri hala öğrenmekteyim. Bisikleti tamir etmek, göbekleri temizlemek, arka vites ve ön vitesi ayarlarını yapmak, iç lastik ve patlak lastik ile ilgili zor çözülecek sorunlar ile baş etmek bu turdaki ders konuları oldu benim için.

Şimdi yola devam etme zamanı, yağmur kesiliyor.

Sevgiler. Chiang Khan.

Mekong Kenarında Ki Son Günlerimiz; Chiang Kham

Sangkhom’da ki polis karakolunda sabah 04:40’da herkesten önce uyanıyorum, eşyalarımı hazırlıyorum ve hemen karşıda yeni kurulmaya başlamış plan sabah marketine gidiyorum. Burada günün ilk kızarmaya başlayan kahvaltılıkları ile karnımı doyuruyorum. Elif ve Geert kaltığında saat 6’ı buluyor.

Sıkı bir kahvaltıdan sonra Mekong kenarında devam edecek olan son günümüze başlıyoruz. Mekong yol boyunca bize görünmeye devam ediyor, yol neredeyse nehrin üzerindeymiş gibi devam ediyor. Laos’un dik dağlarının gölgesinde devam eden iki ülke arasında ki bu ince çizgide bisiklete binerken zaman her zamankinden hızlı geçiyor. Bu günün Elif’İn günü olacağı turun ilk kilometrelerinde belli oluyor. Elif arkasında bakmadan aramızda ki farkı bir anda açıyor ve geride kalmış olan bizim gibi iki tembel bisikletçiyi 60.km de yemek yemeği planladığımız ufak kasabada yarım saat kadar beklemek zorunda kalıyor.

Mekong nehri burada biraz daha mütevazi akıyor. Mekong’un Laos içinde kalan kısmı ya da Issan bölgesinde Tayland ile Laos arasında ki sınırı oluşturan kısmı, İstanbul Boğazı kadar geniş ve büyük bir su hacmine sahipti. Fakat Mekong’un bize görünecek olan bu son kısmında, nehir yeredeyse tamamen kurumuş, istesek Tayland’dan Laos’a yürüyebilecekmişiz gibi görünüyor. Son kilometrelerde Chiang Khai kentine gelmeden 20km kadar önce Issan bölgesini, Tayland ile Laos sınırında geçirdiğimiz bir ayı bana hatırlatacak ve iki ülke arasında ki barışçıl ilişkiyi özetleyen bir fotoğraf karsi yakalıyorum. Fotoğrafın çektiğim yer Mekong’un neredeyse kurumuş olan geniş yatağı  oluyor. İki ülkeye de ait olmayan bu serbest bölgede, kurumuş olan nehir yatağının tam ortasında, yani iki ülkenin tam ortasında, bir aile geniş şensiyelerinin altında piknik yapıyorlar. Bu görüntü bizim Issan bölgesinde, iki ülkenin insanlarının barışçıl yaşamları arasında geçirmiş olduğumuz, bir aylık ve bin kilometrelik zamanın bir özeti gibi oluyor.

Chiang Khai’ye girer girmez polis istasyonunda duruyoruz ve kamp için bize yer göstermelerini rica ediyoruz. Bizim için önerdikleri yer nehir kenarında ve gece yağmur yağma ihtimaline karşı biraz problemli bir yer olabilir. Bu yüzden de şehirde ufak bir tur yapmaya, yemek yemeye ve kamp için daha uygun bir yer ayarlamaya karar veriyoruz. Tam bu sırada başlayan yağmur yüzünden biraz telaşlı bir şekilde işlerimizi hallettikten sonra Mekong kenarına kamp için yer bakmaya gidiyoruz.

Şehirler hep tarihleri ile gurur duymuşlardır. İtalyanlar rönesans sanatçılarının, biz Sinan’ın yaptığı eserler ile şehirlerimizi daha güzel hale geldiğini biliriz ve onların eserleri ile övünürüz. Şehirlerin çeşitli yerlerine serpiştirilmiş bu eserlerin birinden diğerine gezinip durur, fotoğraflarını çekeriz. Ama hiç birimiz o eserlerin yenisini yapmaya cesaret etmez, yaptığımız bütün yeni binalar, yaşadığımız evleri hep sıradan yerler olarak düzenleriz. Chiang Khai’de Mekong kanarına geldiğimizde gördüğümüz manzara, çok az yerde görebileceğiniz kadar ince bir işçiliğin ve zevkin ürünü oluyor. Nehir kenarında 2-3km kadar devam eden sokakta çok büyük eserler, iddali çalışmalar yok ama insanların hepsi birer sanatçı, mimar olmuş gibi, yaşlısından, gencine sokağı güzelleştirmek için çalışmışlar. İki katlı evlerin, mağazaların, kafelerin hepsinin önünde, özenle seçilmiş mobilyalar, güzel bitkiler ile düzenlenmiş sevimli bahçeler yer alıyor, çeşitli lambalar, tabelalar, çitler ile evlerin önünü, sokağı keyifli hale getiriyorlardı. Sokakta bisikletle gezerken, evlerin içini tamamen görebiliyor, sokaklar ve evler birbiri ile içiçe geçmiş gibi görünüyordu. Buradan geçerken bütün evlerin fotoğrafını çekmek istiyor insan. Akşam kalmak için bu sokağın başında ki tapınağa gidiyoruz ve kalacak yer için izin istiyoruz. Bizimle ilgilenen rahip bize hemen kalabileceğimiz bir oda ayarlıyor. Rahip o kadar iyi niyetli ve samimi davranıyor ki, bir kaç dakika içerisinde bir tapınakta olduğumuzu unutuyor, otel odasındaymış gibi rahat davranıyoruz. Üzerimizi değiştikten sonra rahip şehirde çekilmiş olan bir videoyu bize gösteriyor. Bu videoda sabah halkı kutsayan ve yemek toplayan rahipleri görüyoruz.

Dışarıda dolaşırken fotoğraf makinamız elimizden düşmüyor ve gördüğümüz her dükkanın, her evin fotoğrafını çekiyoruz. Şehirde neredeyse hiç yabancı yok ama Tayland’ın çeşitli yerlerinden binlerce yerli turist burayı tercih etmiş ve akşam sokakta ellerinde fotoğraf makinaları ile gördükleri her şeyin fotoğrafını bizim gibi çekiyorlar.

Ertesi gün sabah 5 gibi herkesten önce kalkıyor ve sabah rahiplerle birlikte sokağa çıkıyorum. Burada kalan yerli turistler için yeni bir turizm türü geliştirilmiş bu şehirde. Burada ki oteller, guest houselar, müşterileri için tepsiler hazırlıyorlar ve bu çiçeklerle süslenmiş tepsilerde, rahiplere vermek için yemekler bulunuyor. Ufak bir ücret karşılığında müşterilerine sattıkları bu sepetlerle, müşterilerinin sabah rahipler tarafından kutsanmalarını sağlıyorlar. Bu yüzden de sokak, hiç bir kentte görmediğim kadar kalabalık; sokak boyunca belki bir km uzunluğunda, dizleri üzerine çokmuş, rahiplere yemek vermek için bekleyen insanlar duruyorlar. Ben rahipler ile beraber yürüyor ve fotoğraf çekiyorum. Burada ki insanlar Thai halkı günün her saati o kadar çok fotoğraf çekiyorlar ki kendimi Japonya da gibi hissediyorum. Bu durum beni daha da rahatlatıyor ve fotoğraf çekerken insanlara daha da yakınlaşma şansı buluyorum. Eğer yolunuz Mekong’un Tayland’ı terk ettiği Chiang Khan’a düşerse, Tayland’da bakir kalmış güzel kentlerden birsini görme şansını yakalayacaksınız. Hem Issan bölgesi, Hemde Loeı, Nan ve Dan Sai ile ilişki halinde ki bu kent, binalar, evler, mağazaların yanı sıra insanların güzelliği ile sizi biraz daha uzun kalmaya ikna edecektir.

 

100 Milyon Yıllık Ayak İzleri

This slideshow requires JavaScript.

Hong khai’ye olan yolculuğumuz sırasında geçtiğimiz yol üzerinde bazı dinazor heykelleri ile karşılaştık. İssan bölgesinin bu bakir ve yeşil doğasında yolun iki kenarında yer alan dinazorları görmek bize hiçte olağanüstü gelmedi. Burada doğa o kadar büyük ki, dev ağaçların yanında yeralan dinazorların ufalmaya başladıklarını görebilirsiniz. Burada ki dev doğanın içinde dinazorlar gerçekten de yaşıyorlar gibi.

Bu yakınlarda Issan bölgesinin merkezine doğru, adını unuttuğum bir kentte dinazor müzesi olduğunu haritaların birinde görmüştüm. Bu yüzden de bu yol üzerinde dinazor heykelleri görmek beni pek şaşırtmıyor. Fakat tur boyunca bisiklet üzerinde geçen vaktimin bir kısmını bir müzede harcamak istemiyorum. Buna rağmen dinozorlar için bir müze yapılacaksa eğer burasının olabilecek en doğru yerlerden birisi olduğu kesin. Daha önce Frankfurt’ta bir dinazor müzesine gitmiştim. Frankfurt’un o sevimsiz banka binalarının arasında ki bu müzede ki dinazorlara baktıkça insan, dinazorların böyle bir şehirde yaşadığı, sabahları kalkınca o yüksek banka binalarının birisinde ki işine gittiği, akşamları alışveriş yaptığı, kafelerde bir şeyler içtiği izlenimine kapılıyordum. Bunun 230 milyon yıl önce böyle olmadığını bilsemde, milyonlarca yıl öncesi hakkında hiç bir şey bilmediğimden bu izlenimin yerine başka bir şey koymak kolay olmuyordu. Ama burada dinazorları neredeyse doğal ortamlarında hayal edebilirim. Çünkü aylardır bir dinazorun çıkma ihtimalini barındıran ormanların arasından geçiyoruz sanki.

Çok geçmeden dinazorlar bizi görmemizi istedikleri yere 100 milyon yıllık ayak izlerine doğru götürüyorlar. Yol kenarında yer alan dinazorlara ait ayak izleri mutevazi bir saçakla koruma altına alınmış. Saçak altında yağmurdan korunan ayak izlerini görmek ve bunların 100 milyon yıllık olduğunu duymak insanı şaşırtıyor. Rastgele bir izin 100 milyon yıl saklanmış olması, çok ender olayların bir araya gelmesi ile mümkün olabilir ancak.

Burada ki ayak izleri 3 ya da 4 farklı dinazora ve bir kaç timsaha ait. O zamanlardan bu güne dek yaşayan tek canlı timsahtı hatırladığım kadarı ile. Açıklama yazısında ise dinazorların dünyaya 230 milyon yıl önce geldikleri ve 165 milyon yıl yaşadıkları yazıyor. Yani 65 milyon yıl önce sebebini kimsenin bilmediği bir şekilde ortadan kaybolmuş dinazorlar. Bu 165 milyon yılda ise dünya üzerine iz olarak sadece bir kaç ayak izi bırakmışlar. Modern insan ise sadece 100 000 yaşında. Yani 100bin önce dünyaya gelmiş. Her yüz yılda 3 jenerasyon olacağını düşünürsek, sadece 30 bin defa üredikten sonra insan dünyayı bu günkü haline getirmeyi başarmış. Özellikle son bin yılda dünya üzerinde iz bırakmayı başarmış ve son 100 yılda dünya için bir tehdit haline gelmeyi başarmış. Yüz yıl içinde ortaya koyduğu teknolojiyi besleyebilmek için gereken enerjiyi elde etmek için dünyayı yakmaya başlamış. Yüz yıl sonrasını bu hızla devam ederse kimsenin tahmin edemeyeceği bir yönde gidecek ve belkide dinazorlar ile aynı kaderi paylaşacağız.

Açıklama metininde verilen bilgilere bakınca 165 milyon yıl yaşayan dev canlıların yanında neredeyse 1sn gibi kalan ufak bir zaman diliminde yaşayan insan gerçektende inanılmaz bir yerde şu anda. Bisikletlerle yola devam ederken aklım hep bu düşüncelerle dolu oluyor. Bisikletime bakıyorum. Sadece vites sisteminin aynısını yapma görevini 100 yıl önce yaşayan bir insana verseniz o insan için imkansız bir görev olurdu bu. Benim için bile en ufak bir aleti ilkel koşullarda yapmak imkansızdır. Ama insanın nasıl yapıldığını bile bilmediği aletleri üretmek gibi bir yeteneği var. Mesela bir bilgisayarı tek başına üretebilecek birisinin olduğunu sanmıyorum. Ama yüzlerce farklı dalda uzman bir araya gelip yeni ürünü ortaya çıkarabiliyor. Bunu 2 kere 2 eşittir 5 denklemine benzetiyorum. Farklı insanlar farklı ürünler ortaya koyabilirler ama ortaya çıkan ana ürün, farklı ürünlerin toplamından daha fazladır. Yani bir insanın üretim kapasitesine bakıp dünyada ki insan sayısı ile çarpınca insanlığın üretim kapasitesinden daha az bir değer buluruz. Aynı şey ne yazık ki insanların verdiği zarar içinde geçerli. Bir insanın zarar verme oranına bakıp, çarpma işlemi ile insanlığın vereceği zararı bulmak mümkün değildir. Mesela bütün çinlilerin aynı anda sıçraması ile bir deprem yaratamayız ama, bir kaç bilim adamı ile tüm insanlığın sonunu getirebiliriz. Bu yüzden de ne kadar bu dünyaya tutunacağımızı, ne kadar zarar vereceğimizi ve kendimizi ne zaman yok edeceğimizi tahmin etmek gerçektende zordur. İnsan doğası gereği her şey biranda olacaktır.

Nong Khai Ve Yeni Tur Arkadaşımız

This slideshow requires JavaScript.

Nong Khai’de iki gün kalmak için seçtiğimiz guest house bakımlı ve geniş bahçesi ile yoldan geçenlerin dikkatini çekmeyi kolaylıkla başaran, sevimli bir yer oluyor. Burası şehirde bulduğumuz ilk yer aynı zamanda. Guest House’ın bulunduğu sahil şeridi ise o kadar kalabalık bir yer ki, bu kadar geniş bir bahçesi olduğuna insan şaşırıyor. Çünkü sahil şeridinde gh yi geçip 300m kadar daha ilerseniz, bizim kapalı çarşı benzeri bir çarşının girişine gelirsiniz. İndoçayna marketi denilen, ve Mekong’a paralel 1km kadar devam eden bu market şehrin en kalabalık yerlerinden bir tanesi. Ve bu marketin ana kapılarından bir tanesi bizim kalmış olduğumuz guesthouse’a bakıyor.

Odaya yerleştikten sonra ben biraz yanlız dolaşıyorum ve yiyecek bir şeyler arıyorum. Şehirlerde sebepsiz dolaşmayı sevmem. Bir şehir yeni bile olsa sadece nerede ne var diye dolaşmak bana bazen tembellik gibi gelir. Bu yüzden de bazen kendim için görevler belirlerim. Mesela lokal marketlerde İngilizce gazete bulmak, bir bisikletçi bulmak ya da dikişi seti bulmak gibi. Bu sayede şehirlerde odaklanmam gereken şeylerin sayısını azaltırım. Aradığım şey üzerine odaklanırım ve bu belkide insanlar ile iletişime geçmemi kolaylaştırır. Burada insanlar yardımcı olmayı sevediklerinden aradığınız şeyi anladıklarında sizinle hemen iletişime geçerler ve sizi başka yerlere yönlendirirler. Bu yüzden de bulunması kolay olmayan şeyler sizi insanlarla daha uzun bir iletişime sokar. Bu şekilde aradığınız şeye göre şehrin bisikletçi haritasını yada dikiş seti haritasını oluşturabilirsiniz. İşte bende bu şekilde şehirde dolanıyor ve bozulmuş olan su ısıtıcımızın yerine yenisini bulmaya çalışıyorum. Bu sefer seçtiğim nesne bulunması zor, ama almaya değmeyecek kadar kalitesiz olanlarını bir kaç mağazada bulabiliyorum. Bu şekilde dolaşırken şehirde tur yapan bir başka bisikletçi daha görüyorum. Nedense burada başkalarınında bisiklet turu yapabileceğimi unutmuşum. Sanki tek tur yapan bizmişiz gibi geliyor bana. Guesthouse’a geri döndüğümde bahçede bizim bisikletlerimizin yanına park etmiş bir başka bisiklet görüyorum. Bunun tur yapan birisine ait olduğunu anlamakta zorluk çekiyorum fakat daha sonra bisikletin sahibi ile tanışınca bisiklette ki bu durumu anlamak kolaylaşıyor.

Aslen Hollandalı olan ve şimdi Avusturalyada üniversitede öğretmenlik yapan yeni bisikletçi güzel anlatımı ile bizimle bisiklet serüvenini paylaşıyor. Endonezyada ki anılarımızı, yaşadığımız zorlukları birbirimize anlatmamız iki gün sürüyor. Bisikletçimizin bisikletinin durumuna gelince ne yazık ki Tayland’da yapmış olduğu bir kaza buna sebep oluyor. Yaklaşık 15 yıldır kullandığı bisikletinin kadrosunu Bangkok yakınlarında bir kentte yaptığı kaza sonucunda kırıyor. Bisikleti ve eşyaları ile Bangkok’ta yeni bir bisiklet alması gerekiyor. Eski bisikletinin parçaları yeni bisiklet kadrosuna uymadığından ve sadece kadro bulmak hem daha zor hemde daha pahalı olacağından eski bisikletinin parçalarını, bisikletçide tanıştığı tur yapa başka bisikletçilere satıyor ve komple yeni bir bisiklet alıyor. Bu yeni bisikletin tur yapan birisine ait olduğunu ancak uzun süre kullanıldığı belli olan deri selesinden anlamak mümkün. Tur yapıyorsanız ve tur uzun sürecekse sele çok büyük bir problem olabilir. Bu yüzden de sele bisikletçiler için en önemli parça olmuştur. Kötü ya da alışmadığınız bir sele ile tur yapmak zorunda kalırsanız eğer, en iyi ihtimalle bin km boyunca poponuzda acı hissedeceksinizdir.

Yeni arkadaşımız ile aynı mekanda kaldığımız süre boyunca ufak sohbetler yapıyoruz ve birbirimizin aynı yöne gideceğimizi bilmemize rağmen son ana kadar birlikte bisiklete binmeyi birbirimize önermiyoruz. En sonunda sabah bisikletlerimizi hazırlamadan önce kahvaltılarımızı yaparken birlikte yola devam etmeyi öneriyorum ve kabul ettiği bu teklif sayesinde önümüzde ki 3-4 gün boyunca geçtiği yerleri farklı gözlerle görecek, farklı hikayeleri olan bir bisikletçi ile yolculuğumuz başlıyor. Turun bu kesimi bize Mekong’un en güzel göründüğü yerlere götürüyor ve ilk defa yolumuz Mekongla arasına irili ufaklı köyleri almadan, nehrin kenarında, Lao manzarasına hakim devam ediyor. Mekong’da yaptığımız 3 haftanın sonunda ilk defa mekong ile yan yana bisiklete binme şansını buluyoruz. Ne yazık ki bu şanslı an sadece 30km kadar sürüyor ve gün bitimine yakın Sangkhom kentine gelmiş oluyoruz.

Şehrin polis karakolundan kamp yapmak ya karar veriyoruz. Yeni arkadaşımız ilk defa karakolda kamp yapacağı için kendisini biraz rahatsız hissetmesine rağmen, aradan geçen bir saatin sonunda polislerden bir kaçı ile tanışınca rahatlıyor. Karakolda yanımıza gelen ve bize yardımcı olmak isteyen insanların samimiyeti karşısında, her seferinde “bunlar çok iyi insanlar” diye şaşkılığını belirtiyor.

Yolculuğun ilk günü birbirimize başımızdan geçen kötü olayları, çözmek zorunda olduğumuz sorunları anlatmayı tercih ediyoruz. Aradan zaman geçtikçe bu tür sorunlar insanları gülümseten anılara dönüştüğünden olsa gerek bisikletçiler yaşadıkları problemleri anlatmayı sevmişlerdir herzaman. Endonezyada ki zorluklar, Tayland’da yapmış olduğu kaza, tura ilk başlangıcı, banka kartını unutması, parasız kalması gibi anılar, bulduğu çözümler onun bize anlattığı hikayelerden oluyor. Tayland’ın insanı güvende hissettiren yapısı yüzünden olsa gerek insan burada diğer ülkelerde ki zorlukları hatırlarken buluyor kendini.

Sohbetimizin bir kısmında da henüz yeni bitmiş olan Tour of Turkey’den bahsediyor. Burada fırsat buldukça takip etmeye çalıştığını, yaşırları interetten izlemeye çalıştığını söylüyor. Tour of Turkey’in Ülkemizin tanıtımında ne kadar etkin olduğu, hangi kesime hitap ettiğini tartışmak isteyebilirsiniz, fakat yeni bisiklet arkadaşımız için İzmir, Marmaris gibi kentlerin yerlerini tarif etmek derdinden beni kurtardığı kesin. Tur boyunca bisikletçilerin geçtiği şehir isimlerini hatılardığı için, Türkiye’nin sadece İstanbuldan ibaret olmadığını, başke şehirlerinde olduğunu biliyor.

Ayrıca sohbetimizde büyük kentlerden de bahsediyoruz. Büyük kentlerde insanların birbirinden korkmalarını, birbirlerine potansiyel suçlu gözü ile bakmalarını tartışıyoruz. Ufak yerleşimlerde insanlar birbirlerine daha rahat güvenirken, İstanbul gibi kentlerde insanlar karşısında kinin kendisine zarar vereceğini düşünür herzaman. Tanımadığı milyonlarca insan arasında yaşarken herkes birbirinden gizli bir şüphe duyar ve aslında hayatı kendisi için daha zor hale getirir. Ufak bir paranoya havuzunun içinde, binlerce ufak korku ile yaşar. Bu yüzden de hayatı kendisi için biraz daha stresli hale getirir. Bundan sanki zevk alıyormuş gibi, bu durumu desteklemek belgelendirmek için gazetelerde bu tür haberleri okur, bu tür haberleri hafızasında saklar. Burada şehirlerden ve bahsettiğim olumsuzluklardan uzakta bir kaç gün geçirmek tüm bunları fark etmiş için yeterli bir süre oluyor.

Her bisikletçinin birbirine katacağı bir şey vardır. Bisikletçiler tur esnasında birbirleri ile bilgilerini paylaşmayı severler. Malezyada tanıştığı ve 11yıldır yollarda olan bir kaç günlük bisiklet arkadaşından öğrendiği mangoyu soymadan yeme tekniğini bizimle paylaştıktan sonra ertesi gün turumuza erken başlamaya ve saat 6:30 7:00 gibi yollarda olmaya karar veriyoruz. Bu bir çok bisikletçi için normal bir saat olsa da biz bu turda neredeyse hiç erken bisiklete binmeye başlamadık, sabahları erkek kalkmamıza rağmen vaktimizi güzel bir kahvaltı yaparak yada sabah kahvelerini içerek harçadık. Fakat aramızda yeni bis bisikletçi olduğundan ve birbirimize saygı göstermemiz gerektiğinden sabah erken kalmaya karar veriyoruz. Yeni bisiklet arkadaşımızın bize kattığı yeniliklerden bir kaçı bunlar. Kim bilir biz ona ne gibi yenilikler katmış olduk; yeni kamp yerlerini aklına getirmek, akşam kahve keyfi yapmak için yeni icatlar göstermek vs gibi.

Sangkhom’dan sevgilerle, polis karakolu, kamping.

Endonezya; İyi, Kötü Ve Çirkin

This slideshow requires JavaScript.

İnsanlar gezmek için en rahat yerleri seçerler, sanki görülecek en değerli şeyler en rahat olanlarıymış gibi. Aradan geçen zaman sonrasında hafızalarımızda en çirkin, rahatsız anıları kalır, zaman bizi rahatlatanları silip süpürür. Hiç birimiz ilk gördüğümüz de bizi heyecanlandıran, rahat ettiğimiz bir otel odasını hafızamıza kazımayız.

Ben rahatsız ülkelerde gezmeyi severim. Rahatsız olmak için değil hatıramak için yaparım bunu.

 

Endonezya’da geçirdiğimiz bir ay sonrasında Malezya’ya geri dönmek için Medan’a geliyoruz. Bizim planımız buradan Malezya’nın kuzeyinde, Tayland sınırına üç gün mesafede bulunan George Town adasına feribotla geçmekti, fakat son anda, Medan-George Town arası bot seferlerinin son 2 yıldır durdurulmuş olduğunu ve Malezya’ya Medan’dan sadece uçakla gidebileceğimizi öğreniyoruz. Bu yüzden de Medan girişinde ki hava alanına uğrayıp hemen uçak fiyatlarını soruyoruz. Burada bilet alabilceğimiz sadece bir ofis var: AirAsia. Bilet fiyatları geçektende çok ucuz ve bu sayede direkt Bangkok’a uçabilir ve vize için para vermeden bir ay Tayland’da kalabiliriz. Çünkü eğer Tayland’a hava yolu ile giriş yaparsak bize bir ay kalma izni veriyorlar. Fakat en büyük sorunumuz benim bisikletmin 30kg elifinki nin ise yaklaşık 25kg olması ve uçakta ki bagaj hakkımızın sadece 20kg. Bu yüzden de ekstra bagaj için ödememiz gereken bir miktar para olmalı. Bisikleti koyacağımız kutular haricinde 15kg fazlalığımız var ve kutuların tanesi tahminen 3kg gelecektir. El bagajlarını düşüp 10kg yük için görevli ile pazarlık yapıyorum ve ne kadar ekstra para vermemiz gerektiğini soruyorum. Uzun süren itinalı bir hesap sonunda, belkide bize Endonezya’nın son kazığını atmaya çalışan görevli bilet fiyatınından %50 daha fazla bir bedel hesaplıyor. Yani 10kg fazla bagajımız olduğu için iki kişi neredeyse 4 kişlik bilet parası ödeyeceğiz. Peki bisikletim için yeni bilet alabilir miyim diye şaka ile karışık soruyorum çünkü bu yeni bilet ile 20kg daha bagaj taşıma hakkı, bir adet koltuk ve istersek 80-100kg lık bir insan ve yanında getireceği kabin bagajlarını taşıma şansı kazanacağız. Ama aynı fiyatın çok daha fazlası ile sadece 10kg ekstra yük taşıyabileceğiz. Saçmalık! Ama görevli teklifinin aslında ne kadar saçma olduğunu gösteren önerim karşısında, bisiklet için bilet satamayacaklarını ve indirim için arayabileceği kişilerin yurtdışında olduğunu söylüyor. B planı: uçakta bisiklet taşımak mümkün değilse bisikleti uçak kargosuna veririz, hatta şansımız varsa bisiklet ile aynı uçakta seyahat ederiz. Kargo bölümüne gidiyoruz. Ama orada ki insanlar da pek keyifli haberler vermiyorlar bize ve tek çare olarak başka bir ulaşım aracını Medan’da bulmaya çalışmak kalıyor. Benim yanımda ki 10kg yük için benden daha fazla para istemeleri, endonezyalıların insana nesnelerden daha az değer vermelerinin bir göstergesi gibi oluyor benim için. Havaalanının ardından Medan’a daha 3 gün önce kaldığım otele gidiyoruz.

Otelde Endonezya’yla ilgili onca kötü insanı ve anıyı unutturacak, çok güzel iki kişi ile tanışıyoruz. Yeni arkadaşlarımız bizim bisiklet ile geldiğimizi görüp bizimle tanışıyorlar ve kendilerini tanıtıyorlar. Gazetecilik yapıyorlarmış ve bizimle ilgili bir haber hazırlamak istediklerini söylüyorlar. Benim Medan da ki planım kendimi odaya kapatıp sakinleşmeye çalışmaktı, fakat bu iki iyi insan bir anda tüm yorgunluğumuzu bize unutturuyor. 1-2 saat dinlenmek için izin istiyoruz ve ardından otelde buluşmaya karar veriyoruz. Adit ve Bintang ile arkadaşlığımız bu şekilde başlamış oluyor ve ilk defa Endonezya’da bir kentte fazladan kalmaya karar veriyoruz.

Adit anladığım kadarı ile çok iyi bir fotoğrafçı ve bir çok fotoğrafçının çekebilirse, kendisini çok şanslı hissedeceği zorlukta ki kareleri yakalamak gibi bir özelliği var. Ördeğin birisine dişlerini geçirmek üzere olan bir timsah fotoğrafı mesela bunlardan birisi. Fakat ingilizcesi olmadığından sadece hareketler ile anlaşmak zorundayız. Ortak yönümüz olan fotograf konusunda anlaşmak için ingilizceye çok fazla ihtiyacımız olmadığını kısa sürede anlıyoruz . Bintang ise iyi bir ingilizceye sahip ve Adit’in bir alt kuşağı gibi. Daha geç fotoğrafçılığa ve muhabirliğe başlamış fakat bir çok konuda kendisini kolaylıkla geliştirmiş. Bu yüzdende yeni işine alışması ve yaratıcı olması çok kısa sürmüş. Yapı olarak Adit’in aksine çok güçlü ve olgun görünüyor. Adit ise daha çocuksu ve saf bir yapıya sahip. İkiside o kadar düzgün insanlar ki şehirde hiç bir rahatsızlık yaşamadan 4 gün birlikte eğleniyoruz. Bu arada bizim Malezya’ya geçiş için çözüm bulmamızda da yardımcı oluyorlar. Buradan gerçektende feribot ya da vapur olmadığını öğreniyoruz fakat tren ile 4-5 saatlik mesafede ki bir kentte vapur olduğunu ve Port Klang’a yani Kuala Lumpur’a gidebileceğmizi öğreniyoruz. Tekrar Endonezya’ya giriş yaptığımız yer olan Dumai’ye dönmek zorunda olmayacağımız için tren ve vapur biletimizi alıyoruz. Ayrıca gideceğimiz kent’te bizi karşılayacak birisini de ayarlıyorlar. Bu sayede kentte otel bulmak zorunda kalmayacağız -ki zaten bu kentte otel olmadığını kente varınca öğreneceğiz.

Medan’da Bintang ve Adit ile gündüzleri şehir turu yapıyor, arada yanlarında getirdikleri gazeteci arkadaşları ile tanışıyor akşamları sadece gazetecilerin takıldığı bir kahvede oturuyor bir şeyler içiyoruz. Bazen alışveriş mağazalarında, bazende kentin dar sokaklarında, bazende çin, hint, budist ya da baliye özgü tapınaklarına gidiyor, fotoğraf çekiyoruz.  4 günümüzü bu şekilde geride bırakıyoruz. Ayrılık zamanımız geldiğinde ise birbirimizi çok kısa zamanda özleyeceğimizin bilincinde vedalaşıyor ve trene atlıyoruz.

Tren yolculuğu bazıları için sinir bozucu olabilir fakat benim için eğlenceli geçiyor. Devamlı yanıma oturan, zaman zaman rahatsız eden, konuşurken dürten insanlar yüzünden kişisel alanım kaybolsa da insanları incelemek benim keyifli zaman geçirmeme yetiyor. Bir ara trene binen bir müzik grubu, ellerinde gitarlar, kemanlar, davullar ile yarım saat boyunca canlı müzik yapıyor ve treni en sonunda en başına doğru bir bando takımı gibi geçiyorlar. Trende ki tek yabancı biz olmamıza rağmen bize son derece kibar davranıyorlar, zorla para istemiyorlar yada kulağımızın dibinde kemanlarını çalmıyorlar, sanki trende biz yokmuşuz gibi rahat müziklerini yapıyorlar. Trende her istasyonda değişen yemek satıcıları ise durumun tersine, sepetlerinde ki her şeyi, sanki bir fil kadar yemek yiyebiliyor muşuz gibi, bize satmaya çalışıyorlar. Bu şekilde tren yolculuğumuz akşama, havanın karardığı bir saatte bitiyor. Son istasyondan önce ben bisikletleri indirmek için kargo vagonuna gidiyorum, Elif’te tren durunca istasyona atlıyor.

Burada değişik bir şey oluyor. Kargo istasyona bırakılmadan önce tren tekrar hareket ediyor ve biz ufak bir panik yaşıyoruz, fakat 200m kadar ilerledikten sonra tren duruyor ve içinde benimde bulunduğum kargo vagonunu bırakıp diğer yöne kareket ediyor. Daha sonra lokomotif yolcu vagonlarından ayrılıyor ve kargo vagonuna bağlanıyor ve kargo vagonu ile trenin diğer ucuna gidiyor. Amacı kargo vagonunu, tren hattı boyunca hep sonda bırakmak. Mesela tren hat üzerinde sağa giderken kargo vagonu diğer vagonların solunda, sola giderken ise sağında yer alıyor. Bu işlem yarım saatten fazla sürüyor. Bu sürenin sonunda kargo vagonu istasyonun önüne geliyor ve bisikletlerimizi indirebiliyoruz.

İstasyonda Elif bizi karşılayacak olan bey ile buluşmuş bile. Dış görünüşünden dini bütün birisi olduğu belli olan bey bizi önce dükkanına götürüyor. Burada bisikletleri bıraktıktan sonra iyi bir lokantada yemek yiyiyoruz. Yemekler müthiş fakat burada ve bir kaç müslüman ülkede göreceğiniz farklı bir stil ile yeniliyor. Bana açıkçası iğrenç görünen bu sahneyi anlatayım isterseniz. Yemeklerden önce masanın iki kanarına 5-6 adet içi su dolu kap koyuluyor. Hata yapıp bu taslardan sakın su içmeyin. Daha sonra değişik kaplarda yemekler ve plav geliyor. Yemek yiyeceğiniz el bu kaplardan birsine daldırılıyor ve parmaklar yıkanıyor. Kap ufak boy bir çorba kasesi büyüklüğünde olduğundan tüm eli sokmak imkansız. Sadece parmaklarınızı bu tasa sığdırabilirsiniz. Ardından yemek elle yeniliyor. Tavuk, balık, kelle yenir elle derseniz, ne var bunda bizde elle yemek yiyiyoruz derseniz bir de mercimek çorbasına, pırasa yemeğine ellerinizi daldırın ve sahneye bakın. 3 parmak ile salçalı patates yemeği kıvamında ki bir yemekten bir parça alınıyor ve pilavın üzerinde koyuluyor. Plav ile biraz karıştırıp yuvarlandıktan sonra, 3 parmak ile kürek gibi kaldırılıyor ve yukarıya doğru kalmış ağzınıza boşaltılıyor. Ardından ara ara yanda ki su dolu kaplara daldırılıp parmaklar temizleniyor. Kaplarda ki suların içinde yemek artıkları, prinç taneleri yüzmeye başlıyor ve bu su dondurmacıların dondurma koydukları kaşıkları beklektikleri su kaplarınmda ki gibi çirkin bir renk alıyor. En çirkin ve dayanılmaz olanı ise yemeğin sonuna doğru tabağın sıyırılması sahnesidir benim için. İşaret parmağının paşparmağa bakan tarafı ile tabak iyice sıyırılıyor ve ardında parmak özenle yalanıyor. Tüm bunlar olurken hemen 3m arkamızda bir lavabo, sabun olduğunu ama bizden başka kimsenin orada ellerini yıkamadığını da eklemek isterim. Bu anlattığım sahneye lokanalarda bir çeok defa tanık olmuştuk fakat bu gün ile defa karşılıklı oturup yemek yediğimiz birisinin anlattığım şekilde yemek yiyişini izliyoruz. Bize bişeyler anlatmaya çalışırken parmaklarında ki prinç tanelerini, yemek artıklarını görmemeye çalışmak, anlattığı şey anlamaya çalışmak gerçektende zor oluyor. İlginç olan bu ufacık kaplarda ki suyun, yağlı ellerini temizlediğine inanmaları ve günde 3-4  defa el yağlandırma işine devam ettikleri gerçeği. Yemekten sonra el sıkışmamak için ellerimiz cebimizde vedalaşmak zorunda kalıyoruz.

Bize yardımcı olmak isteyen bu bey, gerçekten de iyi niyetli birisi, yardımları ve yemek için teşekkür ediyoruz. Gece kalacağımız yer ise bir otel ya da guest house değil. Sadece Endonezya da bulabileceğimiz türden ne olduğu belli olmayan ilginç bir yer. Biletleri aldığımız ofisin yakınında ertesi gün sabah 10da kalkacak vapuru beklemek için kalacağımız bir yere gidiyoruz. Burada bizden başka 20 kişi daha var ve içlerinde ingilizcesi olan ve Endonezyanın ta öbür ucundan buraya gelmiş olan bir kız bize yardımcı oluyor. Kızlar ile erkekler ayrı yerlerde kalacağından farklı binalara yerleşiyoruz. Birisi bizden kayıt için pasaportlarımızı istiyor ve yarım saate getireceğini söylüyor. Pasaportlarımızı verdikten sonra duşumuzu alıyoruz ve yeni arkadaşımız ile sohbet ediyoruz. Bu arada pasaportlarımızı yarın alabileceğimizi öğreniyoruz. Bu durum beni biraz sinirlendiriyor. Pasaportlarımıza sanki kaçmamamız için el koyulduğu hissine kapılıyorum. Dışarıya çıkıp bir dolaşmak istediğmizi bahane ediyorum. Bu sayede ofise gidip pasaportlarımızı alabiliriz. Dışarıya çıkmak istememiz son derece gergin bir ortam oluşturuyor. İnsanlar kendi aralarında konuşmaya başlıyorlar ve bir şeylere karar vermeye çalışıyorlar sanki. En sonunda ingilizcesi olan kızı bizim peşimize takıyorlar. Bu durum işimize yarayacak çünkü kızı piyon gibi kullanıp pasaportlarımızı alacağız.

Ofisi kolaylıkla buluyoruz ve pasaportlarımızın içinde vermemiş olduğumuz ülkeye giriş yaparken doldurulan kartları bahane ediyoruz ve kısa süreliğine pasaportlarımızı istiyoruz. Kartları içine koyuyor ve geri vermiyoruz. Kısa bir gerginliğin ardından pasaportlarımız ile ayrılıyoruz. Kızı bizim peşimize takma sebepleri ise, kızdan ajanlık yapmasını istemeleri değil, bizim güvenliğimizmiş. Şehir inanılmaz karanlık, pis ve tehlikeli. İnsanlar ufak bir sürüye saldırmak için sürünün etrafında dolanan arslanlar gibi bizi etrafımızda dolanıyorlar, motorları ile biz yürürken etrafımızda tu atıyorlar, bazen çok yakınımızdan geçiyorlar, bir şeyler soruyorlar, bir yerlere götürmeyi teklif ediyorlar. Bu şekilde etrafımız 5-6 adet motor ve tuktuk ile sarılmış vaziyette şehirde yürümeye çalışıyoruz. İnsanlar son derece kötü niyetli görünüyorlar ve üçümüzde çok geriliyoruz. Sadece 10dk kadar sokakta yürüdükten sonra geri kalacağımız yere dönüyoruz. Kızın anlattıklarından anladığım kadarı ile burası ülkede kaçak bulunan insanların bulunduğu, göz altında tutuldukları bir yermiş. Bizim kızda ne yaptıysa babası buraya gelene kadar göz hapsinde tutuluyormuş. Endonezyanın Avusturalya’ya çok yakın olan bir köyünde yaşayan arkadaşımız iş için Malezya’ya gitmiş ve bir süre orada çalışmış. İngilizcesi bu sayede gelişmiş. Fakat çok fazla para kazanamadığından Endonezya’ya geri dönmüş. Hiç parası kalmadığından ya da parasız olduğun işlediği ufak bir suç yüzünden burada ailesinin gelmesini ve onu yaşadıkları yere geri götürmelerini beklemek zorunda. Babası vapurla ülkenin diğer ucundan geldiğinden bir haftya kadar beklemek zorunda olduğunu öğreniyoruz.

Ertesi sabah erken kalkıp yeni arkadaşımız ile vedalaşıyoruz ve 10km kadar ileride ki iskeleye gidiyoruz. Burada önünde kalabalığın biriktiği bir binanın bizim ülkeden çıkış yapacağımız ve vapura bineceğimiz yer olduğuna emin oluyor ve bir süre kahvaltı için oyalandıktan sonra binaya giriyor ve artık Endonezya da olmamanın, akşam Malezya’da uyumanın inanılmaz rahatlığını hissediyoruz.

İçeride vakit her zamankinden daha yavaş geçiyor. Bizden önce ki vapur aynı fiyatmış ve bizimkinden 2 saat önce kalkıyor ve 2 saat daha hızlı karşıya geçiyormuş. Bilet aldığımız ajansın bize kazığı yüzünden yavaş vapuru beklemek zorunda kalıyoruz. İçerisi kapalı ve biraz aralanabilen vasisdas pencereler ile çevrili bir oda. İçeride ilk vapura henüz binmemiş yolcular ve ikinci vapuru bekleyen yaklaşık 300 kişi var. Sanırım 13 yaş üzeri insanların %50si yani 150 kişi içeride sigara içiyor. İçeride geçen yarım saat sonunda gözlerim yaşarmaya, yanmaya başlıyor, kıyafetlerimiz leş gibi sigara kokuyor. Zor zor gizlenmek için oturduğum bir sandalyede yanıma bir polis geliyor ve benimle ingilizce konuşmak istediğini söylüyor ve bir sigara yakıyor. Bine yakın yerel sigara markasını barındıran Endonezya’nın ülkede ki son saatlerimizde bize attığı son kazık bu dumanlı olan oluyor.

Vapurda eşyaları koyacak yer bulamadığımızdan ayaklarımızın altı, kucağımız çanta dolu olarak ufacık koltuklarda oturarak geçen 10 saatin ardından her şey bir anda bitiyor ve üniversite sınavından çıkmış bir öğrencinin bir kaç gün ne yapacağını bilememesi, son yıllarında sadece ders çalışan birisinin artık özgür oluşu, istediği şeyi yapabilmesi, ama dersten başka yapılacak bir şeylerinde olduğunu unutmuş olması, hatırlayamaması gibi, kızacak, sinirlenecek bir şeyler bulamıyor, bu sanki bir alışkanlık olmuş gibi, bir şeylerin ters gittiğini, bir şeylerin hayatımda eksik olduğunu hissediyor, Endonezya’dan sonra ki bir kaç günü sanki suyun altındaymış, sakin, sessiz, sadece huzur veren bir ortamda dolaşıyormuş gibi yaşıyorum. Sadece Malezya’ya giriş esnasında bisikletler için istedikleri ekstra para bize biraz vakit kaybettiriyor ama sinirlerimizi germeye bu bile yetmiyor.

Nong Khai ve Köyler Üzerine

This slideshow requires JavaScript.

İssan’da bir türlü kaldığım şehirlerin isimlerini aklımda tutamadım; hangi kent neresiydi, hangisi önceydi, hangisinde sahilde kamp kurmuştuk, hangisinde tapınakta kalmıştık hepsi bir birine karışıyor. Bütün kentler yolun sağ tarafında ve Mekong Nehri kenarında yer alıyor. Ayrıca aşağı yukarı bütün kentler aynı büyüklükteler. Bu yüzden bütün bir çok kent birbiri ile benzer özellikler gösteriyorlar. Sonlara doğru bir kaç kent diğerlerinden farlı büyüklükte ve farklı karakterde. Bu yüzden de hafızamda yer ediyorlar. Ne yazık ki onların farklı karakterleri, gelişmiş ve biraz kirlenmeye başlamış olmasından kaynaklanıyor. Çünkü artık Laos’un başkenti Vientien’e 40km mesafedeyiz ve iki ülkeyi birbirine bağlayan ve üzerinde en fazla trafiği barındıran köprünün dibindeyiz. Bu yüzden de burada ki şehirlerde uzun bir aradan sonra ilk defa yabancılar için mekanlar,batı yemekleri, seksi kızların çalıştığı barlar görmeye başlıyoruz. Bu durumun çok fazla devam edeceğini sanmıyorum. Çünkü bu bölge bir kaç gün içinde Nan bölgesine bağlanacak ve Nan bölgesinin bakir kalmasının asıl sebebi olan dağlık yapısı yarından itibaren bu bölgeyi de etkileyecek, yollar uzun bir aradan sonra inişli çıkışlı olmaya başlayacak.

Coğrafya burada yer alan şehirlerin kaderini belirleyen en önemli etken. Eğer Tayland’da bir dağın tepesindeyse, ya da komşuları ile arasında ki yollar dağları aşarak geçmek zorundaysa bu şehirler diğerlerine göre daha ufak kalıyorlar. Fakar burada ki ufak kentlerde bile ince bir zevk, temizlik, güzellik ve aktif bir sosyal yaşantı görmek mümkün oluyor. Elif’in burada ki kentlerden geçerken bir kaç defa “biz neden böyler evlerde yaşamıyoruz” dediğini hatırlıyorum.

İlk defa Almanya’ya gittiğimde iki kardeş Tübingen yakınlarında bir ormanda yer alan bir köye gitmiştik. Köy aynı Tayland’da ki gibi ince bir zevkle işlenmiş, keyifli bir hayatın ürünü olmuştu. İlk defa aklıma orada gelen ve bir türlü çözemediğim bir problemi şimdi tekrar hatırlıyorum. Problem şuydu; aynı koşullara sahip, izole iki alanda insanlar neden birbirinden daha farklı kalitede yaşıyorlar? Daha açık konuşmak gerekirse burada ki kentler ya da Almanyada gördüğüm o köy ince bir işçiliğin ürünüydü. Yollarda yürümek bir zevkti, çünkü yollar ince bir işçilik ile yapılmışlardı, evlerde kaliteli malzemeler kullanılmıştı, bahçeler düzenlenmişti, bahçe çitleri, mobilyaları heğ özenle seçilmiş şeylerdi, dükkanlar, kafeler otobüs durakları hepsi belli bir kalitenin üzerindeydi.

Ben çocukken bir kaç köy gömüştüm, mesela manavgatta babamların köyünü hep toz toprak içerisinde hatırlarım. Yollar döşenmemişti. Sadece arabalar üzerinden geçtikçe yamulup kısmen çökmüş toprak bir yol vardı. Evler boyasız ve bakımsızdı. Köy meydanı denilen şey ise bir ağaç ve altında ki kahveden ibaretti. Kahvede oturan insanlar yine o biçimsiz toprak zeminine dağılmış sandalyelerde oturuyorlardı. Köy tamamlanmamıştı.

Şimdi ise bisiklet turu yaptıkça durumun pek değişmediğini, köylerimizin çoğunlukla aynı bakımsızlıkta olduğunu görüyorum. Peki neden Tayland’da, Almanya’da insanlar ufak köylerini bu kadar keyifli, ince bir işçilikle yapıyorlarken, Türkiye’de ki köyler neden bu kadar bakımsız kalıyorlar? Cevap gelişmişlik mi? Sanırım hayır, çünkü Türkiye ekonomik gelişmişlik bakımından iki ülkenin arasında yer alıyor. Hatta Endonezya bütün bu ülkelerden daha az gelişmiş olmasına rağmen bizde ki köylerden daha güzel köyler yapmayı beceriyor. Peki cevap ileri yada geri olmak mı? Bu da değil bence. Peki ya çoğrafya, bu coğrafyada olmak yada o coğrafyada bulunmak mı? Değil son iki soru içinde Şirince köyünü ele alalım. Yüz yıldan daha uzun zaman önce yapılmış olan bu Rum köyü etrafında ki bir çok köyden daha iyi bir mimaridir. Neden bu köyde Türk geleneğinde yapımı en sona bırakılan yollar yapılmıştır ve bütün köy yolundan okuluna, kahvesine kadar tamamlanmıştır.

Bence cevap sosyal hayatımızda saklı. Çünkü bizim sosyal yaşantımız iki adettir. Bunlardan hangisini yaşayacağımız ise cinsiyetimiz tarafından belirlenir. Birisinin daha sosyal ya da daha özgür olup olmaması önemli değildir. Önemli olan iki sosyal yaşantının birbiri ile karışmaması, ilişkiye girmemesidir. Bu durum mimarimizi şekillendirmiştir. Evler dışa kapanmaya başlamış, sosyal yaşantı korunmak için ev içine kapatılmıştır. Evlerde kapalı avlular oluşmaya başlatılmış ve bu alan ailenin sosyal yaşantısını belirlemiş. Yani ev dışında ki alanlar, yollar, pazarlar, parklar unutulmuş, önemini kaybetmiş. Mimari evlere hatta evlerin içine odaklanmış. Güzel olması gereken, önemli olan evler olmuş. Tayland’da evleri çepecevre saran ve ev halkının keyifle vakit geçirdiği dışarıya açık ve güzel bahçeleri yerine duvarlar ardına gizlenmiş avlular yapılmış. Bu avlunun içinde gördüğümüz şeyler bizim dünyamız olmaya başlamış ve bu dünyayı güzelleştirmeye çalışmışız. Tayland’da ise yaşanılan dünya’ya sokaklar da dahil olmaya başlamış, komşunun bahçeside dahil olmaya başlamış ve her şey birbiri ile birleşmeye başlamış.

İnsanlar gördükleri şeyleri güzelleştirmek isterler. Ama neler göreceğini insan kendi seçer. Türkiye’de ve Suriye’de gördüğüm tozlu köylerde insanlar görüş alanlarını avluları ile sınırlandırmışlar, dışarının varlığını unutmuşlar. Bozulmaya bırakmışlar. Tayland’da ise insanlar herşey görmeyi seçmişler ve ellerinden geldiği kadar herşeyin bakımını üstlenmişler.

Türkiye’de güzel köylerin de olduğunu inkar etmiyorum. Bu yüzden kimse alınmasın. Ben sadece farklı coğrafyalarda, yollarda ilerlerken gördüğüm farkları yazmaya çalışıyorum. Benim için önemli olan mimarlık kitaplarımdan okuduklarım değil, yol üzerinde gördüklerim. Okuldayken bir proje için Kula’ya gitmiştik. İzmir yakınlarında, Manisanın bir ilçesi olan Kula evleri mimari ile ün yapmıştır. Ama güzel bir ev ve köy görmek için otobüsle mimarlık öğrencilerini 3 saat uzağa götürüyorsanız ortada gene bir sorun var demektir. Bisikletle bu bir günlük yol demektir. Ve bir gün boyunca göreceğim bir kaç güzel ev bu teorimi çürütmek için yeterli değildir.

Nong Khai’den sevgilerle.