Arkadaşlarımız

Bazıları bizim gibi tur yapan bisikletçiler, bazıları yerli halk. Hepsi ile fotoğrafımız olmasa da güzel vakit geçirdiğimiz kişileri burada paylaşmak istedim.

This slideshow requires JavaScript.

Advertisements

Nerelerde kaldık

This slideshow requires JavaScript.

Konaklama yerlerimiz ilk başlarda oteller olsada son zamanlarda daha çok kamp kurmayı terçih ettik. Son Tayland günlerimizde 2 haftada sadece 2 gün otelde kaldık. Geri kalanı hep kamptı. Peki en güzel kamp yeri sıralaması yapmak gerekirse benim kişisel listem aşağıda.

1 Kaplıcalar,

Fotoğrafa bakınca ne kadar keyifli bir kamp alanı olacağını tahmin edebilirsiniz. Birde uzun süren bir bisiklet yolculuğunun ardında sıcak suda vücudunuzun iyice gevşediğini hayal edin, derin bir uyku için daha uygun bir yer bulamazsınız.

2. Tapınaklar.

Geleneksel Budist yaşantısına bir miktar dahil olmak isterseniz tapınaklar konaklamak için en uygun mekanlardan. Buradaki sakin yaşantının büyük bir kısmını gözlemleme şansına sahipsiniz. Fakat dine bir mekan olduğunu her zaman hatırlamak ve belli bir ölçüde saygılı olmak şart.

3 National Parklar

Milli parklarda gece boyunca güvenlik bulunur ve eğer bir ihtiyacınız varsa size herzaman yardımcı olurlar. Duş sıcak su ve yemek genellikle bulunur. Kuş sesleri ile uyanmak isteyenler için.

4 Polis karakolları

Sanırım daha güvenli bir yer olamaz, en azından Tayland’da. Burada polis karakolları her zaman geniş bir bahçeye sahiptir. Sadece sormanız yeterlidir. Eğer bahçeleri yoksa yada gece yağmurlu olacağını düşünüyorlarsa size kapalı bir yer ayarlarlar. Duş ve sıcak su mutlaka vardır. Buraya gelirseniz polis karakollarında kamp yapmanızı tavsiye ederim. Tabi bunun sadece Tayland’da güvenli olacağının altını çizelim.

Geleneksel Kıyafetler

Gallery

This gallery contains 17 photos.

Burada turumuz esnasında görmüş olduğumuz geleneksek kıyafetleri sizlerle paylaşmak isterim. Bazı kıyafetler evlilik, bayram gibi özel günlerde kullanılmaktadır. Fakat yöresel yaşantının devam ettiği ufak köylerde halk yöresel kıyafetleri kullanmaya devam etmektedir. İyi seyirler.

Malezya KL


Endonezyada geçirilen bir ayın sonunda tekrar Malezya’ya dönmek bir anda zaman tünelinden geçmek gibi bir his yarattı bizde. İlk durak olarak Sumatradan Port Klang’a geliyoruz. Hemen vapur iskelesinin yanında ki tren istasyonunu fark ediyoruz. Buradan tren ile KL ye gitmek için istasyon görevlisi ile konuşuyoruz. Bisikletlerimiz olduğu için bizim trene binemeyeceğimizi belirtiyor bir istisna ihtimali için daha yetkili birilerini arıyor fakat cevap gene aynı oluyor. Bu yüzden de geceyi Port Klang’da geçirmek ve yarın sabahtan KL’ye gitmek zorunda kalıyoruz. Daha önce bu şehirde kaldığımız için otel aramakla vakit kaybetmiyoruz ve burada daha önce kaldığımız otelde kalıyoruz. Otelde bisikletlerimizi koymamız için zemin katta yüklük ve çamaşırhane olarak kullanılan geniş bir alan mevcut. Buraya bisikletlerimizi yerleştirmek için girince başka tur bisikletleri olduğunu görüyoruz ve otelde başka bisikletçilerinde olduğunu anlıyoruz. Onlar da bizim gibi Endonezyada tur yapmaya çalışmışlar ve biraz zorlanmışlar. Yanlarında bir de ufak çocuk olduğundan turlarının Endonezya kısmını onlar için biraz tehlikeli geçmiş olabilir. Çünkü onların turladıkları ada endonezyadaki en yoğun nüfusa sahip ada. Trafikte buna göre çok daha yoğun olmalı.


Tayland bir kaç senedir yabancı ziyaretçilere karşı yeni bir uygulama başlattı. Eğer Tayland vizeniz yoksa ve havaalanından ülkeye giriş yapıyorsanız Tayland’da 1 ay kalabiliyorsunuz. Bu durumda İstanbul’dan Bangkok’a ilk gelişimizde Thai hükümeti bize 1 aylık kalış izni vermişti. Fakat komşu bir ülkeden kara yolu ile giriş yapıyorsanız Tayland size 2 haftalık kalış izni verecektir. Yani bizim gibi Malezya’dan Tayland’da bisikletle geçmek isteyen bisikletçiler 2 haftadan uzun süre Tayland’da konaklamak isterlerse vize almak zorundalar. Bizde KL’de vakit kaybetmeden konsolosluğa gidiyoruz. Fakat burada bir şanssızlık yaşıyoruz. Tayland kralının dogum günü bizim vize başvurumuza denk geliyor ve konsolosluk fazladan bir gün tatil yapıyor. Yani bir günlük Tayland vizesi için haftasonuda dahil 4 gün beklememiz gerekiyor. KL 4-5 gün beklemek için sıkıcı bir kent. Bizde daha çok otelde dinlenerek sakin bir KL hayatı geçiriyoruz. Burada tanıştığımız bir türk-ABD vatandaşı ile keyifli bir sohbet geçiriyoruz. Yeni arkadaşımız aslında Türk fakat çocukluğundan beri ABD de yaşıyor ve şimdide KL de yeni işine alışmaya çalışıyordu. Kendisi petronasta petrol kuyuları şantiyesi gibi zor bir işin başında ve bize çok az kişiden öğrenebileceğimiz bazı bilgileri veriyor. BP nin sızıntı yaşanan petrol kuyusundaki problem, nerede ne hata yapıldı, bir petrol kuyusu nasıl kazılıyor, yeni petrol kaynakları, maliyetler vs.vs. Sohbetin sonunda da aklımada kalan çümle ekliyor; “biz sadece yerin altındaki petrol rezervi ile arabanızın deposu arasına bir boru döşüyoruz”. Teknik olarak düşününce bir benzetmeden çok gerçek bir sütrüktür çünkü gerçektende petrol hiç bir şekilde boruların dışına çıkmadan kmlerce yol kat ederek yerin 5km altından depolarımıza kadar geliyor. Bu durumda da petrolu oradan çekip çıkarma işini bizler yapıyoruz. Her depoda biraz daha petrolü yerin altından çekip alıyoruz. Yani kullanılan her araba, doldurulan her depoda petrolu yerin altından çekip alıyoruz. Sadece bu kadarla kalmıyor. Kullanılan bir çok enerji türü yerin altındaki petrolle besleniyor. Yani evlerimizi aydınlatmak için, bilgisayarlarımızı kullanmak için tüketime devam ediyoruz. Ama müjdeli bir haber daha var. Petrol bitmeyecek. Yer altında ki rezervler tükenebilir fakat yeni petrol kaynakları keşfediliyor. Bunlardan son keşfedilen ise kayaların arasında bulunan, şimdilerde çıkarılması pek ekonomik olmayan ama rezerv miktarı olarak çok daha fazla olan bir yeni petrol türü. Bu petrolun en büyük avantajı ise yer yüzeyine daha yakın olması ve her yerde bulunması. Yani önümüzdeki yıllarda yeni petrol türü hayatımızda olacak ve bir süre daha rahat rahat tüketime devam edebileceğiz.


Vize alışımızın ertesi sabahı otobüs ile Tayland sınırına yakın bir kente doğru yola çıkıyoruz. Otobüs yolculuklarını eğer bisikletiniz ile yapıyorsanız keyfinizi kaçıracak olaylar her zaman olacaktır. Bir çok bisikletçi Türkiyede otobüs muavinleri ile kavga etmek zorunda kalmıştır. Ama hiç birisi malezyadaki kadar iç karartıcı olmamıştır. Sadece şunu belirteyim buradaki 300km lik otobüs yolculuğunu tam 3 defa araç değiştirerek, her seferinde kavga dövüş bisikletleri yerleştirerek ve yeni otobüsün gelmesini saatlerce yeni otobüsün gelmesini bekleyerek tatmamladık. Böylesine Malezyaya özgü bir seyahatin ardından sanırım Taylandı ne kadar çok özlediğimizi ve ertesi sabah tayland sınırına kadar olan yolu hiç durmadan tamaladığımızı tahmin edebilirsiniz.
Ve ardından Tayland. İlk kentimize varır varmaz rüya gibi bir bira ve ardından masaj ile vucudumuz arındıyoruz. Tekrar gülümseyen insanların olduğunu unutmak üzereymişiz. Ama tüm bu şikayetlerime rağmen şunuda hemen söyleyeyim geride kalan iki aylık döneme bakınca, doğal güzellikler konusunda Sumatrayı özlemeden yapamıyor insan. Sanırım bir daha görmek isteyeceğim yerlerden birisi olarak kalacak Endonezya. Malezya’yı ise uzun bir süre özleyeceğimi sanmıyorum.
Aralık ayında tekrar güney Taylanda’da olmak güzel fakat bir an önce kuzeye doğru çıkmamız ve dağlık Kuzey Tayland coğrafyası ile gereken hesabımızı görmemiz gerekiyor. Bu noktata sıkıcı olmamak için Guneyden –Malezya sınırından Bangkok’a kadar olan turumuzu biraz kısa geçeceğim. Daha önce gördüğümüz yerleri bir daha yazmak gereksiz olacaktır. Guneyde ilk günler şansımız yaver gidiyor ve arkadan esen rüzgar ile 2-3 gün 25-26km gibi bir ortalama hızla tur yapıyoruz. Bu da 3 saatte 75 km gibi bir yol yapar ki bu düzlükteki bir çoğrafyada daha yavaş gitmek çok sıkıcı bir hale gelebilir. İlk mola yerimiz yolun yarısı sayılacak Surathani oluyor. Burada bir gece kalıp ertesi sabah Ko Tao adasına gidiyoruz. Ko Tho ülkenin en ufak ve en sakin adalarından birisi. Uzun bir bisiklet turundan sonra sadece rahatlamak ve güzel doğanın tadını çıkarmak isteyenler için ideal bir yer. Vapurdan inince adanın sol tarafı sağ tarafına göre çok daha gelişmiş ve çok daha turistik. Biz adanın diğer tarafında güzel bir bungalow kiralıyoruz. Ve bir kaç aydır süren bisiklet turumuza bir kaç günlük bir mola ekliyoruz.
Bir kaç gün sonra Ko Tao’dan gece 10 gibi kalkan vapur ile Chumpon kentine gidiyoruz. Bindiğimiz araç daha çok bir feribotu andırıyor, alt katında arabalar, bazı eşyalar ve bizim bisikletlermiz üst katta ise 25-30 kişinin yatabileceği bir oda ve odanın üstünde bir teras var. Biz ilk önce odada yer bulmaya çalışıyoruz fakat bütün yerler başkaları tarafından kapılmış. Üst terasta ise 20 kişi daha var ne yazık ki yolculuğu uyumadan ve soğukta üşüyerek yapacaklar. Biz de bir süre terasta durunca donacak gibi üşüyoruz ve yanımızdaki matları yere serip oda da kendi yataklarımızı hazırlıyoruz. Gece yolculuğu süresince kendimize uyuyacak sıcak bir yer ayarlayabildiğimiz için sabah Chumpon’a rahat bir yolculuk yaparak varıyoruz. Şehirde bir gece dinlendikten sonra kuzeye doğru olan yolculuğumuza devam ediyoruz. Taylanddın bu noktasından itibaren rüzgar karşıdan yani kuzeyden güneye doğru esmeye başlıyor ve bisiklete binmeyi konforsuz hale getiriyor. Aşırı sıcaklar birde rüzgar ile birleşince bisiklet üzerinde yüzünüzü kurutuyor ve bir kaç saat içinde dudaklarınızı çatlatmaya başlıyor. Bu şekilde 2 gün devam edip Bang Sapan Yai denilen kente geliyoruz. Buranın 20 km yakınındaki plajı yerel halk için popüler bir tatil yeri ve biz 2-3 ay kadar önce bir gece kalmıştık. Fakat kent merkezide plajı kadar keyifli. Otel bulmak çok rahat olmasada ertesi sabahki trene yetişme derdimiz olmayacağından ve gece nehir kenarındaki lokantalarda keyifli bir yemek yiyebileceğimizden burada kalıyoruz.
Sabah tren ile Hua Hin’e ve orada bir gece konakladıktan sonra gene tren ile Bangkok’a varıyoruz. Bangkok’ta bazı eşyalarımızı (yaklaşık 8-9kg) otelde bırakıp dağlık kuzey yolları için bisikletlerimizi biraz hafifletmeye çılışıyoruz. Burada çin mahallesinden bazı bisiklet parçaları ve yeni zincir ile arka ruble alıyoruz. Bunları otelin yakınında ki bisikletçide değiştiriyoruz. Ayrıca bu bisikletçide Simano xt ön ve arka göbekleri için ruble ve rulman buluyorum. Bunlardan ve simano gres yağ alıp bir daha ki bisiklet bakımında göbekleri açık bilyelerini değiştirmeye karar veriyorum. Daha önce bisiklet bakımını yaparken kaliteli gres yağı bulmak her zaman mümkün olmuyordu. Özellikle Malezya ve Endonezya gibi ülkelerde göbeklerin içine tereyağ gibi kalitesiz bir şey sürmek zorunda kalıyordunuz. Tayland bu konuda çok gelişmiş olsada başka bisikletçilere gitmektense bisikletimin bakımını kendim yapmayı her zaman tercih etmişimdir. İlk başlarda bazı parçaları bozmuş olsamda şimdi kendimi daha yetkin hissetmeye başladım. Tur bisikletçisi olmak için hepsinden biraz biraz anlamak şarttır. Çok iyi bir bisiklet tamircisi olamayabiliriz yada çok güçlü bir bisiklet yarışçısı olamayabiliriz ama iyi bir tur bisikletçisi için biraz tamirci, biraz bisikletçi biraz da kampçı olmak şart bence.
Bangkok’a bir kaç gece geçirdikten ve otelde biraz yük bıraktıktan sonra tren ile kançhanaburiye geçiyoruz. Kanchanaburi yeni yılı kutlayacağımız kent oluyor. Bangkok yeni yıldan bir hafta bile önce o kadar hareketliydi ki yeni yılı bangkok’ta geçirmek bize fazla geliyor. Kanchanaburide 2-3 defadır gittiğimiz bir barda 8-10 kişik bir grup ile kutlama yapıp yeni yıla giriyoruz. Hepmiz biribirimizi tanıdığımızdan sami ve keyifli bir ortam yaşıyoruz.
Ertesi sabah Burma sınırına doğru bisikletlerimize biniyoruz ve Taylandın kuzeyine gitmeye çalışıyoruz. Kanchanburiyi daha 10 km geçmemişken güzel bir kamp mağazası buluyoruz ve buradan yanımıza ufak bir çadır alıyoruz. Kendi çadırımızı Bangkok’ta bırakmıştık. Bu yeni çadır ile hem çadırsız kalmamış hemde gerektiğinde sineklik olarak kullanabileceğimiz bir korumamız oluyor. Yol Erawan milli parkından sonra dik bir rampa ile si sawat kentine doğru devam ediyor. Bu rampa bizi biraz yavaşlatıyor ve zamanında Si Sawat kentine ulaşmamızı imkansız hale getiriyor. Hava kararmak üzereyken 30km uzaktaki en yakın kente ulaşmak fikrinden vazgeçiyoruz ve şansımızı sola sapan ara yoldan yana kullanmaya karar veriyoruz. Toprak yol üzerinde ilerlerken bir araç bize yardımcı olmak için duruyor. Konaklayacak yer aradığımız öğrenince bizi evlerine davet ediyor. Bu evde ailenin emekli babası tek başına yaşıyormuş. Bangkok’ta ki şehir hayatından ziyade burada göl kenarında ki büyük bahçede sakin bir hayat yaşamayı tercih etmiş. Yeni yıl dolayısı ile ailenin bütün fertleri onu ziyarete gelmişler. Biz geldiğimizde evde büyük bir curcuna ve yemek hazırlığı vardı. Emekli pilot ve bize yardımcı olmak isteyen ve amerikada okuyan oğlu iyi derecede ingilizce konuştuklarından birbirimizi anlamak konusunda hiç bir sıkıntı yaşamıyoruz. Bize evin bahçesinde evden yaklaşık 300m uzakta bir taraçada yer gösteriyorlar. Burada çadırımızı kurabileceğimiz bir yer, temiz WC ve duş ve çadırın altına serip mat olarak kullanabileceğimiz malzemaler bulunuyor. Yemekte aile ile sohbet ediyoruz. Bize anlattıklarından kuzey Taylanda geçmek için çok da iyi bir rota seçmediğimizi Kanchanaburiye geri dönmemiz gerektiğini anlıyoruz. Ertesi sabah teşekkür edip Kanchanaburiye geri dönüyoruz. Sabah ben otobus ile bangkok’a gidiyorum. Otelden çadırımızı alıyorum. Bisikletçiye uğrayayıp bir iki eksik malzeme daha alıyorum. Yemek yemek için nehir kenarında çok güzel Tom Kai Kai çorbası yapan bir lokantada oturuyorum. Burada ilginç bir olay yaşıyorum. Lokantada tek bir masa var. Oldukça uzun olan bu tek masanın etrafına müşteriler oturup bir şeyler yiyebiliyorlar. Ben geldiğimde müşteri olarak sadece 2-3 kişi daha var. Bunlardan birisi bisiklet turu yapıp yapmadığımı soruyor ve ardından sohbete başlıyoruz. Ortlieb bisiklet çantası yanımda olduğundan bisiklet turu yapan birisi olduğumu anlamak hiçte zor değil. O da bisiklet turu yapıyormuş. Şimdi kısa zamanı kalmış ve turu bitmeden önce güney taylanda da biraz bisiklete binmek istiyormuş. Güneye bir an önce gitmek için trene binmek istediğinden Bangkok’a gelmiş. Aslında o da benim gibi kısa süre bangkok’ta kalmak isteyen turculardanmış. Tayland’dan önce bir süre Laos ve Kamboçya’da da turlamış. Anladığım kadarı ile Laos’u o da benim kadar sevmiş ve Kamboçyada da iyi vakit geçirilecek yerler bulmayı başarmış. İki tur yapan bisikletçi olarak birbirimize faydalı olabilecek bilgileri veriyoruz, haritaları açıyoruz, yolları anlatıyoruz ve sohbetimize devam ediyoruz. Biraz geç kalmış olsakta sohbetin sonunda ben onun İspanyol, o da benim Türek olduğumu öğreniyor. Bana anlattığına göre daha önce Türkiyede de bisiklet turu yapmış. Hatta İstanbulda Türk bir bisikletçi ile tanışmış. 3 yıl önce tanıştığı bu bisikletçide benim gibi Tayland’da, Laos’ta ve Kamboçya da bisiklet turu yapmış. Bende Türkiyeden bir bisikletçi ise Mutlaka tanıyacağımı söylüyorum ve aklımda ilk isim “Ahmet Mumcu” var. Bu Türk bisikleçinin adını sorunca hatırlamadığını söylüyor ama hatırladığı kadarı ile benim yaşlarımda bir bisikletçiymiş. Hatta oturup beraber yemek bile yemişler. Yemekte bu bisikletçi Tayland ve Laos hakkında o kadar çok şey anlatmış ki bu bölgede tur yapma fikrini aklına sokmuş. Çember daralıyor ve bu adamın tanıştığı bisikletçinin benim dışımda birisi olma ihtimali git gide azalıyor. Tek bir şey var o da ben o tarihlerde İstanbulda yaşamıyordum. Bir gün bile İstanbulda bulunmadım. Sonra bir anda herşeyi hatırlıyorum. Tabii ki de Bangkok’tan İstanbula uçakla dönmüştüm ve İstanbulda 4-5 gün kalmıştım. O esnada da kendime yeni bir bisiklet bagajı almama gerekmişti ve eminönüne gitmiştim. İşte orada bir bisikletçi ile tanışmış beraber yemek yemiş, sohbet etmiştik. Tayland’da yapılan 4 aylık bir turdan sonrada haklı olarak o bisikletçiye Asyayı anlatıp durmuştum. Bir anda daha sıcak bir sohbetin içinde buluyoruz kendimizi. Tesadüfün bu denli büyük olabileceğine inanmayıp kesin tarih için pasaportlardan Türkiyeye giriş tarihlerine bile bakıyoruz. Ayrılmadan önce söylediğine göre bu turu yaparken sık sık Türkiyede tanıştığı bisikletçi “yani ben” aklına gelip durmuşum. Bisiklet turu tüm güzelliği ile geride kalmışken yaşanan bu karşılaşma sanırım unutmayacağım anlardan birisi olacaktır.

Kuala Lipis; Kuala Tahan (Taman Negara); Jerantut; Temerloh; Bentong

Cameron Highland tırmanışımızdan sonra 1600m yükseklikte bulunmanın heyecanı ile inişe başlamak için sabırsızlanıyorduk. Doğuya doğru pedallamak ve tekrar 200m rakıma uzun orman yollarında inmek ve manzaranın tadını çıkarmak…

Sabah kalktığımızda hava kapalıydı. 20km kadar uzakta bulunan bir yerleşime kadar hızlıca gidip (yolda durum fotoğraflarını çektiğimiz çay bahçeleri bu 20km’nin anısıdır) kahvaltımızı yapıyoruz. Sohbete sohbet etmeye başladığımız yan masadakiler bulunduğumuz tepenin etrafında köpekbalıkları gibi vücutlarının sadece ufak bir kısmını gösterip etrafımızı saran bulutları gösteriyor ve günün yağmurlu geçeceğini söylüyor. Biz başka bir çare olmadığını bildiğimizden kahvaltımızı hızla bitirip inişe başlıyoruz.

İniş karşıdan esen şiddetli, rüzgârdan ya da hızımızı kesen ufak tırmanışlardan olsa gerek 19km/saat ortalama ile tamamlanıyor. Yol boyunca iki yanımızı saran dağların tepeleri koyu renk yağmur bulutları ile üzerimizi örtmeye çalışıyor fakat gideceğimiz yolun tam tepesi Samanyolu gibi bir kuşak halinde bulutsuz ve aydınlık. Yaklaşık 60km mesafeyi ter içinde kalarak inişi tamamlıyoruz. Bundan sonra önümüzde 75km’lik bir mesafe konaklayacağımız şehre varmak için var. Tepede bir gün dinlenmiş olmamız ikimizin de performansını arttırmış olsa gerek ki çok fazla mola vermeden hava kararmak üzereyken Kuala Lipis’e varıyoruz. Kendimizi çok fazla yorgun ve aç hissetmediğimizden otelde fazla vakit kaybetmeyip dışarıda ufak bir keşif turu yapıyoruz. Akşam “Iron Man” ve “A-Team” filmleri eşliğinde çaylarımızı içip ertesi gün için daha kısa ve güvenli görünen tali yollardan yolumuz devam etmeye karar veriyoruz.

Turun en güzel yoluna ertesi gün başlamış bulunmaktayız. Yarın Kuala Lumphur’a kalabalık yollardan geçeceğimize göre, Malezya’da geçtiğimiz en güzel yolun Kuala Lipis ile Kuala Tahan arası olduğunu şimdiden söyleyebilirim. Bu yol Lipis’ten nehiri ve tren yolunu takip eden 45km süren bir ilk aşama ile başlıyor. Tembeling isimli ufak bri yerleşimde bu ilk yol bitiyor. İkinci aşama için Pasir Durien denilen ve nehirin diğer tararında kalan ufak bir köye tekne ile geçmeniz gerek. Buradan Kuala Tahan (diğer ismi ile Taman Negara) yaklaşık 50km sürecektir ve Malezya’da bisiklet binilebilecek en keyifli yollardan birisi olduğu kesin. Yol kenarları palmiye yağı çıkarılan türden palmiye ağaçları ile dolu –daha doğrusu palmiye tarlaları. Yol ilginç şekilde sanki toprağın altında dev toplar varmış gibi hep inişli çıkışlı devam ediyor. Sonlarına doğru ise 3 farklı yerden geçerek görsel şölenini tamamlıyor. İlk farklı yer palmiyelerin bir anda bittiği hiç ağacın olmadığı geniş bir otlak ya da bir golf sahası gibi çimlik bir bölgenin içinden geçmek oluyor. Sonra bir anda bir dağın arasında sıkışmış bir orman, kara bulutlar, sis ve şimdiye kadar ki en şiddetli sağanağın altında bisiklete binerek ikinci farklı atmosferi yaratıyor. Ve bu ıslak aşama bitince inişli çıkışlı arazide yolun halı gibi dümdüz fakat inişli çıkışlı devam ettiği bir yerde bisiklete binerek yolun sonuna, Kuala Tahan’a varıyorsunuz. Burası gerçektende yolun sonu. Bir nehir ve ötesinde milyon yıllık bir yağmur ormanı sizin daha kuzeye gitmenize engel oluyor.

Burada bir gün fazladan kalıp ormanda yürüyüş yapıp biraz dinleniyoruz. Ormanda yerden 50m yüksekte ip köprülerden yapılmış 500m uzunluğunda bir labirentin içinde dolaşmak, o milyon yıllık ağaçları tepeden olamasa da 50m yüksekten görmek orman turunun en ilginç yanıydı. İkimizin de yükseklik korkusunun olması ve buradaki ağaçların, bitkilerin, yaprakların yani görebileceğiniz her şeyin normalden defalarca büyük olması bizim yüksekli algılayışımızı daha da dayanılmaz, korkunç hale getirdi.

Yolculuğumuza sırası ile Jerantut, Temerloh ve şimdi bulunduğumuz yer olan Bentong ile devam ediyoruz. Jerantut hoşumuza giden bir yer oluyor. Burada bisiklet göbeklerini tekrar temizliyoruz. Normalde göbekleri bu kadar sık açmak iyi bir şey değildir fakat bu yağışlar yüzünden Elifin bisikletinin göbeklerinin bin km bile dayanamadan dağıldığını düşününce bizde her 600km de bir göbekleri açıp içindeki yağı değiştirmek istiyoruz. Burada da benim bisikletimin göbeği biraz farklı çıkıyor. Ön taraf çok kolay rulmanlı sistem ve iki yanı da simetrik, 15dk da açık yağını yenileyip kapatmak mümkün. Ama arka göbek bir tarafı rulmanlı bir tarafı bilyeli sistem, bu da arka göbekte yerlerini unutmamanız gereken bir yığın parça demek oluyor. En önemlisi de bilyeli ve rulmanlı tarafı karıştırmamak, bende ruble tarafı rulmanlı ve bunların kapakları da birbiriden farklılar. Sonuçta iki bisikletin göbeklerini de açtığımızda zamanlamamızın tam olduğunu görüyoruz.

Temerloh (kaldığımız otel yüzünden biraz da) çok keyifli bir yer gibi görünmüyor bize ve kısa sürede burayı bırakıp KL’den sonraki son kentimize varıyoruz.

Şu anda Kuala Lumpur’a 60-70km kadar uzaklıktayız. Yarın aradaki sıra dağları aştıktan sonra KL’ye inmiş oluruz. Orada birkaç gün geçirip Endonezya’ya geçmeyi planlıyoruz. Bir değişiklik olmazsa eğer Perşembe günü ülke değiştirmiş oluruz.

Taiping, İpoh, Cameron Highlands.

Cameron Highlands’tan selamlar.

George Town bize yetti sanırım çok güzel bir yer olmasına rağmen kendimizi çok fazla rahata alıştırmak istemediğimizden ve yeni yerler görmek istediğimizden burada sadece bir gün ara verip yolumuza devam ettik. Amacımız bu bölgenin en keyifli yerlerinden birisi olduğunu duyduğumuz Cameron Highlands’dı Buraya ulaşmak için önce İpoh’a gelmeye karar verdik. İpoh 2 günlük bir mesafedeydi buraya varınca bir gün güç toplamak için fazladan kalmaya ve ertesi günü Cameron Highland’a tırmanmaya karar verdik. Cameron tırmanışı için yaklaşık 1700m yüksekliğe ulaşmamız gerekiyordu. Bu da bu turdaki en ciddi tırmanıştı.

Planımızı aynen uyguladık. İlk hedef olarak Taiping’e geldik. Buralarda son zamanlarda öğleden sonraları hep yağmur başlıyordu. Bu yüzden de sabahları erken yol alıp şehirlere erken ulaşmaya çalışıyorduk. Fakat Taiping’e ulaşmak tahminimizden biraz daha uzun sürdüğünden gene yağmura yakalandık ve uzun süre yağmur altında sürmemiz gerekti. İnsan bir defa ıslandıktan sonra gerisini umursamaz. Bizde iyice ıslandıktan sonra hiç yağmur yağmamış gibi yağmurun altında keyifle bisikletlerimizi sürüp şehre vardık. Şehirde otel aramaya başladığımızda yağmur devam ediyordu. Biz 5-6 otel dolaşmak zorunda kaldık. Burada bir tatil başlangıcı olduğundan Malezya halkı tatile çıkmışlar ve bazı otellerde yer bulunmaz olmuş. Bize sempatik gelen insanların işlettiği bir otele yerleştik ve bu zamana kadar gördüğümüz en büyük yemek yeme yerinde yemek yemek için hızla hazırlanıp dışarıya çıktık. Biz yemek yerken hala yağmur devam ediyordu. Sadece sabah devam etmemesini umarak otele döndük ve ertesi gün için dinlendik.

Sabah hava güneşliydi. Burada güneşli başlayan bir gün yağmurlu bir final hazırlar sizin için. O günde çok farklı olmadı. Fakat şansımıza çok hafif bizi serinleten bir yağmurda yolculuğumuzu tamamladık. İpoh yani ikinci kent büyük bir yer. Ben şahsen başka bir yerde iki gece kalıp dinlenmiş olmayı dilerdim. Fakat tırmanışa başlamadan önceki son konaklama yerimiz burası olamak zorunda. Akşam bir Thai yemeği olan Tom Yam çorbalarını içiyoruz ve ertesi sabah bisikletlerin bakımı ile vakit geçiriyoruz. Bundan sonra tek yapmamız gereken kendimizi yarın ki uzun tırmanışa hazırlamamız.

Cameron Highlands 1600m rakımdan biraz daha yukarıda yer alıyor. başlangıç noktamız İpoh ise sadece 200m. Yolun ilk 15km’si Kuala Lumpur ana yolu üzerinde ve düz fakat tepeye çıkmak için sola saptığınız andan itibaren tatlı bir tırmanış ile karşılaşıyorsunuz. Biz tam yol ayrımında turup burada yemek yiyebileceğimiz son yer olduğunu düşündüğümüz bir lokantada bol pilavlı bir kahvaltı yapıyoruz. Çok fazla zaman kaybetmeden tırmanışa başlıyoruz. Yol çok tatlı bir eğimle devam ediyor ve çok ender zamanlarda en düşük vitese ihtiyacınız oluyor. Yolda zaman zaman su içebileceğiniz yerler var. Fakat çok sık değil bu yüzden de yanımızda bir miktar su bulundurmaya dikkat ediyoruz. Bizim şansımız havanın kapalı olması ve yağacak gibi görünmemesi. Bu su ihtiyacımızı azaltıyor. Güneşli bir havada aynı performansı göstermemiz çok zor olurdu ve çok daha fazla suya ihtiyaç duyardık. Yol 75km boyunca çıkmaya devam ediyor. Sadece son 20km de yol dik inişler ve çok daha dik rampalarla devam ediyor. En düşük viteslere muhtaç olduğumuz tek nokta burası oluyor. Yolda tepelere ulaştıkça bazı çilek ve çiçek satış yerlerine rastlıyoruz. Buralarda gerekli yiyecek ve içecekleri bulmak mümkün ve biraz meyve ile karnınızı doyurabilirsiniz. Fakat toplam 90km mesafe böyle bir tırmanış için oldukça fazla. Bu yüzdende yolda çok fazla dinlenecek ve zaman kaybedecek zamanımız olmuyor.

Burada ki ufak ama sevimli bir yerleşimde konaklamaya karar veriyoruz. Tanah Rata. Burası sanırım yol üzerindeki en turistik yer fakat geçtiğimiz diğer kasabalarda konaklayacak bir yer bulmak neredeyse imkansızdı. Bu yüzden burası bizim tek seçeneğimiz oluyor. Güzel bir guest house buluyoruz ve uzun zamandan sonra ilk defa sıcak suda yıkanmanın keyfine burada varıyoruz. Buraya gelirken inişe geçtiğimiz son rampa ve hafif çiseleyen yağmur bizi o kadar çok üşütmüştü ki şehre gelip bisikletten indiğimde titrediğimi hissetmiştim. Sanırım yarınki uzun inişte yanıma uzun kollu koruyucu bir şeyler almamız gerekecek. Soğuk bizi 500-600m rakıma kadar etkileyecek gibi görünüyor.

Burası özellikle treking yapmak, çay tarlalarını ve çiçek bakçelerini gezmek, dalından çilek toplamak gibi etkinlikler için ideal bir yer. Fakat buraya bisikletle gelirseniz bacaklarınızı dinlendirmek, bol bol yemek yemek ve az yürümek haricinde başka bir şey düşünmezsiniz. Ayrıca bir dağın tepesinde olmamıza rağmen bu kasaba size bir dağda olduğunuzu hissettirmiyor. Sadece etraftaki bulutlara baktığınızda onların ne kadar alçakta olduklarını ve tepenizi örtecek kadar yükselemediklerini, bu yüzdende tam tepenizde gökyüzünün aydınlık -yada geceleri yıldızlı olduğunu, sadece etrafınızı sarmış bulutların neredeyse sizle aynı yükseklikte etrafınızı kuşatmaya çalıştıklarını ve tepesi aşamadıkları dağların etrafında dolandıklarını görüyorsunuz. Buradaki sorun şehirlerin her zaman bir yolun kenarında oluşması. Bir yol dümdüz gider ve yolun iki tarafına binalar dikilir be bütün şehir bu. Böyle bir oluşumda, doğal çevrenin şekline uyulmadığından bir manzara oluşmaz. Bizdeki köylerde evler düz bir arazide değillerse eğer ya bir dağ yamacına yada benzer bir doğal oluşuma göre şekillenir ve yapılar birbirlerinin manzarasını kesmeyecek, nefes almasını engellemeyecek şekilde konumlanır. Bu şekildeki bir yapılaşmada doğa daha çok ön plana çıkar ve eğer yokuş kaldırımlarda yürümekten şikayetçi olmazsanız köylerde gezerken biraz yukarılarda çok güzel bir manzara ile mutlaka karşılaşır yada karşı tepeden köydeki bütün yapıları sokakları teker teker seçersiniz. İşte bulunduğumuz noktada ne yazık ki böyle bir imkan yok. Sıkıcı bir yapılaşma ve yolun iki tarafındaki yapılar burasını bir kale kadar içe kapalı bir yerleşim haline getirmiş. Bu yüzden de sanırım ikimizde tek bir fotoğraf bile çekmeden buradan ayrılacağız.

Yarın yeni aşılmış bir yoldan doğuya doğru devam edeceğiz. Söylediklerine göre yolda yön bulma konusunda bir sıkıntı yaşamayacakmışız. Bunu ancak yarın öğreneceğiz. Fakat bu kadar yüksekten yavaş yavaş aşağılara süzülürken sık sık durup fotoğraf çekmekten hiç sıkılmayacağımızı eminim.

Bir daha ki internet bulunan kente ulaşana kadar hoşçakalın.

evrim. Cameron Highlands.

Buradaki dil ile ilgili bir iki komik sözcük.

Sup: çorba.

Ais Krim: Dondurma.

Malezya, Alor Star,Yan, Sungai Pethani, George Town

Ve Malezya.

Bizi en çok tedirgin eden mesele yani sınırdan geçmek çok kolay halloldu. Hiç soru sormadan sadece pasaportlarımıza damga vurdular ve 90 gün kalmak için izin verdiler. İlk başlarda Malezya bizim için büyük bir bilinmezlikti. Ne para birimlerine bakmıştık, ne kaç lira harcayacağımızı planlamıştık. Sadece ülkeye girdik ve bisiklete binmeye başladık. Burada ilk izlenim yollarının Tayland’dakinden çok daha güzel oluşuydu. Tabi bu pek uzun sürmedi. Sadece göstermelik bir 30km süslenmiş ve önümüze kırmızı halı gibi serilmişti. Geriye kalan yollar sadece Türkiye’deki yollardan 10 kat iyi olacak kadar idare eder düzeyde. Bisiklet Tayland’daki kadar yaygın olmasa da yoğun motor kullanımı yolları şekillendirmiş ve her yolun kenarında bisiklet ve motor için ayrı bir şerit ayrılmış. Ve isterseniz otobanlarda bile bisiklete binme sansınız var. Çünkü otobanların bile kenarlarında bisiklet ve motorlar için ayrı bir şerit bulunuyor. Buradaki yolların tek avantajı daha gölge olması, yol kenarındaki ağaçlar daha büyük ve yollar daha dar bu yüzdende yolun iki tarafında gölge kalıyor. Bu daha keyifli bisiklet kullanmanıza sebep oluyor.

30km kadar Malezya’da ilerledikten sonra bir bankadan para çekmek istiyoruz. Fakat tek sorun kaç TL=kaç RM bilmememiz. Banka kapalı olmasına rağmen içerideki görevliler bize yardımcı olup internetten € (euro) olarak Malezya RM’sinin karşılığını söylüyorlar. Bizde bizi bir süre idare edecek parayı ediniyoruz. İlk konaklama şehrimiz ile Alor Star. Nedense burada ki şehir isimleri bana hep kovboy filmlerini hatırlatıyor. Alor Star oldukça sevimli bir kent fakat Tayland’da uzun uzun bahsettiğim sosyal hayat neredeyse sıfır. İnsanlar nerede diye uzun süre araştırıyoruz. Sadece araba içerisinde bir yerden bir yere giden kalabalıklar görüyoruz. En sonunda gençlerin toplandığı karşısında büyük bir camii bulunan bir meydana geliyoruz. İnsanlar bizi görünce biraz fazla dikkatlice bakmaya başlıyorlar. Anladığımız kadarı ile buradaki sosyal yaşantı akşamları parkta oturup camiyi seyrederek çiğdem çıtlamaktan ve gelene geçene bakmaktan ibaret. Otele dönerken Çinlilerin bulunduğu bir yer keşfediyoruz. Burası sanırım şehrin bira içilen tek mekanı. Burada oturup sanırım turumuzun en pahalı birasını paylaşıp yorgunluğumuzu gideriyoruz. Burada marketten büyük bira almak isterseniz 6TL ila 9TL arası para vermeniz gerek. Düşünün bir bizdeki market fiyatının 3 katı. Haa ama sakın hemen Malezya’da çok pahalıymış demeyin eğer buradan 1LT benzin almak istereniz 0.95RM yani sadece 0.5TL. Bizdeki benzin kaç Tl bilemiyorum ama sanırım 50kuruşa 1lt benzin alamıyoruzdur. Tayland biraz daha pahalıydı. Sanırım 1lt si 35 baht yani 2tl. Burada ki fiyatlarla ilgili kısa bir bilgi vermek istedim sadece. Bir birayı kederle bölüşüp Malezya tatilimizi en kısa sürede bitirme kararı aldıktan sonra otele dönüp ertesi gün için dinleniyoruz.

Ertesi gün ilk defa Malezya’dan okyanusa bakıp biraz deniz kabuğu topluyoruz. Daha sonra bir süre okyanusa paralel gidip büyük bir şelalenin olduğu bir milli parka ulaşıyoruz. Buradaki şelale –ismini unuttum tabii, birkaç gün öncesini anlatınca bu tür kayıplar oluyor.- çok uzaklardan görünebiliyor ve o kadar yüksekten akıyor ki en tepesini görmekte zorlanıyorsunuz. Biz sadece bir nehrin kıyısına gidiyoruz. Şelalenin dökülüşünü izlemek için 3 saat treking yapmak gerekiyormuş. Biz treking fikrinden vazgeçip biraz dinlenip bu gün finali yapılan off road yarışlarının ödül törenini izliyoruz. Saat 7 gibi herkes dağılınca rahat bir yere çadırımızı kurup uyuyoruz. Ertesi sabah erkenden kampı toplayıp 50km uzaklıktaki bir kent’e ulaşıyoruz. Burası Malezya’da ki ikinci büyük kentimiz ve ülke insanını biraz daha tanıma şansı veriyor bize. Burada yaşayan Çinliler ve Malezyalılar birbirinden farklı hayatlar kurmuşlar. İki farklı kültür bir arada yaşamayı öğrenmiş gibi görünüyorlar. Burada yaşayan Müslüman halk ise bize göre biraz daha aşırıya kaçmış durumda. Sokaklarda herkes camiye gider gibi giyiniyor. Fakat Müslüman halk bize göre kadını daha az baskı altında tutuyor. Burada bir Tayland etkisi olan kadın egemenliği bir ölçüde devam ediyor. Kadınlar ile bir erkek olarak istediğiniz gibi konuşabiliyorsunuz. Hiç unutmam Ülkemizde güneyde bir kentte bir fotoğraf çektirmem gerekiyordu. Ne makinemi koyacak bir yer vardı nede fotoğrafımı çekecek birisi. Derken iki kız geldi. Fotoğrafımı çekmelerini rica ettim. Ne dediğimi dinlemeden kaçıp gittiler. Bir an gerçekten kötü bir şeyler yapacağımdan korktuklarına eminim. Bende baya kızmıştım kendi kendime, hala kendimi Tayland’da mı sanıyorsun diye. Dönelim Malezya’ya; burada Türkiye’de başıma gelen olayı yaşamam mümkün değil. Bu benim bir yabancı olmamdan kaynaklanan bir durumda değil. Burada kadın erkek eşit ölçüde sosyaller. Beyim bilir şeklinde boynu bükük kadınlar yok. Belki de bu yüzden Malezya’yı sevmeye başladık ve kısa sürmesini planladığımız Malezya seyahatimizi biraz daha uzatmaya karar verdik. Ertesi gün hakkında pek bir şey bilmediğimiz George Town adında bir kente doğru yola çıkıyoruz. Burası sanırım bizim en keyif aldığımız yerlerden. Burası bir ada ve ana karaya 13.5km lik dünyanın en uzun 3.sü olduğunu söyledikleri bir köprü ile bağlanıyor. Sanırım bu köprü üzerinde bisiklete binmek olası fakat anakaraya giderken yapar mıyız bilmiyorum. Bana nedense çok çekici gelmedi. George Town da iki gün kalıyoruz. Konaklama yerimiz son derece sevimli bir Guest House ve burada bize bilgi vermekten keyif alan bir Malezyalı bisikletçi daha var. Kuala Lumpur’dan buraya bisikletle gelmiş ve daha ilk turu olmasına rağmen çevre hakkında çok fazla şey biliyor. Kentin bizim kaldığımız kesimi sadece eski evlerden oluşuyor ve bende sanki bir filmin içindeymişim hissi uyandırıyor. Etrafımdaki bütün binalar 2-3 katlı hepsi benzer güzellikte işçilikle yapılmışlar. İzmirli olanlar lavanten evlerinden oluşan bir şehir düşünsünler ve arada bu güzelliği bozacak hiçbir bina olmadığını. Bu güzel binalar bir yandan da rengârenk boyanınca, buradaki ahşap işçiliğini ekleyince mis gibi bir şehir ortaya çıkıyor. Akşam biraz dolaşıp otelde vakit geçirmeye karar veriyoruz. Otelimizin girişi daha çok bir kafe’yi andırıyor. Burada oturup dışarıdan aldığınız bir içkiyi yada otelde bulunan kahvenizi içebiliyorsunuz. Sessiz, sakin bir sokakta akşam muson yağmuru (bizde yaz yağmuru oluyor) yağarken, ılık bir havada kahvenizi içmenin ve ayaklarınızı dinlendirmenin keyfi sonsuz. Elif sanırım henüz kendini hazırlamamıştır fakat 2 gün sonra Cameron Highland denilen 1600m rakımlı bir yerde kalacağız. Sanırım turumuzun ilk zorlu etabı burası olacaktır. Ben vitesler konusunda kendimi şanslı hissediyorum. Önceki bisikletime göre çok daha düşük vites kombinasyonlarına sahip bir bisiklet benimkisi. Elifte ise benim önceki bisikletimin aynısı var. Sanırım Elifin yükünün birazını ben alırsam, tepeye çıkarmam gereken yük ben dahil 120kg civarında olacak. Elif 85kg civarında kalacaktır. Bu durumda ikimizde pestili çıkmış vaziyette Cameron Highland da bol bol dinlenebileceğiz. Fakat Ahmet Mumcu’nun anlattığı kadarıyla sanırım görülmeye değer yerlerden birisi Malezyada.

Şimdilik paylaşacaklarım bunlar. Sanırım Malezya’da, farklı bir kültürde bol bol renkli kareler yakalama şansımız olacak. Umarım fotoğrafları ve yaşayacaklarımızı beğenirsiniz.

Evrim.

George Town. Malezya.

Hat Yai, Pdang Besar

Phattalung’da 2 gün kalıp bisikletlerimizi onardıktan sonra sınıra 50km mesafede Hat Yai isimli bir kente gidiyoruz. Burası büyük ve Malezya’ya geçiş yapmak isteyen insanlarla dolu bir kent. Burasını ilk başta çok sever gibi olmamıza rağmen bizim tahammül edebileceğimizden fazla böcek oluşu bizim bu kentte sadece bir gün kalmamıza sebep oluyor. Burada kendimizi biraz ödüllendirip 2 yıldızlı bir otelin 5. Katında böceklerden uzak bir oda tutuyoruz. Ertesi sabah bisikletlerimizi almadan ufak bir şehir turu yapıp öğlen saatlerinde de şehri terk ediyoruz. Hat Yai ile ilgili daha uzun yazmak isterdim ama şehri gezerken etrafımızdan çok yerlere böcek var mı diye baktığımızdan çok fazla bir iz bırakamadı bizde.

İkinci ve Tayland’da ki son konaklama yerimiz ise bir sınır kasabası olan Pedang Besar. Burasının güzelliği hem Malezya hem de Tayland havasını solumanız olsa gerek; akşam pazarında karnınızı doyurmak için dolaşmaya çıktığınızda yemeklerin çeşitliliği iki kültürü de size hissettiriyor. Elif ile otele yerleşip akşam yemeklerimizi yedikten sonra bir şeyler içmek için bir yerler aramaya koyuluyoruz. Ama ne şans; burada sadece karaoke barlar var. Burada Karaoke bar anlayışı aslında iki tür: İlki daha çok bizim kaldığımız yerlerde görünen, yabancılara hizmet eden, genelde yalnız erkeklerin gidip bazı kızlarla tanıştığı yerler. İkinci tip ise daha çok kırsalda, ufak yerleşimlerde görünen geleneksel tip; burada daha çok gençler bir şeyler içip hoşlandıkları kişiler için şarkılar söylerler. Daha öncesinde birbirini sevdiklerini tahmin ettiğim bir çiftin karşılıklı şarkı söyleyişlerini izlemiştim. Bazen bir kişi çıkıp başka masada oturan birisine hitaben şarkısını söylüyor bazen de 2-3 kişi ortak şarkı söyleyip diğer masadakilerle flörtleşiyorlardı. Bence oldukça romantikti ve ufak yerleşimlerin bu kadar sosyalleşmesi beni etkilemişti.

Sonunda şansımız dönüyor ve bira içeceğimiz ve geleneksel müzik dinleyebileceğimiz çok güzel bir mekan buluyoruz. Burası masif ahşap mobilyalarla düzenlenmiş, bir şarkıcının şarkı söylediği bir bahçe aslında. İrili ağaçların altında, ufak bir oyun köşesinin ve birkaç ufak süs havuzunun arasında ki koyu renk ahşap masalardan birisine oturup biralarımız istiyoruz. Bu arada da komik bir diyalog yaşanıyor: Ben su istemeye çalışıyorum fakat basit bir su isteme işlemi o kadar dallanıp budaklanıyor ki en sonunda ayağa kalkıp el kol hareketleri ile tarif etmeye çalışıyorum. Bu da yetmeğince kalkıp süs havuzundan su içer gibi yapıp su içmek istediğimi çok açık belirtiyorum. 3-4 dk süren bu çabalama süreci bizim için oldukça komikti. Bazen insanlar su içmek istemediğinize o kadar emin oluyorlar ki gerçekten su içmek istediğinizi anlamamak için elinden geleni yapıyorlar. Benzer ve daha vahim bir olayda birkaç gün önce burada Malezya’da başıma geldi. Ben süt içmem ve kahvemi de sütsüz isterim. Burada yol kenarında kahve içmek için durduğumuz mekanda mutfağa girip kahve istediğimi söyledim. Malezya’da insanlar çok güzel İngilizce konuşuyorlar. Bu yüzden de en kırsal kesimde bile derdinizi İngilizce anlatma şansınız oluyor. Kahve istediğimi söyledim. Ok dedi ve önce süte davrandı, süt istemediğimi söyledim, o zaman krema kıvamında ve oldukça şekerli olan pastörize edilmiş bir tür süt türü koymaya çalıştı, onu da istemediğimi söyledim, o zaman şeker koymaya çalıştı, onu da istemediğimi belirttim, o zamanda neskafe koymaya çalıştı. (Ufak bir not: burada kahve yetiştiği için kendilerine özgü değişik bir kahveleri ve demleme stilleri var. Aynı bizim türk kahvesi’nin farklılığı gibi burada ki kahvede buraya özgü ve oldukça sert. Bence bu yörede yapılan geleneksel kahve neskafeden 10 kat güzel). Bende neskafe değil geleneksel kahve istediğimi söyledim. Tabi bunları yaparken bir yandan söylüyorum bir yandan da ellerimle işaret ediyorum. Karşı tarafta her söylediğime “ok no milk”, “ok no sugar” diye onay veriyor. Komik kısım şimdi başlıyor, ben neskafe yerine geleneksel kahveyi isteyince her şey reset’lendi. Tekrar başa döndük ve adamın eli tekrar süte gitti. Ben istemediğimiz söyledim, sonra pastörize olan, istemedim, sonra şeker, onu da işaret ettim, en sonunda sadece kahve koymaya ikna edebildim. Sadece neskafe yerince normal kahve koymasını istemek bütün süt-şeker kaosunu tekrar yaşamanıza sebep oluyor.

Şimdi tekrar Tayland’da dönelim ve kaldığımız yerden devam edelim. Biralarımızı içip yerel şarkının tadını biraz çıkardıktan sonra Elif ayrılıp bir saat masaj yaptırmak istiyor. Sanırım bir daha Tayland’da dönene kadar masaj yaptıramayacak. Bende biraz turlayıp bir şeyler içiyorum. Erken kalkmak ve gerçektende vize olmadan sınırı geçebilecek miyiz öğrenmek üzere otele dönüyoruz.

Geride kalan bir ayda Tayland çok keyifli geçti. İkimizin de daha çok keyif aldığı yerler daha az gelişmiş ve yabancılar tarafından çok fazla işgal edilmemiş ufak kasabalar oldu. Bu tür yerlerde geleneksel yaşantıyı yaşamak bize daha çok zevk verdi. Normalde ufak bir köyden çok fazla sosyal yaşantı bekleyemezsiniz. Ama Tayland bu konuda çok farklı; insanlar genelde dışarıya bağlı yaşadıklarından ve daha çok kadın egemen bir sosyal hayata sahip olduklarından son derece sosyaller. Buradaki yaşantıda evlerde mutfak bulunmuyor ve dolayısı ile insanların iletişim kurmaları sabah kahvaltıda başlıyor. Yemek için bütün şehir sabah marketlerine akın ediyorlar ve ortak masalar etrafında yemeklerini yiyorlar. Öğlen ve akşam içinde aynı şey geçerli, özellikle akşam marketleri çok daha renkli oluyor; insanlar burada sadece yemek yemiyorlar değişik eğlencelere katılıyorlar mesela birçok kentte sahnelerde canlı müzik eşliğinde yemeğinizi yiyebiliyorsunuz. Daha çok panayır havasında olan akşam marketlerinde bir de uzun alışveriş tezgahları bulunuyor. İkinci el eşyalar, yeni kıyafetler, hediyelikler, çeşitli oyuncaklar arasında elinizde kızarmış kalamar ya da karideslerle dolaşıp, çeşitli meyve sularını deneme şansınız oluyor. Ve nasıl oluyor bilemiyorum ama bu marketlerde hala karşıma daha önce hiç denemediğim değişik lezzetler çıkıyor.

Sosyal yaşantının bu kadar gelişmesinde kadın egemen bir toplum anlayışının olmasının dışında en önemli etken tabi ki din. Budizm burada insanların hayatlarının bir parçası, rahipler her sabah 6 gibi şehirde dolaşıp halktan yemek toplarlar. Bu halk ile rahiplerin kaynaşmasına sebep olur. Burada insanlar rahiplerin onlara iyi şans getirdiğine inanıyorlar. Birçok defa bizi de bazı özel törenlere çağırdılar. Bu tür bir inanışımızın olmadığını gelmek istemediğimizi söyleyince, inanıp inanmamanın önemli olmadığını, sadece iyi şans için yapmamız gerektiğini söylüyorlar. Yani sansını arttır. Burada ki dini hayatın çok farklı bir havası var. Yaşanan dünya, gördüklerin, etrafındakiler sadece bunlar onlar için önemli. Ve sanırım bu dinin bir şartı yok, çok cool senin inanıp inanmaman bile umurunda değil Buda’nın. Bir defasında Bangkok’ta kaldığım hostelde Pakistanlı bir Müslüman sabaha kadar beni konuşmaya tutmuştu. En sonunda sıkılıp peki biz inandığımız için er geç cennete vs gideceğiz, diğer tek tanrılı din mensupları içinde geçerli, peki Budistler en olacak diye sormuştum. Oteldeki Budist kadını işaret edip onların hepsinin cehennemde yanacağını söylemişti. Kadının tavrını görmeniz gerek. Hiç umurunda bile olmadı. Sanırım onları cezp etmek için cennetten daha fazlası gerekiyor. Beklide biraz anaerkil yapıdan dolayı insanlar cennetteki hurilerle pek ilgili değiller. Her neyse amacım dinleri kıyaslamak değil. Sadece şunu fark ettim. Burada hayatın bir parçası olan din, hayatla beraber bir dönüşüm içinde. Yani en son çıkan bir yenilik dini hayatında bir parçası oluyor. Üzerine bir uzmanlar topluluğu toplanıp ama bu son teknolojiyi kullanırsak Tanrıları kızdırmış olur muyuz diye tartışmıyorlar. Sanırım tüm bunları açıklamak oldukça zor. Buraya gelip bir süre kaldıktan sonra insan buradaki farklığı çözümlemeye başlıyor. Gene de bir ülkenin nasıl bu kadar hoşgörülü ve sevgi dolu hale geldiğini anlamak için sanırım daha fazla inceleme yapmak gerek. Benim net olarak gördüğüm farklar din ve kadının egemenliği. Fakat asıl merak ettiğim ve anlamakta zorlandığım şey dinin nasıl bu kadar şeffaf ve kadının nasıl bu kadar eşit hale geldiği. Tüm bunların altındaki asıl sebebi bulmak sanırım benim için mümkün değil.

Tayland ile ilgili kısımı şimdilik sonlandırma zamanı geldi. Burası ülkenin güneyinde sınırı 3km uzaklıkta bir kent ve ertesi gün Malezya serüvenimiz başlayacak. Sanırım bir daha kuzey Tayland’da dönene kadar sadece anılarla ve bu blogta yazdıklarımızla yetineceğiz.

Evrim.

George Town, Malezya.