Endonezya; İyi, Kötü Ve Çirkin

This slideshow requires JavaScript.

İnsanlar gezmek için en rahat yerleri seçerler, sanki görülecek en değerli şeyler en rahat olanlarıymış gibi. Aradan geçen zaman sonrasında hafızalarımızda en çirkin, rahatsız anıları kalır, zaman bizi rahatlatanları silip süpürür. Hiç birimiz ilk gördüğümüz de bizi heyecanlandıran, rahat ettiğimiz bir otel odasını hafızamıza kazımayız.

Ben rahatsız ülkelerde gezmeyi severim. Rahatsız olmak için değil hatıramak için yaparım bunu.

 

Endonezya’da geçirdiğimiz bir ay sonrasında Malezya’ya geri dönmek için Medan’a geliyoruz. Bizim planımız buradan Malezya’nın kuzeyinde, Tayland sınırına üç gün mesafede bulunan George Town adasına feribotla geçmekti, fakat son anda, Medan-George Town arası bot seferlerinin son 2 yıldır durdurulmuş olduğunu ve Malezya’ya Medan’dan sadece uçakla gidebileceğimizi öğreniyoruz. Bu yüzden de Medan girişinde ki hava alanına uğrayıp hemen uçak fiyatlarını soruyoruz. Burada bilet alabilceğimiz sadece bir ofis var: AirAsia. Bilet fiyatları geçektende çok ucuz ve bu sayede direkt Bangkok’a uçabilir ve vize için para vermeden bir ay Tayland’da kalabiliriz. Çünkü eğer Tayland’a hava yolu ile giriş yaparsak bize bir ay kalma izni veriyorlar. Fakat en büyük sorunumuz benim bisikletmin 30kg elifinki nin ise yaklaşık 25kg olması ve uçakta ki bagaj hakkımızın sadece 20kg. Bu yüzden de ekstra bagaj için ödememiz gereken bir miktar para olmalı. Bisikleti koyacağımız kutular haricinde 15kg fazlalığımız var ve kutuların tanesi tahminen 3kg gelecektir. El bagajlarını düşüp 10kg yük için görevli ile pazarlık yapıyorum ve ne kadar ekstra para vermemiz gerektiğini soruyorum. Uzun süren itinalı bir hesap sonunda, belkide bize Endonezya’nın son kazığını atmaya çalışan görevli bilet fiyatınından %50 daha fazla bir bedel hesaplıyor. Yani 10kg fazla bagajımız olduğu için iki kişi neredeyse 4 kişlik bilet parası ödeyeceğiz. Peki bisikletim için yeni bilet alabilir miyim diye şaka ile karışık soruyorum çünkü bu yeni bilet ile 20kg daha bagaj taşıma hakkı, bir adet koltuk ve istersek 80-100kg lık bir insan ve yanında getireceği kabin bagajlarını taşıma şansı kazanacağız. Ama aynı fiyatın çok daha fazlası ile sadece 10kg ekstra yük taşıyabileceğiz. Saçmalık! Ama görevli teklifinin aslında ne kadar saçma olduğunu gösteren önerim karşısında, bisiklet için bilet satamayacaklarını ve indirim için arayabileceği kişilerin yurtdışında olduğunu söylüyor. B planı: uçakta bisiklet taşımak mümkün değilse bisikleti uçak kargosuna veririz, hatta şansımız varsa bisiklet ile aynı uçakta seyahat ederiz. Kargo bölümüne gidiyoruz. Ama orada ki insanlar da pek keyifli haberler vermiyorlar bize ve tek çare olarak başka bir ulaşım aracını Medan’da bulmaya çalışmak kalıyor. Benim yanımda ki 10kg yük için benden daha fazla para istemeleri, endonezyalıların insana nesnelerden daha az değer vermelerinin bir göstergesi gibi oluyor benim için. Havaalanının ardından Medan’a daha 3 gün önce kaldığım otele gidiyoruz.

Otelde Endonezya’yla ilgili onca kötü insanı ve anıyı unutturacak, çok güzel iki kişi ile tanışıyoruz. Yeni arkadaşlarımız bizim bisiklet ile geldiğimizi görüp bizimle tanışıyorlar ve kendilerini tanıtıyorlar. Gazetecilik yapıyorlarmış ve bizimle ilgili bir haber hazırlamak istediklerini söylüyorlar. Benim Medan da ki planım kendimi odaya kapatıp sakinleşmeye çalışmaktı, fakat bu iki iyi insan bir anda tüm yorgunluğumuzu bize unutturuyor. 1-2 saat dinlenmek için izin istiyoruz ve ardından otelde buluşmaya karar veriyoruz. Adit ve Bintang ile arkadaşlığımız bu şekilde başlamış oluyor ve ilk defa Endonezya’da bir kentte fazladan kalmaya karar veriyoruz.

Adit anladığım kadarı ile çok iyi bir fotoğrafçı ve bir çok fotoğrafçının çekebilirse, kendisini çok şanslı hissedeceği zorlukta ki kareleri yakalamak gibi bir özelliği var. Ördeğin birisine dişlerini geçirmek üzere olan bir timsah fotoğrafı mesela bunlardan birisi. Fakat ingilizcesi olmadığından sadece hareketler ile anlaşmak zorundayız. Ortak yönümüz olan fotograf konusunda anlaşmak için ingilizceye çok fazla ihtiyacımız olmadığını kısa sürede anlıyoruz . Bintang ise iyi bir ingilizceye sahip ve Adit’in bir alt kuşağı gibi. Daha geç fotoğrafçılığa ve muhabirliğe başlamış fakat bir çok konuda kendisini kolaylıkla geliştirmiş. Bu yüzdende yeni işine alışması ve yaratıcı olması çok kısa sürmüş. Yapı olarak Adit’in aksine çok güçlü ve olgun görünüyor. Adit ise daha çocuksu ve saf bir yapıya sahip. İkiside o kadar düzgün insanlar ki şehirde hiç bir rahatsızlık yaşamadan 4 gün birlikte eğleniyoruz. Bu arada bizim Malezya’ya geçiş için çözüm bulmamızda da yardımcı oluyorlar. Buradan gerçektende feribot ya da vapur olmadığını öğreniyoruz fakat tren ile 4-5 saatlik mesafede ki bir kentte vapur olduğunu ve Port Klang’a yani Kuala Lumpur’a gidebileceğmizi öğreniyoruz. Tekrar Endonezya’ya giriş yaptığımız yer olan Dumai’ye dönmek zorunda olmayacağımız için tren ve vapur biletimizi alıyoruz. Ayrıca gideceğimiz kent’te bizi karşılayacak birisini de ayarlıyorlar. Bu sayede kentte otel bulmak zorunda kalmayacağız -ki zaten bu kentte otel olmadığını kente varınca öğreneceğiz.

Medan’da Bintang ve Adit ile gündüzleri şehir turu yapıyor, arada yanlarında getirdikleri gazeteci arkadaşları ile tanışıyor akşamları sadece gazetecilerin takıldığı bir kahvede oturuyor bir şeyler içiyoruz. Bazen alışveriş mağazalarında, bazende kentin dar sokaklarında, bazende çin, hint, budist ya da baliye özgü tapınaklarına gidiyor, fotoğraf çekiyoruz.  4 günümüzü bu şekilde geride bırakıyoruz. Ayrılık zamanımız geldiğinde ise birbirimizi çok kısa zamanda özleyeceğimizin bilincinde vedalaşıyor ve trene atlıyoruz.

Tren yolculuğu bazıları için sinir bozucu olabilir fakat benim için eğlenceli geçiyor. Devamlı yanıma oturan, zaman zaman rahatsız eden, konuşurken dürten insanlar yüzünden kişisel alanım kaybolsa da insanları incelemek benim keyifli zaman geçirmeme yetiyor. Bir ara trene binen bir müzik grubu, ellerinde gitarlar, kemanlar, davullar ile yarım saat boyunca canlı müzik yapıyor ve treni en sonunda en başına doğru bir bando takımı gibi geçiyorlar. Trende ki tek yabancı biz olmamıza rağmen bize son derece kibar davranıyorlar, zorla para istemiyorlar yada kulağımızın dibinde kemanlarını çalmıyorlar, sanki trende biz yokmuşuz gibi rahat müziklerini yapıyorlar. Trende her istasyonda değişen yemek satıcıları ise durumun tersine, sepetlerinde ki her şeyi, sanki bir fil kadar yemek yiyebiliyor muşuz gibi, bize satmaya çalışıyorlar. Bu şekilde tren yolculuğumuz akşama, havanın karardığı bir saatte bitiyor. Son istasyondan önce ben bisikletleri indirmek için kargo vagonuna gidiyorum, Elif’te tren durunca istasyona atlıyor.

Burada değişik bir şey oluyor. Kargo istasyona bırakılmadan önce tren tekrar hareket ediyor ve biz ufak bir panik yaşıyoruz, fakat 200m kadar ilerledikten sonra tren duruyor ve içinde benimde bulunduğum kargo vagonunu bırakıp diğer yöne kareket ediyor. Daha sonra lokomotif yolcu vagonlarından ayrılıyor ve kargo vagonuna bağlanıyor ve kargo vagonu ile trenin diğer ucuna gidiyor. Amacı kargo vagonunu, tren hattı boyunca hep sonda bırakmak. Mesela tren hat üzerinde sağa giderken kargo vagonu diğer vagonların solunda, sola giderken ise sağında yer alıyor. Bu işlem yarım saatten fazla sürüyor. Bu sürenin sonunda kargo vagonu istasyonun önüne geliyor ve bisikletlerimizi indirebiliyoruz.

İstasyonda Elif bizi karşılayacak olan bey ile buluşmuş bile. Dış görünüşünden dini bütün birisi olduğu belli olan bey bizi önce dükkanına götürüyor. Burada bisikletleri bıraktıktan sonra iyi bir lokantada yemek yiyiyoruz. Yemekler müthiş fakat burada ve bir kaç müslüman ülkede göreceğiniz farklı bir stil ile yeniliyor. Bana açıkçası iğrenç görünen bu sahneyi anlatayım isterseniz. Yemeklerden önce masanın iki kanarına 5-6 adet içi su dolu kap koyuluyor. Hata yapıp bu taslardan sakın su içmeyin. Daha sonra değişik kaplarda yemekler ve plav geliyor. Yemek yiyeceğiniz el bu kaplardan birsine daldırılıyor ve parmaklar yıkanıyor. Kap ufak boy bir çorba kasesi büyüklüğünde olduğundan tüm eli sokmak imkansız. Sadece parmaklarınızı bu tasa sığdırabilirsiniz. Ardından yemek elle yeniliyor. Tavuk, balık, kelle yenir elle derseniz, ne var bunda bizde elle yemek yiyiyoruz derseniz bir de mercimek çorbasına, pırasa yemeğine ellerinizi daldırın ve sahneye bakın. 3 parmak ile salçalı patates yemeği kıvamında ki bir yemekten bir parça alınıyor ve pilavın üzerinde koyuluyor. Plav ile biraz karıştırıp yuvarlandıktan sonra, 3 parmak ile kürek gibi kaldırılıyor ve yukarıya doğru kalmış ağzınıza boşaltılıyor. Ardından ara ara yanda ki su dolu kaplara daldırılıp parmaklar temizleniyor. Kaplarda ki suların içinde yemek artıkları, prinç taneleri yüzmeye başlıyor ve bu su dondurmacıların dondurma koydukları kaşıkları beklektikleri su kaplarınmda ki gibi çirkin bir renk alıyor. En çirkin ve dayanılmaz olanı ise yemeğin sonuna doğru tabağın sıyırılması sahnesidir benim için. İşaret parmağının paşparmağa bakan tarafı ile tabak iyice sıyırılıyor ve ardında parmak özenle yalanıyor. Tüm bunlar olurken hemen 3m arkamızda bir lavabo, sabun olduğunu ama bizden başka kimsenin orada ellerini yıkamadığını da eklemek isterim. Bu anlattığım sahneye lokanalarda bir çeok defa tanık olmuştuk fakat bu gün ile defa karşılıklı oturup yemek yediğimiz birisinin anlattığım şekilde yemek yiyişini izliyoruz. Bize bişeyler anlatmaya çalışırken parmaklarında ki prinç tanelerini, yemek artıklarını görmemeye çalışmak, anlattığı şey anlamaya çalışmak gerçektende zor oluyor. İlginç olan bu ufacık kaplarda ki suyun, yağlı ellerini temizlediğine inanmaları ve günde 3-4  defa el yağlandırma işine devam ettikleri gerçeği. Yemekten sonra el sıkışmamak için ellerimiz cebimizde vedalaşmak zorunda kalıyoruz.

Bize yardımcı olmak isteyen bu bey, gerçekten de iyi niyetli birisi, yardımları ve yemek için teşekkür ediyoruz. Gece kalacağımız yer ise bir otel ya da guest house değil. Sadece Endonezya da bulabileceğimiz türden ne olduğu belli olmayan ilginç bir yer. Biletleri aldığımız ofisin yakınında ertesi gün sabah 10da kalkacak vapuru beklemek için kalacağımız bir yere gidiyoruz. Burada bizden başka 20 kişi daha var ve içlerinde ingilizcesi olan ve Endonezyanın ta öbür ucundan buraya gelmiş olan bir kız bize yardımcı oluyor. Kızlar ile erkekler ayrı yerlerde kalacağından farklı binalara yerleşiyoruz. Birisi bizden kayıt için pasaportlarımızı istiyor ve yarım saate getireceğini söylüyor. Pasaportlarımızı verdikten sonra duşumuzu alıyoruz ve yeni arkadaşımız ile sohbet ediyoruz. Bu arada pasaportlarımızı yarın alabileceğimizi öğreniyoruz. Bu durum beni biraz sinirlendiriyor. Pasaportlarımıza sanki kaçmamamız için el koyulduğu hissine kapılıyorum. Dışarıya çıkıp bir dolaşmak istediğmizi bahane ediyorum. Bu sayede ofise gidip pasaportlarımızı alabiliriz. Dışarıya çıkmak istememiz son derece gergin bir ortam oluşturuyor. İnsanlar kendi aralarında konuşmaya başlıyorlar ve bir şeylere karar vermeye çalışıyorlar sanki. En sonunda ingilizcesi olan kızı bizim peşimize takıyorlar. Bu durum işimize yarayacak çünkü kızı piyon gibi kullanıp pasaportlarımızı alacağız.

Ofisi kolaylıkla buluyoruz ve pasaportlarımızın içinde vermemiş olduğumuz ülkeye giriş yaparken doldurulan kartları bahane ediyoruz ve kısa süreliğine pasaportlarımızı istiyoruz. Kartları içine koyuyor ve geri vermiyoruz. Kısa bir gerginliğin ardından pasaportlarımız ile ayrılıyoruz. Kızı bizim peşimize takma sebepleri ise, kızdan ajanlık yapmasını istemeleri değil, bizim güvenliğimizmiş. Şehir inanılmaz karanlık, pis ve tehlikeli. İnsanlar ufak bir sürüye saldırmak için sürünün etrafında dolanan arslanlar gibi bizi etrafımızda dolanıyorlar, motorları ile biz yürürken etrafımızda tu atıyorlar, bazen çok yakınımızdan geçiyorlar, bir şeyler soruyorlar, bir yerlere götürmeyi teklif ediyorlar. Bu şekilde etrafımız 5-6 adet motor ve tuktuk ile sarılmış vaziyette şehirde yürümeye çalışıyoruz. İnsanlar son derece kötü niyetli görünüyorlar ve üçümüzde çok geriliyoruz. Sadece 10dk kadar sokakta yürüdükten sonra geri kalacağımız yere dönüyoruz. Kızın anlattıklarından anladığım kadarı ile burası ülkede kaçak bulunan insanların bulunduğu, göz altında tutuldukları bir yermiş. Bizim kızda ne yaptıysa babası buraya gelene kadar göz hapsinde tutuluyormuş. Endonezyanın Avusturalya’ya çok yakın olan bir köyünde yaşayan arkadaşımız iş için Malezya’ya gitmiş ve bir süre orada çalışmış. İngilizcesi bu sayede gelişmiş. Fakat çok fazla para kazanamadığından Endonezya’ya geri dönmüş. Hiç parası kalmadığından ya da parasız olduğun işlediği ufak bir suç yüzünden burada ailesinin gelmesini ve onu yaşadıkları yere geri götürmelerini beklemek zorunda. Babası vapurla ülkenin diğer ucundan geldiğinden bir haftya kadar beklemek zorunda olduğunu öğreniyoruz.

Ertesi sabah erken kalkıp yeni arkadaşımız ile vedalaşıyoruz ve 10km kadar ileride ki iskeleye gidiyoruz. Burada önünde kalabalığın biriktiği bir binanın bizim ülkeden çıkış yapacağımız ve vapura bineceğimiz yer olduğuna emin oluyor ve bir süre kahvaltı için oyalandıktan sonra binaya giriyor ve artık Endonezya da olmamanın, akşam Malezya’da uyumanın inanılmaz rahatlığını hissediyoruz.

İçeride vakit her zamankinden daha yavaş geçiyor. Bizden önce ki vapur aynı fiyatmış ve bizimkinden 2 saat önce kalkıyor ve 2 saat daha hızlı karşıya geçiyormuş. Bilet aldığımız ajansın bize kazığı yüzünden yavaş vapuru beklemek zorunda kalıyoruz. İçerisi kapalı ve biraz aralanabilen vasisdas pencereler ile çevrili bir oda. İçeride ilk vapura henüz binmemiş yolcular ve ikinci vapuru bekleyen yaklaşık 300 kişi var. Sanırım 13 yaş üzeri insanların %50si yani 150 kişi içeride sigara içiyor. İçeride geçen yarım saat sonunda gözlerim yaşarmaya, yanmaya başlıyor, kıyafetlerimiz leş gibi sigara kokuyor. Zor zor gizlenmek için oturduğum bir sandalyede yanıma bir polis geliyor ve benimle ingilizce konuşmak istediğini söylüyor ve bir sigara yakıyor. Bine yakın yerel sigara markasını barındıran Endonezya’nın ülkede ki son saatlerimizde bize attığı son kazık bu dumanlı olan oluyor.

Vapurda eşyaları koyacak yer bulamadığımızdan ayaklarımızın altı, kucağımız çanta dolu olarak ufacık koltuklarda oturarak geçen 10 saatin ardından her şey bir anda bitiyor ve üniversite sınavından çıkmış bir öğrencinin bir kaç gün ne yapacağını bilememesi, son yıllarında sadece ders çalışan birisinin artık özgür oluşu, istediği şeyi yapabilmesi, ama dersten başka yapılacak bir şeylerinde olduğunu unutmuş olması, hatırlayamaması gibi, kızacak, sinirlenecek bir şeyler bulamıyor, bu sanki bir alışkanlık olmuş gibi, bir şeylerin ters gittiğini, bir şeylerin hayatımda eksik olduğunu hissediyor, Endonezya’dan sonra ki bir kaç günü sanki suyun altındaymış, sakin, sessiz, sadece huzur veren bir ortamda dolaşıyormuş gibi yaşıyorum. Sadece Malezya’ya giriş esnasında bisikletler için istedikleri ekstra para bize biraz vakit kaybettiriyor ama sinirlerimizi germeye bu bile yetmiyor.

Advertisements

Arkadaşlarımız

Bazıları bizim gibi tur yapan bisikletçiler, bazıları yerli halk. Hepsi ile fotoğrafımız olmasa da güzel vakit geçirdiğimiz kişileri burada paylaşmak istedim.

This slideshow requires JavaScript.

Nerelerde kaldık

This slideshow requires JavaScript.

Konaklama yerlerimiz ilk başlarda oteller olsada son zamanlarda daha çok kamp kurmayı terçih ettik. Son Tayland günlerimizde 2 haftada sadece 2 gün otelde kaldık. Geri kalanı hep kamptı. Peki en güzel kamp yeri sıralaması yapmak gerekirse benim kişisel listem aşağıda.

1 Kaplıcalar,

Fotoğrafa bakınca ne kadar keyifli bir kamp alanı olacağını tahmin edebilirsiniz. Birde uzun süren bir bisiklet yolculuğunun ardında sıcak suda vücudunuzun iyice gevşediğini hayal edin, derin bir uyku için daha uygun bir yer bulamazsınız.

2. Tapınaklar.

Geleneksel Budist yaşantısına bir miktar dahil olmak isterseniz tapınaklar konaklamak için en uygun mekanlardan. Buradaki sakin yaşantının büyük bir kısmını gözlemleme şansına sahipsiniz. Fakat dine bir mekan olduğunu her zaman hatırlamak ve belli bir ölçüde saygılı olmak şart.

3 National Parklar

Milli parklarda gece boyunca güvenlik bulunur ve eğer bir ihtiyacınız varsa size herzaman yardımcı olurlar. Duş sıcak su ve yemek genellikle bulunur. Kuş sesleri ile uyanmak isteyenler için.

4 Polis karakolları

Sanırım daha güvenli bir yer olamaz, en azından Tayland’da. Burada polis karakolları her zaman geniş bir bahçeye sahiptir. Sadece sormanız yeterlidir. Eğer bahçeleri yoksa yada gece yağmurlu olacağını düşünüyorlarsa size kapalı bir yer ayarlarlar. Duş ve sıcak su mutlaka vardır. Buraya gelirseniz polis karakollarında kamp yapmanızı tavsiye ederim. Tabi bunun sadece Tayland’da güvenli olacağının altını çizelim.

Geleneksel Kıyafetler

Gallery

This gallery contains 17 photos.

Burada turumuz esnasında görmüş olduğumuz geleneksek kıyafetleri sizlerle paylaşmak isterim. Bazı kıyafetler evlilik, bayram gibi özel günlerde kullanılmaktadır. Fakat yöresel yaşantının devam ettiği ufak köylerde halk yöresel kıyafetleri kullanmaya devam etmektedir. İyi seyirler.

Endonezya-Sumatra

Endonezya

Kuala lumpur’da birkaç gün mola verdikten sonra vapur ile Endonezya’ya geçmek istiyoruz. Fakat vapur saatleri ve kalkış yerleri ile ilgili net bir bilgi alamıyoruz. Bunun için net bilgiye ulaşabileceğimizi söyledikleri Malezya turizm ofisine gidiyoruz. Orada günde tek sefer saat 10:30’da feribot olduğunu ve yaklaşık 50km uzaklıkta ki Port Kalng’tan kalktığı öğreniyoruz. Sabah tren ile gitmemizin mümkün olduğunu böylece KL’de ki yoğun trafikte bisiklete binme derdinden kurtulup iskeleye trenle ulaşabileceğimizi söylüyorlar.

Ertesi sabah otele yakın olan tren istasyonuna vardığımızda bize söylendiği gibi tren olduğunu fakat bize gene söylenenin tam tersi trene bisikletleri koyamayacağımızı öğreniyoruz. Bir anda büyük bir karmaşanın ortasında trafiğin içinde çıkışı olmayan bir durumda buluyorum kendimi. Uzun pazarlıklar fayda etmeyince trenle başka bir liman kentine gitmek için bilgi alıyorum. Söylenenler ise bizi pek fazla rahatlatmıyor. Çünkü trenle Malaka ya da George Town’a gitme ihtimalimiz var. İki kente de tren sabaha karşı varıyor ve şehirlere 30-40km kadar uzakta kalıyor. Pek fazla bilgi sahibi olmadığımız yerlerde gecenin 3’ünde bisikletle şehre varmak ve feribotu yakalamak fikri son derece anlamsız. Geriye tek seçenek olan bisikletle 50km uzaklıkta ki port Klang’a ulaşmak ve geceyi orada geçirdikten sonra ertesi sabah vapura binmek kalıyor.

Klang’a giden yolu, güzel yol tarifi sayesinde şaşırmadan buluyoruz. Otobandan gitmemiz gerekmesine rağmen otobanın kenarında motorlar için bağımsız bir yol yapılmış ve bu yol gideceğimiz yere kadar kesintisiz devam ediyor. Bu son derece güvenli yol keyfimizi biraz yerine getiriyor ve şansın bizden yana döndüğünü gösteriyor. Şehre varınca durmadan 12km ilerideki iskeleye gidip gerekli bilgilere ulaşıyoruz. Geceyi çok ucuz sayılmayacak bir otelde geçirdikten sonra ertesi gün erkenden iskelede oluyoruz. Burada her ihtimale karşı gidiş dönüş bileti alıyoruz ve bisikletlerimizi bin bir zahmetle feribot dedikleri ufak tekneye yerleştiriyoruz. Bu teknelere motorlu bir taşıt koymak imkansız çünkü taşıtı omzunuzda taşıyıp kalasların üzerinde gemiye yerleştirmeniz gerek. Gemide zaten polyesterden yapılmış üzerinde ki insan yükünü ancak taşıyacak kapasitede. İskelede tanıştığımız ve çocukları olunca adını RTE koymak isteyen Filistinli bir genç bize Endonezya hakkında ki heyecanımızı kat kat arttıracak bilgiler veriyor ve Tayland’dan bile daha güzel insanların bulunduğu bir ülke olduğunu inanarak söylüyor. Daha sonradan öğrendiğimize göre hayatında hiç Taylan’da gitmemiş olmasına rağmen içimizde ki heyecan azalmıyor.

 

 

 

                                                                                                                                               Ve büyük ümitler beslediğimiz Endonezya. Bizim geldiğimiz kent olan Dumai’den sınırda 25usd karşılığında vize alınabiliyor. Ve çok fazla bir zorluk çıkarmıyorlar. Daha burnumuzun ucunu dışarıya çıkarınca birkaç insan başımıza toplanıyor. İçlerinden birisi bize bir İngilizce hocasından bahsediyor. İstersek onun misafiri olabileceğimizi ve para ödemeyeceğimizi söylüyor. Pek güvenmememize rağmen ısrarlarını kıramayıp İngilizce hocası ile telefonda konuşuyorum. Ona şimdilik ne yapacağımıza karar vermediğimizi önce biraz sakin oturup plan yapacağımızı, eğer kalmak istersek kendilerine telefon ile ulaşacağımızı söylüyorum. Yani kibar bir biçimde teklifini reddettikten sonra iskeleden çıkıyoruz. İskelenin güvenliğinden şehrin merkezinin ne tarafta olduğunu öğrenip o yöne doğru gitmeye çalışıyoruz. Ama motorlar, kamyonlar her yönden geliyor. İlk başta bir süre soldan gitmeye çalışıyoruz, sonra trafiğin bizde ki gibi sağdan aktığına karar verip yön değiştiriyoruz. Sonra tekrar karar değiştirip sola sonra tekrar sağa… 4-5km kadar böyle devam ettikten sonra bu karmaşanın sebebini anlıyoruz. İleride çift yön olan yolu tek yöne düşürmüşler. Bu durumda da insanlar bir anda daralan yol yüzünden iki taraftan da gitmeye başlamışlar. Sıkıntılı bir bisiklet sürüşünden sonra Malezya’da ender olarak karşımıza çıkan çorbacılardan birisine girip birer çorba içiyoruz. Birkaç kişi biz çorbalarımız içerken başımıza üşüşüyorlar ve telefonları ile video ve fotoğraflar çekmeye başlıyorlar. Bir anda kendimi kafesteki maymun gibi hissediyorum. Onları kırmayıp beraber birkaç fotoğraf çektirdikten sonra dışarıda bisikletle şehri anlamaya ve bir otel bulmaya çalışıyoruz. Bir araba önümüzü kesiyor ve içinde ki güvenilir görünümlü bir genç bizimle konuşmak istiyor. Kendisinin de bir bisikletçi olduğu söylüyor ve o meşhur İngilizce hocasından bahsediyor. Artık bu kadar referanstan sonra bu öğretmen ile tanışmamak olmaz diyoruz ve bisikletçi çocuk önde biz arkada hocanın evine gidiyoruz. Muhsin hoca oldukça iyi niyetli ve inançlı birisiymiş. Hatta bitişikteki caminin yönetiminde olduğunu da gururla ekliyor. Bizi görünce çok seviniyor ve tabi Türk olduğumuzu öğrenince ısrarla bir gece daha kalmamızı ve kurban bayramının ilk gününde yan tarafta 6 öküz ve 2 keçinin kesilişini izlememizi istiyor. Bizde bu teklifini keyifle (?) kabul ediyoruz.

Dumai de bu iki gün boyunca birkaç İngilizce dersine girip çocuklarla konuşuyoruz. Sanırım bizimde onlar gibi İngilizceyi sonradan öğrenmiş olmamız, öğrencileri biraz daha rahatlatıyor. Daha önce gelen bizim gibi kurbanlara beklide yüzlerce defa sorulan ezberlenmiş soruları cevaplıyoruz ve onlara sorular soruyoruz. Son gecemizde ise birkaç öğrenci ile buluşup bir yerlerde meyve suyu içmeye gidiyoruz. Sansımıza video ekranına film gibi bir şeyler koyuyorlar. Yerel bir film izleyeceğim için kendimi şanslı hissediyorum. Ama bir anda sözleri sadece Allahü Ekber den oluşan bir parça başlıyor ve bitmiyor, kesintisiz devam ediyor. Elifle birbirimizde şu meyve suları bitse de gitsek gibisinden bakıyoruz. Allahu Ekberler o kadar yüksek sesteki kimse birbiri ile konuşamıyor. Daha sonra arkası cami şeklinde dekore edilmiş ve son ses Allahü Ekber müziği çalan arabalardan oluşan bir konvoy geçiyor. Odamıza vardığımızda ise evin bitişiğindeki camide aynı ses Allahu Ekber Allahu Ekber. Gece 1’e kadar dinleyip sızıyorum. Gece ara ara uyandığımı ve şarkının devam ettiğini hatırlıyorum. Sabah 5-6 gibi uyanınca aynı ses devam ediyor. Sanırım bu ülkede şehirlerde durmak bisiklete binmekten daha yorucu bir şey. Bu Allahu Ekberler bizim peşimizi ramazan boyunca bırakmayacak, ne zaman bir caminin yanından geçsek, bir alışveriş mağazasına girsek, televizyonu açık bir otele gelsek, bir Pazar yerini gezsek, kısa keselim ne zaman bir şehirde kalsak hep kulağımızın dibinde olacak. Kimse yanlış anlamasın ama insanın en sevdiği şarkıyı bile 24 saat aralıksız dinlemek zorunda bırakılması dayanılacak bir şey değildir.

Sabah biraz geç kalkıp namaz bitimine kadar odamdan çıkmıyorum. Daha sonra hızlıca bisikletlerimizi hazırlayıp dışarıda ki kıyımın fotoğraflarını çekiyoruz. Sanırım bu fotoğrafları burada paylaşmamak daha iyi olacaktır. Büyük bir sansürden geçen birkaç fotoğraf belki eklenebilir.

En son olarak bahsettiğim 8 canlının kesimini izleyip hemen Duri denilen yere doğru yola çıkıyoruz. İlk günlerde sesli olarak dile getirmesemde gün geçtikçe büyüyen bir sıkıntı; geri dönmek isteği hep benimleydi. En sonunda dağlık bölgede işkence gibi trafik ve zulüm gibi şehirlerden kurtulunca sesli olarak söyleyebildim: “eğer internetten sumatra ile ilgili fotoğrafları görmemiş olsaydım, Ahmet Mumcunun gezi yazılarını incelememiş olsaydım bir dakika bile durmaz hemen ilk gün Dumai’den geri döner oradan da Tayland’da geçerdim” . Ama birkaç berbat yol ve kent sonunda nihayet Bankiang’tan sonra yollar güzelleşmeye ve turumuzun en keyifli manzaralarını bize hazırlamaya başladı. Bangkiang öncesini anlatmamı benden istemezseniz sevinirim. Yazacak baş ağrısından başka bir şey yok. Ama sonrası tam bir tezat farklı bir dünya.

Bangkiang Harau Vadisi arası 145km ve denenmesi gereken bir yol. Burada sadece 1000m civarında bir tırmanış yapsanız da dağ yolunun yapısı sizi büyülüyor. Tam artık tükendiğim dediğiniz zamanda uzun bir iniş sizi bekliyor olacak fakat bu uzun iniş devam ettikçe endişelenmeye başlayacaksınız, çünkü ne yaparsanız yapın, yola ne kadar erken başlarsanız başlayın tekrar tırmanış yapabilecek zamanınız olmayacaktır ve Harau’ya varmak zorundasınızdır. Bu uzun iniş bol virajlı dağ yolundan sonra pedal çevirmeden 25km hızla gidebileceğiniz tatlı bir eğimde bir yarığın içinde devam ediyor ve bir anda bir uçurumda son buluyor. Bu uçurumu aşmak için yol konusunda dünyanın en beceriksizleri olduğuna emin olduğum Endonezyalı mühendisler virajlarda eğimi %20lere çıkan ve 9 virajdan oluşan olan ilginç bir varyant yapmışlar. Bu varyant daha sonradan öğreneceğim –ve tabi anında unutacağım- bir isimle ülkede ün yapmış. Buradan ters yönden gelen iki aracın nasıl geçtiğini tahmin bile etmek istemiyorum. Bu varyantın ismini bana anlatan kişi asıl padang ile bu yakınlarda ki bir göl arasında olan ve 44 virajdan oluşan mühendislik daniskasını görmemi önerdi. Ben sadece 9 kıvrımlısını görmüş ve şaşırmışken olmuşken 44 kıvrımlısını duymak bile beni şok etti. Endonezya insanlarını yollarda öldürmek için sanırım teknolojiyi sonuna kadar kullanacaktır. İtiraf etmek gerek bir bisikletli için araçlarına saatte 15-20km hız ile inmek zorunda oldukları bu tür tehlikeli yollardan inmek kadar keyifli bir şey olamaz.

Bu enteresan varyant bitiminde tam tırmanış başlıyor dediğiniz zamanda yol kendisine dağların içinde bir yarık bularak aynı tatlı eğimi ile devam ediyor ve bizi tam güneş batmak üzereyken Harau Vadisi yol ayrımına getiriyor. Burada vadiye ulaşmak için 5km daha pedal basmak gerek ama artık yol o kadar güzel ve güvenli ki keşke 5 değil 50km olsaydı diye düşünüyorum. En sonunda vadi girişinde dağların arasına sıkışmış bir köyde Eco Homestay adında ve geleneksek mimarinin en güzel örneklerinden birisine konaklamak üzere varıyoruz. Hemen burada iki gece kalmaya ve 4 gündür aralıksız devam eden stres, toz ve çamur, korna sesi ve motor gürültüsü dolu yolları unutmaya karar veriyoruz. Sanırım artık Endonezya ile ilgili güzel şeyler yazmak mümkün olacak. İlk olarak burada insanlar daha güzel ve insancıllar. İkincisi doğa muhteşem ve hiçbir yerde göremeyeceğiniz volkanlarla bezeli.

Bankinang Harau Vadisi arasında ki yol ile ilgili bilgi almaya çalışırken garip bir olay yaşıyoruz. Kısaca anlatayım: Bankinang’ta dolaşırken şehirde gördüğüm bir motor-taksi sürücüsüne Harau Valley’in kaç km olduğunu soruyorum. İyice düşünüp emin olduktan sonra 211km cevabını veriyor. Bu kadar net bir sonuç duymak beni şaşırtıyor. Sonuçta bu 3 basamaklı bir asal sayıya ulaşmak basit bir çarpma işlemi ile yapılamaz. Üstün zekalı bir şoföre denk geldiğimi düşünüp devam ediyorum. Bir süre sonra emin olmak için bir başkasına soruyorum. Pek kendinden emin olmasa da 300km cevabını veriyor. Bir başkasından da bir o kadar şaşırtıcı olan 100km cevabını alıyoruz. Burada insanlar genelde araba ile 4 saat sürer o zaman da 150km civarındadır diye düşündüklerinden km söylemek için uzun bir hesap yapmaları ve sizinde sabırla beklemeniz gerekiyor. Akşam net bir bilgi bulmak ile ilgili tüm ümitlerimiz tükenmişken İngilizce bilen bir üniversite öğrencisi ile tanışıyoruz ve ondan 400km ile rekor sonucumuza ulaşıyoruz. Buradan çıkarabileceğim tek sonuç burada insanların pek fazla seyahat edemedikleri oluyor. Bu yüzden de etrafları hakkında bir başka ülke kadar bilgi sahibiler. Gideceğiniz şehrin hangi yönde olduğu gibi bir basit sorunun cevabı hakkında bile emin olmadan önce birkaç kişiye sormanız gerekiyor. Sonuç 135km civarında ve google map ile 10km fark ile doğru sonuca ulaşmanız mümkün. Sadece şehirler google map te tam olarak belli olmadığından tahmini bir noktadan mesafe ölçümü yapmanız gerekiyor.

Harau vadisinden sonra kendimiz çok fazla zorlamamaya karar verip sadece 50km yol geldiğimiz Bukittingi’de ilk defa bir şeyler yazma fırsatı yakalıyorum. Bukittingi’de bir gece geçirdikten sonra 44 tane viraj atlatarak 18km ortalama hızla dimdik yokuşlardan ineceğimiz Maninjau gölüne geliyoruz. Burası ilk gelişimizde bize kendisini göstermiyor. 44 virajın tepesinde durup aşağıya gölün olması gereken yere baktığınızda sadece beyaz sis görebiliyorsunuz. 44 virajdan sadece ilki kendisini bu sis beyazlığının arasından gösterebilecek kadar cesaretli. Diğerleri bizim için bitmek tükenmek bilmeyen sürprizler olacak. Maninjau gölüne bir sağ bir sol yaparak indikçe sis aralanmaya göl belirmeye başlıyor. Burası için sanırım 700m iniş yapmak ve gölü 22 defa sağınızda 22 defa solunuza almanız gerekiyor. Virajlarda 180 derece dönüş gerektiğinden bir çok geniş araç dönmeyi başaramıyor ve yolu tıkıyor.

Göle indiğimizde daha kalacak yer bile bakamadan yolda bize söylendiğine göre bizden 1-2 saat önde olan ve göle bizden önce varan dinlendikten sonra da Bukitting’ye dönmeye hazırlanan Alman bir bisiketçi ile tanışıyoruz.  Bir süre konuştuktan sonra birbirimizi yollarımızdan alıkoymayıp ayrılıyoruz. Gölde otel aramak için çok fazla zaman kaybetmeyip ilk gördüğümüz güzel ve ekonomik Homestay’e yerleşiyoruz. Burada yapacak çok fazla bir etkinlik yok. Fakat sakin olduğu için 2 gece burada kalmayı ve şehirlerin gürültüsünden biraz olsun kendimizi arındırmaya karar veriyoruz. Eğer yolunuz buraya düşerse yakınlarda ki sıcak su kaynağında vakit geçirmeyi ve buranın tek bira içebileceğiniz mekanı olan –şimdi adını unuttuğum- barda oturup sahibinin güzel sohbetini dinlemenizi tavsiye ederim.

Burada ilginç bir bilgiye de ulaşıyoruz. Kadınlar açısından sanırım ilgi çekici olan durum şu; burası west sumatra denilen gölge ve bu bölgede anaerkil bir yapı var. Yani bir erkek bir kadınla evlenirse kendi soy ismini değiştirmek zorunda. Evlendiği kişinin soy ismini taşımak zorunda. Tabi hepsi bu değil. Eğer boşanmak isterse ne yazık ki her şeyi kadın tarafına bırakmak zorunda. Yani kadın burada kraliçe. Bu durumun olabileceği ender bölgelerden birisindeyiz ve sanırım burada 4 kadın ile evlenmek İslam erkekleri açısından imkansız.

Gölden sonra tekrar Bukittingi’ye dönüyoruz fakat bu sefer daha farklı bir yolu izlemeye karar veriyoruz. Tam 18. Km den sonra solda ki yol ayrımına sapıp bir kalyonun içinden geçerek hem yolu 10km kısaltıyoruz hem de eşsiz doğanın tadını çıkartıyoruz.

Bukittingi’den sonra Elif’le otobüs ile Toba gölüne gitmeye karar veriyoruz. Fakat yaklaşık 450km olan yolu otobüsle 17 saatte alabileceğimizi utanmadan söylüyorlar. Sanırım otobüsler burada 22km ortalama hızla gidiyorlar. Tahmin edebileceğiniz gibi bu kadar antrenmandan sonra bizde aynı sürede bu mesafeyi alabiliriz. Gece erken yatıp sabah yağmuru azaldığı zaman bisikletlerle meşhur “trans-sumatra highway” yolunda mesafe kat etmeye başlıyoruz. Bu yol tavsiye edilmeli de edilmemeli de. Bence edilmeli çünkü yüksek dağların tepesinde manzaraya hakim şekilde ilerliyorsunuz ve sayısız ormanın içinden geçiyorsunuz. Yol ekvatora rağmen serin rüzgarsız. Ayrıca bisikletle ekvator çizgisinden geçmenin ayrıcalığını yaşayabilirsiniz. Ve gene bence tavsiye edilmemeli çünkü bazen canınızı sıkacak zorluklarla karşılaşabiliyorsunuz. Birincisi Müslüman bölgede 4 gün ilerlemeniz gerek. Kimse alınmasın ama üzerimize araba sürerek bizi yoldan çıkarmaya çalışan insanları sadece bu Müslüman bölgede gördüm. İkincisi gene insanlar, üçüncüsü gene insanlar. Ama Toba gölüne yaklaştıkça insanlar güzelleşmeye ve size daha iyi davranmaya başlayacaklar.

Trans- Sumatra’da 1 hafta yol aldıktan sonra en sonunda Toba gölünü yukarıdan görüyoruz. Ama öncesinde Sumatra karayolunda geçen birkaç günü anlatmak gerek. İlk konaklama yerimiz Panti isminde ufak bir kasaba oluyor. Burada merkeze 5 km mesafede birkaç evden oluşan bir yerde kalıyoruz. Akşam ufak bir tur yaptıktan sonra erkenden yatıp Panyabungan’a doğru yola çıkıyoruz. Sumatra’da ilk işiniz iyi bir harita bulmak olsun. Çünkü eğer google map ile hareket ederseniz hangi kentlerin büyük hangilerinin ufak yerler olduğunu bile göremezsiniz. Bizim haritamızda yol üzerindeki büyük yerleşimler belirgin fakat google map te bazılarını görmek için iyice yaklaşmanız gerekiyor.

Panyadungan’da bir gece kaldıktan sonra yola devam edip Padang Sidem Puan’a varıyoruz. Burada bir bisikletçi ile tanışıyoruz. Bu arkadaş bize kalacak yer konusunda yardımcı olduktan sonra akşam tekrar buluşup onun evine gidiyoruz. Evde ilginç koleksiyonlar yapmak gibi bir hobisi olan abisi ile tanışıyoruz. Bizim ilgileneceğimizi düşündüğü ilk koleksiyon 10-12 parçadan oluşan bir antika bisiklet koleksiyonu. İtalya, İngiltere, Almanya gibi çeşitli ülkelerden topladığı yaklaşık 60 yıl öncesine ait çeşitli bisikletler içinde vakit geçiriyoruz. Bunların bir kısmında şimdilerde tekrar moda olan göbekten vites sistemi var. 3lü sistem olan bu bisikletler genelde göbekten frenliler. Alman malı ve benim en çok beğendim bisiklet ise bir kargo bisikleti. Bagaj kısmı normalden daha uzun ve oldukça sağlam yapılmış. Ayrıca önemli bir farkı var ki o da hem kadın hem de erkek kullanıcılar için adapte edilebilmesi. Ortada yere paralel olan demir demonte ve kadın kullanıcılar için gerektiğinde çıkartılabiliyor.

İlgimizi çeken diğer koleksiyon ise ilki ile tam bir tezat oluşturan sigara koleksiyonu. Sadece Endonezya’da üretilen yerli sigaralardan tam 800 farklı sigara. Yani bir anda Endonezya malı olan 800 adet farklı marka sigarayı inceleme şansı buluyorsunuz. Bu sigaraları elde etmek için ülkenin çeşitli yerlerine gitmesi ve uzun zaman harcaması gerekmiş. Burada bir not eklemek isterim. Endonezya bir ülke olmasına rağmen çok büyük ve bu yüzden ülkeyi bir kıta gibi düşünmek şehirleri de ülkeler gibi düşünmek bazı şeyleri anlamayı kolaylaştıracaktır. Çünkü burada ne kadar çok dilin konuşulduğunu belki kendileri bile bilmiyordur. Sadece bizim geçtiğimiz yol üzerinde birbirinden farklı diller konuşan 8-9 farklı bölge vardı. Benim tahminim sadece sumatra’da 50’nin üzerinde dil konuşuluyor olmalı. Aynı şekilde 800 tane birbirinden farklı yerel sigara markasını başka bir yerde görmek mümkün değildir. Zaten yolların durumu şehirler arasında ki iletişimi o kadar koparmış ki 150km yolu araba ile ancak bir günde gidebilirsiniz. Mesela burada arasında 150km olan iki şehir bizde Yozgat-İzmir kadar birbiri ile iletişim halinde.

Evde bisiklet ve sigara koleksiyonundan sonra kitap, oyuncak ve çizgi roman koleksiyonuna bakıyoruz. Endonezya’ya ait çizgiromanlar ayrı bir inceleme konusu olmalı; bildiğimiz Süpermen, Spiderman burada yeni isimlerle tekrar yaratılmış ve tam anlamı ile Endonezyalılaştırılmış. Burada tapınağa girerken ayakkabılarını çıkaran Supermanler bulmanız mümkün olmuş bu sayede. Ayrıca tarihlerinde efsaneleştirilmiş bir çok kahramanın da çizgi romanını inceleme şansımız oluyor.

Ertesi gün Sipirok’ta bir gece konaklayıp Tarutung’a varıyoruz. Tarutung için şunu söyleyebilirim ve medeniyet. İnsanlar sonunda rahatsızlık vermekten uzak hale geliyorlar. Tarutung ile ilgili önemli bir bilgiye birkaç gün sonra ulaşacağım fakat yeri gelmişken söyleyeyim. Burası Hıristiyanlığın Endonezya’ya ilk geldiği bölgeymiş. Ve Hıristiyanlık buradan diğer bölgelere yayılmış. Bana anlatıldığı kadarı ile sadece Sumatra değil tüm Endonezya’da ki ilk Hıristiyan şehir burasıymış.

Tarutung’ta bisikletlerimizi iyice temizliyoruz. Çünkü yolda 1km boyunca devam eden ve yüksekliği ayak bileklerime kadar gelen bir çamurun içinden geçmek zorunda kaldık. Temizlemeye çalışmamıza rağmen tüm zincir ve jantları çamurdan koruyamamıştık. Ve devam eden birkaç km içerisinde de fren pabuçlarımız tamamen ermişlerdi. Bisikletlerin temizliği bittikten sonra şehirde ki tek pabuçlarına ulaşabiliyoruz. Tek dememin sebebi bu pabuçlar satılmayı bekleyen yeni bir bisikletin üzerinde ve biraz ısrar edince bisikletten söküp bize vermeye razı oluyorlar. Başka bir yerde de v fren için olan bu pabuçlardan bulmak imkansız.

Burada benim için derin bir stres kayağı olan bir sorun ile mücadele ediyorum. İlk olarak 1 hafta öncesinde maninjau gölünden geri dönerken lastiğim patlamıştı. Basit bir yama ile deliği onarmama rağmen lastik tekrar indi. Önceki turumda yama konusunda uzmanlaştığım için yamanın yanlış uygulanma olasılığını düşünmedim bile ve iş lastiği tekrar çıkardım. Kötü bir sürpriz beni bekliyordu. Dandik iç lastik iç taraftan yarılmaya başlamıştı. Yarığı onarmak için her zımpara sürtüşümde yarık daha fazla ilerliyordu. Bu tür turlarda klasik bir durum vardır. Eğer lastiğinizde bir sorun varsa 3000km sabırla bekler ve ortaya çıkmak için Endonezya gibi olabilecek en kötü yerlerden birisini bulur. Geçen turumda da dağılmış göbekleri her 250km bir açıp tekrar toplayarak Laos’u ve Kamboçya’yı geçmek zorunda kalmıştım. En geniş yamam ile yarığı onarıyorum. Ama ertesi gün tekrar hava kaçırıyor. Yarık ilerlemiş ve 2 geniş yama daha ekliyorum ve 2 gün sonra iki yama daha. Daha da kötüsü yanımda yedek lastik yok ve bu yamalı bohça ile ilerlemek zorundayım. Benim kullandığım lastik 26” ve iğne sibop. Bu lastikten bulunduğum bölgede bulmam imkansız ve tek çarem Medan’a ulaşmak. Çok geçmeden Trans sumatra yolunun ortasında sibobun iki yanından yarılmaya başladığını görüyorum. Üst üste 3 tane yama ile sibobu onarıyorum. Toplam  9 yamayı 5 gün içinde yapmak zorunda kalıyorum. Bir sonra ki günde de 28lik iç lastiği kesip 26” boyutuna getirip birleştiriyorum. 2 saat süren zımrapa ve yapıştırma aşamasının sonunda lastik 5dk kadar hava basıncına dayanıp patlıyor. Ve dün yolda Toba gölüne gelirken tekrar yarıktan hava kaçırmaya başlıyor. Bütün yapmış olduğum yamaları söküp yerine yenisini yapıyorum. Toplam 14 yama oluyor fakat 20.km de tekrar lastiğimi onarmak zorunda kalıyorum fakat bu sefer siboptan. Yapmış olduğum 3 yamanın üzerine 2 tane daha yenisini ekliyorum. Ve bir hafta içerisinde ki 16. Yama ile bu satırları yazıyorum. Tek tesellim Medan’a 180km mesafede olmak ve gerektiğinde 7-8 saatlik bir otobüs yolculuğu ile kente oluşabilmek. Orada sorunumu çözemesem bile feribot ile geçeceğimiz Malezyada kesin çözümü bulabileceğimi biliyorum.

Tarutung dan sonra nihayet Toba Gölünü yükseklerden görebiliyoruz. Tam bu sırada Endonezya’da ki ikinci bisikletçi ile karşılaşıyoruz ve anlattıkları sayesinde Toba gölünde Tuktuk adasında keyifli vakit geçireceğimizden emin oluyoruz. Tabi onu da ileride karşılaşabileceği bazı sevimsiz sürprizler konusunda uyarıyoruz.

Balige Toba Gölü kenarında ki ilk kent ve göl havası burasının insanını da yumuşatmayı başarmış. Tanıştığımız insanlar ile güzel vakit geçiriyoruz. Hatta bir tanesi ile sabah 8 kahvaltı yapmak üzere sözleşiyoruz. Burada en son oturduğumuz ve birer çay içtiğimiz mekanda gençlerden oluşan bir grup etrafımızı sarıyor ve tarzanca olarak konuşmaya çalışıyoruz. Çok geçmeden burnuma gelen bir benzin kokusu beni rahatsız ediyor. Akvaryumcudan bir Japon balığı alırsanız muhtemelen bir torbaya su ile birlikte koyup elinize vereceklerdir. Bu şeffaf plastik torbanın daha büyüğü yanıma gelen geçlerin birisinde ve elinde ne taşıdığını sorunca “benzin motor için” diyor ve diğer eli ile sigarasını içmeye devam ediyor. Bir yandan çocuğu elindeki benzini akvaryum balığı gibi torbada dolaştırışını, bir yandan diğer eli ile sigara içişini ve bazen sigara ile benzini aynı elde tutuşunu izlerken yanda yemek yapılan ocaklardan uzak durması için çeşitli bahaneler düşünüyorum. Elif’le daha çaylarımızı bitirmeden kalkıyoruz ve çocuk yanındakilerle havaya uçmadan oradan uzaklaşıyoruz. Belki ben biraz fazla tedbirli davranıyorum fakat yanan bir sigaranın 15cm yakınında yada hararetle yemek yapılan 3 ocağın 1m uzağındaki 3lt benzini yanımda görmek bana göre değil.

Ertesi gün Toba gölüne doğru yola çıkıyoruz. Daha önce anlattığım sibop üzerine 2 yeni yama bu yolda yapılıyor ve sorunsuz bir şekilde beni Tuktuk adasına kadar getiriyor. Lastiğimin havasını otele gelir gelmez indiriyorum ve içindeki basıncın yamalara zarar vermesini engelliyorum.

Toba Gölü sanırım Sumatranın en büyük krater gölü. Göl deniz seviyesinden 1000m yükseklikte fakat göle varmak için çok daha yükseğe tırmanmanız gerek. Göl sönmüş bir yanardağın tepesindeki kraterde yer alıyor ve gölün ortasında çevresi 150km olan bir ada yer alıyor. Bizim konaklama mekanımız bir çok turistin ziyaret ettiği bu ortadaki adanın kuzeyinde ki Tuktuk yarımadası. Buradaki konaklama imkanları oldukça fazla bu yüzden de gelmeden önce iyi bir araştırma yapmanız yada acele etmeden en iyi vakit geçireceğiniz yeri seçmeniz gerekiyor. Çünkü buradaki yerlerin hepsi sizi etkileyecek güzellikte ve ilk etkilendiğiniz yerde kalıp ertesi gün daha güzel bir yer görüp pişmanlık duymanız olası.

Yarın adanın etrafında bir tur atmayı planlıyoruz. Tabi bunu bisikletle değil kiralık motor ile yapacağız. Adanın etrafı 150km olmasına rağmen oldukça dağlık. Ve buradaki volkanik dağlar hiçbir yerde göremeyeceğiniz kadar acımasız olabiliyorlar.

Şimdilik Sumatra ile ilgili anlatacaklarım bunlar. Umarım keyif almışsınızdır. Sumatra bisiletçi için zor bir yer. Daha önce gördüğüm ülkelerle kıyaslarsam en kötü yollara sahip yer Kamboçya ve ikinci sırada Endonezya-Sumatra var. Sonra 3. Sırada Türkiye, Malezya ve Suriye var. En iyiler ise ilk sırada tartışmasız Tayland ve ardından Laos. Eğer burada bisiklete binecekseniz Mutlaka Medan’dan başlamanız ve Hıristiyan bölgeleri gezmelisiniz. Bu çok daha fazla keyif almanıza neden olacaktır. Tüm zorluklarına rağmen Malezya’dan daha çok keyif alınabilecek bir doğası var. Ve benim başıma gelenlerden aldığım bir ders; bisikletiniz 3000km bir sorun çıkarmamış olabilir ama bu sorun çıkarmayacağı anlamına gelmez. Bu yüzden de Endonezya gibi hiçbir yardım alamayacağınız yerlerde mutlaka tüm malzemelerinizi yanınızda bulundurmanız gerekiyor. Aksi halde en yakın bisikletçiye bin km uzaklıkta çözüm yaratmak zorunda kalabilirsiniz.

Evrim.