Chiang Mai’de Bazı Eski ve Yeni Dostlar

This slideshow requires JavaScript.

Chiang Mai’ye gelir gelmez eski kenti buluyor ve ardında otel bile bakmadan, yüklü bisikletlerle vizelerimizi uzatacağımız immigration ofisine gidiyoruz.

Burada büyük bir kalabalık var. Sabah daha erken olduğu için işimizi hemen halletmek istiyoruz. Çünkü vize uzatma işlemi bir günden fazla sürecek olursa, ertesi gün yani Cuma günü vizeyi alma yada eksiklerimizi tamamlama şansımız olacak. Fakat eğer bugün dinlenir ve yarın vize uzatma başvurusu yaparsak, bir aksilik olması durumunda pasaportlarımızı almak için pazartesiyi beklememiz gerekir.

Bisikletleri kilitleyip içeri girdiğimizde tam kapıda iki kişi bize yardımcı oluyorlar. Hangi formu dolduracağımız, sıra numarası almamız gerektiğini ve yaklaşık 2 saat bekleyeceğimizi bize anlatıyor. Bisiklet üzerinden telaşla inmişken bu kadar acele etmemizin gereksiz olduğunu ve aksine vakit öldürmek için oyalanacak bir şeyler bulmamız gerektiğini hemen anlıyoruz. Sohbet etmek en iyi çözüm. Bize yardımcı olan kişilerden birisi hep gülen gözlerle bakıyor insanlara. Burada dünyanın en sıcak, en cana yakın insanlarının bulunduğu ülkelerin birisinde gezerken, onlardan çok daha içten ve samimi bakan bu kişi bir süre konuştuktan sonra nereli olduğumuzu soruyor. Türkiye deyince de bizimle türkçe konuşmaya başlıyor. Tabi bu sıcak ve gülümseyen gözlerin Türkiye’ye ait olamayacağını hemen anlıyoruz. Bu arkadaş İranlıymış ve yıllar önce ülkesini terk etmek zorunda kalmış, Türkiye’ye gelmiş. Burada Ankara ve Amasya’da kaldıktan sonra Norveç’e gitmiş. Çok fazla konuşacak şey bulduğumuzdan ve Türkçe konumayı özlediğimizden olsa gerek sohbet saatlerce devam ediyor. Türkiye’ye en son ne zaman geldiğini soruyorum. “Bak” diyor “ Tanıştığım her Türk’e söylerim, bilsinler; Türkiye’de hayatımın en zor iki yılını yaşadım. İranı terk ettikten sonra ne ev, ne para herşey gitmişti. Türkiye’ye geldim. Devlet çok az para veriyordu. Çalıştım iş buldum. Ama inanır mısın beni iki ay çalıştırdıkdan sonra paramı vermediler. Git dediler.” Bunlar tabi çok uzun zaman önce yaşandığından ya da Ziya’nın gülen gözlerinden dolayı olsa gerek, Ziya bunları çok doğal ve sinirlenmeden anlatıyor. Sonrası yani Norveç ise büyük bir fark olmuş onun için; bir kurtuluş. Taksi şöförlüğü yapmış ama oraya gittiğinde herşey hazırmış. Önce dil kursu, kalacak yerleri, işi, eğitimi, çocuklarının okul işlemleri, ki kızı önümüzde ki sene doktor olacakmış, herşey o gelmeden ayarlanmış. Ne var ki Norveç “soğuk, yaşanmaz” diyor. Ziya bizden önce geldiğinden pasaportunu alması bizden bir saat önce bitiyor. Bizde pasaportlarımızı sorunsuz aldıktan sonra, güzel bir otel bulup yerleşiyoruz. Guest House Chok Dee. Eski kent içinde ki Guesthouse bir bahçenin arkasına gizlenmiş ahşap bir yapı. Bizim için hem çalışacak, kitap okuyacak, bilgisayarda bir şeyler yazacak sakin yerler hazırlamışlar gibi. Hemen otelimize yerleşiyoruz. İyimce bir temizlendikten sonra uzun sürenin ardından tekrar bir şehirde, bir yatakta uyuyor olmanın tadını çıkarıyoruz.

Ben iki gün sonra sabah erken kalkıp bu yakınlarda ki Doi Sutemp tepesine tırmanmak istiyorum. Elif otelde kalmayı ve bir şeyler okumayı tercih ediyor. Yeni bisikletimi daha önce hiç boş kullanmadığımdan bisiklet ok garip bir his veriyor bana. Sadece 2-3kg lık gidon çantam takılı olduğundan bütün yük gidon ve ön tekerde birikiyor ve bu yüzden de gidon sağa-sola kaymaya çok yatkın. Bisiklet üzerinde ellerinizi bırakıp gidebilmeniz ancak çok yüksek hızlarda mümkün böylesine dengesiz bir durumda. Ayrıca yüklü bisiklette ayağa kalkıp pedallara yüklendiğimde, bisikleti gereğinden fazla yatırmaya alışmışım. Çünkü yüklü bisikletin yana yatması daha uzun sürdüğünden pedala yüklenmeye alışmış ve bisikleti dik tutmaya çok fazla özen göstermemişim. Bunu tırmanışa çıktığımda anlıyorum. Ayağa kalkıp pedal çevirince neredeyse bisikletten düşecek gibi hissediyorum. Fakat bu duruma, yeni bisikletime 10dk içinde alışıyorum. Tırmanışı 15-16km hızla yapmaya çalışıyorum. Bu yüzden de 2-3 km içide 15 kadar bisikletçi geçiyorum. Bu gün Cumartesi olduğundan burası, tepeye çıkan bisikletçi kaynıyor. Sadece bu gün bu tepede 200 tane bisiletçi olmalı en az. Çok geçmeden 3.km de iki tane tur yapan bisikletçi görüyorum. Kızlar Yeni Zellanda’lıymışlar. İkisinde de Surly bisiklet olduğunda komik, fabrikadan çıkan aynı model bisikletler gibi görünüyoruz. Tırmanışı beraber yapıyoruz. Kızlar bu sene okulu bitirmişler, yeni birer dişçiymişler. İkiside Triatlon yapıyorlarmış ki benim konuştuğum kız yarı ironman olarak koşuyormuş. Biraz sıkıştırınca, iyi bir atlet olduğunu söyluyor. Antenmanlarını soruyorum. Her hafta 400km bisiklet 40-60km koşu ve 25km yüzme yapıyormuş. İkincisi ise daha çok dağ bisikletine meraklı, heyecanlı birisi, yerinde duramıyor gibi geliyor insana ilk görünüşte. Sadece 150 boyunda en ufak bisiklet kadrolarını kullana bilecek birisi fakat bisiklet üzerinde de bir o kadar iyi bir dengeye sahip. Tepe hep beraber çıkıyoruz, toplamda 17km tırmanış yapmışız. Şimdi ufak sohbetimizi tamamlayıp inişe başlıyoruz. 17km iniş. Son sürat, bisikletler boş olduğu için fren mesafelerimiz çok daha kısa, bu fırsatı ve bomboş geniş dağ yolunu değerlendirip frenleri neredeyse hiç kullanmadan, önümüze geçen her arabadan daha hızlı bir şekilde iniyoruz. Önümde ki kız kısa boylu olanın hız delisi olduğu belli. Bisikleti iyice yatırıyor ve kendini riske atmaktan çekinmiyor. Diğeri ise garantici biraz. İnişten sonra 10 dk bekletiyor bizi. Ne var ki daha inişin ilk çeyreğinde önümde ki bir iki kişi bir virajı genişten almaya başlıyoruz. Ben gereğinden fazla hızla viraja girdiğimi anlıyorum. Bisikleti riskli şekilde yatırıyorum. Önümde ki kız ise bisikleti yatırmakta geç kalıyor ve hafiften yol kenarına doğrı kaymaya başlıyor. Yolun kenarı nemli çam ( bu yükseklikte Tayland dağlarında çam ağaçları görmek mümkündür) yaprakları ile kaplanmış durumda. Bisikleti o yaprakların üzerinde de gitmeye başlıyor. Her şey o kadar yavaş oluyor ki, nefesimi tutarak film seyreder gibi izliyorum. Yandaki barıkata iki parmak kalacak kadar bir mesafede bisikleti toparlıyor ve düşmeden virajı alabiliyor. Biraz ileride durduğumuzda kazayı atlatabildiği için inanılmaz heyecanlı bana gördün mü neredeyse düşüyordum diyor. Dedim ya kız çok hareketli hiç uslanmadan daha hızlı bir şekilde inişe devam ediyoruz. Bu sefer ben önde gidiyorum ve ikimizde daha dikkatliyiz. Böyle inişlerde bisikletin frenini kullanmayı insan hiç istemez. Hep daha hızlı olmak ister. Bizde sadece 17km olsada bu zevki doyasıya yaşıyoruz.

Vedalaşıp ayrıldıktan sonra otele dönüyorum. Elif’le dışarıya çıkıyoruz. Tam otelin olduğu sokağın köşesinde bizim Ziya ile karşılaşıyoruz. Yanında sevgiliside var. Tekrar güzel bir sohbet yapıyoruz. Bize ilerideki kebapçıdan bahsediyor. On numara çocuklar diyor. Elif’le hadi bir de kebapçıya uğrayalım diyoruz. Ali, Ömer ve Bünyamin ile böylece tanışıyoruz. Ali İzmirli olduğundan daha bir sıcak geliyor bize. Yaşadığım şehirden birisi ile konuşacak daha çok şey var. Birde tam kahvaltılarına denk gelmişiz. Melemen, zeytin, peynir, zeytin yağı ve fırından çıkmış taze ekmek. Bir çay demlemişler ki nerdeyse 8 ayda tamamen unutmuşuz bu tadı. Chiang Mai’de güzel sohbet edip çaylarımızı yudumluyor ve akşam marketine gidiyoruz. Marketin girişinde sabah bisiklete bindiğim ve Elif’e henüz anlattığım kızlarla karşılaşıyoruz. Elif nedense kafasında çok iri iki insan canlandırdığından şaşkınlıkla kızlara ben sizi çok daha iri bekliyordum diyor. Elif’in kırdığı bu ufak pot sadece gülüşmelere sabep oluyor. Güzel bir sohbetin ardında biz pazara dalıp karnımızı iyive doyuruyoruz. Elif’e bugün herkesi gördüğümüzü söylüyorum. Artık Chiang Mai’de her km de tanıdık bir yüz görüyoruz.

Otele dönüş yolunda tam köşede bir tur bisileti görüyorum. Ortlieb çanta bisikletin üzerinde ve kırmızı renk, sanki birisi benim çantamı yürütmüş gibi hissediyor ve çantaya odaklanıyorum. O da ne! Beraber kambaçyada aynı otelde kaldığımız, doğum günümüzü kutladığımız kişi, Daniel. İspanyol bisikletçi ile sohbet ediyor ve yarın aynı yerde buluşmak üzere sözleşşiyoruz. Yarın Anna’da gelecekmiş. O da bizimle beraber aynı otelde kalmış bir başka İspanyol bisikletçiydi.

Sabah buluşup bisikletlerle yakınlarda ki bir şelaleye gidiyoruz. Şelalenin tam tepesinde doğal bir havuz var, bu havuza tırmanmak için bisikletri bağlayıp tırmanış için bir patika seçiyoruz. Zorlu bir tırmanış ardında şelalenin daha yavaş aktığı havuzda yüzüyoruz. Nehrin aktığı bir köşeden kaydırak gibi kayarak havuza düşmek mümkün. Tren gibi arka arkaya dizilip buradan kayıyoruz. Hava sıcakken bu kadar serin bir yerde eğlenmek bize iyi geliyor. Daha sonra onlar yemek yemek için şehire, bizde Doi Sutemp tepesine tırmanmak için diğer yöne hareket etmeye karar veriyoruz. Milli park içinde ki bisikletlerimizi alıp ana yola gidiyoruz. Annanın ne kadar yi bir dağ bisikletçisi olduğunu o zaman görüyoruz. Milli parkın bu kısmına dar merdivenler ve yollar yapmışlar. Anna buradan bisiklete binerek geçiyor. En sonunda ise 7 basamaktan oluşan ve her basamağı bir karıştan fazla olan taş bir merdiven var. Merdivenin bir kenarında oturan insanlar, tam bittiği yerde de 3m aşağıda akan bir nehir var. Anna buradan da bisiklet ile iniyor. Fakat bu sefer nehire düşmekten son anda kurtuluyor.

Biz Elif ile birlikte tımanış yapıp otele dönüyoruz. Bu arada 3gün önce Anna’nın başından geçen kötü bir olay olmuş. Yolda birisinin saldırısına uğramış. Burada kauçuk ağaçlarını çizmek için kullanılan satır benzeri bıçaklarla delinin teki Anna’ya saldırmış. Anna bisiklete binerken yüzü kar maskesi ile kapalı birisi onu 20dk takip etmiş. Ardında da ona satırı sallayarak onu bisikletten düşürmüş. Bu sırada da kendiside düşmüş. Anna yolun diğer tarafında bir firman binasının içinde kadar kaçmış ve içeriye gizlenmiş. Adamda elinde satır arkasından. Aynı korku filmlerinde ki gibi. Adam daha sonra kaçmış tabi. Polisler gelmiş. Ambulans vs. Olay daha 3 gün önce olduğunda Anna’daki morluklar henüz iyileşmemişler. Bu olaydan sonrada Anna otobüs ile Chiang Mai’ye gelmiş.

Otelimizde yan komşumuz olan ve hayatın anlamını aramak için buralara kadar gelmiş bir kız kalıyor. Tibete bir kaç yıl kalmış, burada da söylediğine göre 5 senedir kalıyormuş. Şimdi 25 yaşında olduğuna göre, 17 yaşından beri bu arayışın içindeymiş. Bizim bisiklet turu yaptığımızı öğrenince çok imreniyor açıkcası ve kendi değimi ile “real life” denilen şeyi bulduğumuzu düşünüyor. Bize bunu anlatırkende biz gülmemek için Elif ile dudaklarımızı ısırıyoruz, göz göze gelmekten kaçınıyoruz. Buraya gelipte şu “real life” denilen şeyi arayıp duran o kadar çok insanla tanıştık ki, budist rahiplerde o gerçeğin ta kendisini bulacaklarını sanarlar. Bizim tapınaklarda kalmamız, rahiplere bu kadar yakın olabilmemiz onların gözünde bizi çok farklı bir konuma yükseltir. Böyle insanları görünce, dinin nasılda bu kadar güçlenebildiğini anlıyor insan.

Şu gerçek yaşam fikri bana her zaman uzak kalmıştır. Ben çalışmayıda gezmeyide seven birisiyim. Sadece gezerek gerçeğe ulaşabileceğimi düşünmem bile. Benim gerçek hayatımda çalışmakta var, üretmekte var ne yazık ki. Hiç bir şey üretmeden yaşamak bana göre değildir bu yüzden.

Advertisements

One thought on “Chiang Mai’de Bazı Eski ve Yeni Dostlar

  1. Evrim,Anna’nın başına gelenler çok korkunçtu.:(
    Dileğim kimsenin böyle talihsizlikler yaşamasın.Yolunuz açık olsun.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s