Phitsanulok; Tayland’ın en ucuz oteli: London Otel’in bile gülümsetemediği insanlar.

This slideshow requires JavaScript.

Khao Kho’da ki okul bahçesinde kamp yerimizi toplayıp inişe geçtikten sonra Phitsanulok’a doğru yola çıkıyoruz. Kabul etsekte etmesekte ikimizinde dinlenmesi gerektiğinden Phitsanulok’u mola kenti olarak seçiyoruz. Issan bölgesinde ki Chiang Klan’dan sonra geçtiğimiz kentlerin hiç birisinde yeterli konforu bulamamış, hiç durmadan yola devam etmiştik. Bu kentlerin her biri birbirinden güzel olduğu için hiç şikayet etmemiştik. Fakat son iki günde ki dik rampalar bizi tüketmeye başladılar ve işte bu yüzden bugün 140km ileride ki Phitsanulok kentine ulaşmaya değil sadece yaklaşmaya çalışıyoruz. Ne yazık ki Khoa Kho’dan 12 numaralı ana yola kadar olan iniş bizi pek tatmin etmiyor ve tahminimizden kısa sürüyor. 12 numaralı yola vardığımızda pedallara asılarak iki tane milli parkın ve iki dağ durubunun arasından geçen ve bir nehri takip eden yolda ilerlemeye başlıyoruz. Solumuzda kalan nehir üzerinde bir çok şelale geçiyoruz ve bu bizi rahatlatıyor çünkü nehir üzerinde ki şelalerlerin her birisinde bir tesis var ve her tesiste de kamp kurma şansımız vardır. Ortalama 15-20km de bir şelale olduğu için yolda dilediğimiz kadar bisiklete binebilir ve gözümüze kestirdiğimiz bir şelalede kamp kurabiliriz.

Bu şekilde Phitsanoluk kentine 33km yakında ki bir şelaleye kadar geliyoruz. Çok fazla mola vermediğimizden yüz kilometreye yakın bir mesafeyi farkında olmadan geride bıraktığımızı fark ediyoruz.

Bu yol kenarında ki şelaleler aslında çok alçak şelaleler ve hepsi aynı nehirin üzerinde yer alıyorlar. Nehir üzerinde ki her kademe bir şelale olarak adlandırılmış ve her şelaleyede bir tesis yapmayı ihmal etmemişler. Bu nehir üzerinde ki şelalelerin yüksekliği bir insan boyundan daha az ve suyun derinliği en derin yerinde ancak bir insan boyu kadar. Ben serinlemek için üzerimdeki kıyfetleri bile çıkarmadan, ayakkabılarla beraber suya dalıyorum. Bu şelalelerin neden bu kadar çok ziyaretçisi olduğunu yüzmeye çalışınca anlıyor insan. Çünkü su çok sığ ve iri karaların arasından çok süratli bir şekilde akıyor. Bü yüzden de suyun en şiddetli aktığı yerlerin birisinde bir kayaya tutunup beklemek ve süratla akan suyun masaj yapmasına izin vermek en eğlenceli şeylerden birisidir. Bir çok insan bu şekilde kayalara takılıp saatlerce suyun içinde bekliyorlar. Bazıları yanlarında getirdikleri bu dolu kovalar ve viskiler ile bu keyfi biraz daha enteresan hale getiriyorlar. Bu şekilde yaklaşık 100m boyunca devam eden bu kayalık nehirde, ara ara görünen kayaların su yüzeyinde ki kısımları dışında, bir o kadar da insan kafası görünüyor.

Nehirde ki en iyi kayalar kapılmış olduğundan bana kalan kayada çok fazla tutunamıyor ve ancak yarım saat kadar dayanabiliyorum. Nehirden çıktıktan sonra 2km ileride ki martkete gidiip akşam kahve yanında atıştırabileceğimiz bir kaç tatlı alıyoruz ve havanın kararıp insanların evlerine dönmesini bekliyoruz. Ormanın ortasında yer alan kamp yerimiz çok rahat olmalı ki, çadırlara girdikten kısa bir süre sonra derin bir uykuya dalıyoruz.

Sabah uyuşuk bir şekilde bisikletleri hazırlayıp, uykulu uykulu şelaleden ana yola bağlanan yolda ilerliyoruz. Tam ana yola çıkarken önümden hızla iki bisikletçi geçiyor ve bende onların arkasından fırlıyorum. Pazar sabahı antrenman yapmaya çıkmış olan bu iki bisikletçi saatte 30km’nin altına düşmeden ilerliyorlar. Aramızda 100m’den fazla mesafe olduğundan onları yakalamam uzun sürüyor. Çok uzun tırmanışlar olmadığından 2-3km içinde bisikletçilerin arkasına takılıyor ve 35km/h hızla ilerliyoruz. Önde ki bisikletçi o kadar güçlü ki arkada ki bisikletçiyi hiç ara vermeden çekiyor. 20km’yi geride bıraktığımızda büyük bir kente yaklaştığımızın işareti olan ilk trafik ışığında duruyoruz. Yeşil yanmasını beklerken bir süre sohbet edip 1-2 km daha ilerliyoruz ve ben Elif’i beklemek için duruyorum. Onlarla son bir defa vedalaşıp maillerimizi aldıktan sonra onlar yola devam ediyorlar. Elif geldiğinde tren istasyonunda buluşmak üzere tekrar ayrılıyoruz ve ben yarım kalan sabah antrenmanını tamamlamak üzere son sürat Phitsanulok’a doğru pedallıyorum.

Burada benim 4 sene önce kaldığım bir Guest House vardı. Burası hatırladığım kadarı ile Tayland’da ki en güzel Guest House’dı. Tik ağacından yapılmış yan yana 4-5 kulübe bir bahçenin içerisindeydi ve GH dışarıdan görünemeyecek kadar sık ağaçların arkasına gizelenmişti. Buraya girmek ve GH’ye ulaşmak için bir bitki tünelinden geçmek gerekiyordu. Tren istasyonuna varınca bu eski GH’yi bulmak için bir keşif turu yapıyorum. Son girdiğim sokakta kaldığım bu eski GH’yi tekrar buluyorum. Fakat bu sefer guest housedan geriye sadece girişte ki bitki tüneli kalmış, giriş kapısı kilitlenmiş ve o güzel tik ağacı kulübeler yıkılmış. Tekrar tren istasyonuna gidip Elif’le bilgisayardan tur kitabına bakıp şehirde kalacak başka bir yer varmı diye araştırıyoruz. London Otel bize uygun görünüyor.

Otele vardığımızda Elif aşağıda bekliyor bende odalara bakıyorum. Otel binası ve odalar ahşap ve güzel bir atmosfere sahip buna rağmen oda fiyatı sadece 100 baht. Hiç düşünmeden otelde kalmaya ve dinlenmeye karar veriyoruz. Tayland’da girdiğimizden beri 2 bin km den fazla yol yaptık ve London Hotel bu süre içerisinde sadece kaldığımız 3. Otel olacak. Bu yüzden de sadece yatakta uyuyacak olmak bile bizim için bir dünya mutluluk demek.

Otel görevilisi bana boş olan odaları gösteriyor. Bizim şeçtiğimiz odanın yanında ki odada kalan çift otelden ayrılmak üzereler, eşyalarını toplamışlar ve bir şeyler unuttuk mu diye etrafa odaya bakınıyorlar. Ben kayıt işlemini yapıp yukarıya çıkarken merdivende otelden ayrılan çiftle tekrar karşılaşıyoruz, selam veriyorum. Kötü bir gününde olsalar gerek çok soğuk bir karşılık ile selamıma cevap alıyorum.

Odaya çıkıp eşyalarımızı yerleştiriyoruz. Tekrar aşağıya, kalan eşyaları almaya inerken yan odada kalan suratsız arkadaşın prizede unuttuğu fotoğraf makinasının sarjını görüyorum. Aşağıya indiğimde daha otelden ayrılmamış olduklarını görüp oda da şarj cihazını unuttuklarını söylüyorum. Panikle odaya çıkıp unuttuğu eşyasını aldıktan sonra kendine gelen kısa süreli komşumuz bu sefer gerçektende samimi bir şekilde teşekkür ediyor ve kedisini bir parça mahçup hissediyor.

Bir defasında üniversitedeyken İstanbula gitmiştim. Takside bir telefon bulmuş ve hemen son aranan numarayı arayıp bir telefon bulduğumu, sahibini bilmediğimi anlatmış, kendi telefon numaramı verip bana ulaşmalarını istemiştim. Ertesi gün beni arayan kişi telefonun sahibinin bir arkadaşıydı. Telefonun sahibinin ingilizce bilmediğini bu yüzden kendisinin aradığını söyledi. Akşam üzeri Taksim’de ki bir kafeye delefonu getirmemi rica etti. Kafeye gittiğimde ise kimse yoktu. Akşam otobüs biletim olduğu için telefonu yanıma alıp İzmire geri döndüm. Bir kaç gün sonra başka birisi beni aradı. Telefonun sahibinin CNN Türk’te çalışan birisinin eşi olduğunu, çok önemli birisi olduğunu, içinde çok önemli kişilerin numaraları bulunduğunu söyledi. Daha sonra telefonu bulmuş olmamla ilgili bir sürü soru sorup durdu. Neredeyse beni suçlayacak kadar çok soru sormaya başladı. En sonunda sinirlenip telefonu isteyip istemediklerini sorup kapattım. Daha sonra tekrar bir telefon geldi ve bana telefonu gönderebileceğim bir adres verdi. Telefonu belirtilen adrese yollayıp kurtuldum.

İnsanların birbirlerinden bu kadar çok süphelenmeleri, eğer büyük kentlerde yaşıyorlarsa normal bir durum olmalı. Telefon gibi kişisel bilgilerin bulunduğu bir cihazın başkalarının eline düşmesi insanın hayal gücünü bir anda çalıştırmaya başlar. O telefon ile yapılabilecek kötülükler ardı arkası kesilmeden sıralanır durur insanın beyninde. Telefonun içinde bakacağınız her bilgi sahibinin kişisel dünyasına bir tecavüz olur. Çünkü düşüncelerimizin, bilgilerimizin başkalarından korunması gerekir. Kendi dünyamıza ait bilgileri o kadar önemli olduklarını düşünürüz ki, en sonunda kendimizi dünyanın en önemli kişisi ilan ederiz. Kişisel dünyalarımızı korumak için bu yüzden çok sıkı duvarlar öreriz. Bu duvarları aşmamaya gayret ederiz. Kayıp telefonumuzu bulan birisine karşı agresifleşmek bile normal olur. En sonunda inanlarla her türlü iletişimden korkacak hale geliriz. Kapımız çalınca, birisi ile asansöre bineceğimiz zaman, sizinle aynı yöne giden, tanımadığınız birisi ile kaldırımda yürümek zorunda kalınca, birisi sizden çakmak isteyince ve en basiti az önce yaşadığım olayda ki gibi merdivende karşılaştığınız birisi size selam verince rahatsız oluruz, korkarız.

Buraya gelen insanlardan görünen garip bir durum var; burada yaşayan insanların ne kadar sıcak olduklarına imrenerek bakıp dururlar ve geri döndüklerinde kendi ülkelerinde ki insanların suratsızlığından bahsederler. Geri döndükleri zaman burada ki gülümseyen insanları özleyeceklerini fark ederler. Bir kaç kişi bu durumu açıkca dile geçirmiştir. Döndükleri zaman burada ki samimiyeti özleyeceklerini, kendilerini yanlız hissedeceklerinden şikayet etmişlerdir. Ne var ki kendileri, kendi ülkelerinde yaşayan insanlardan birisidir sadece.

Peki nedir burada yaşayan insanları daha samimi daha korkusuz yapan?

Hiç pencerelerinde cam olmayan bir evde uyudunuz mu? Garip bir his, sanki gece birisi elini uzatacak, bir şeylerinizi çalacakmış gibi rahatsız olursunuz ilk başta. Peki ya hiç duvarları olmayan bir evde uyudunuz mu? Daha da garip bir durum. Gelip geçen rastgele birisinin size ulaşabileceği korumasız bir alanda uyuyorsunuzdur. Fakat burada ki yaşam bu şekilde. İnsanlar, belkide iklim ve kültürün neden olduğu bir değişimden dolayı, batılı insanlardan farklı bir yaşantı sürüyorlar burada. Kişisel bölgeler çok şeffaf, insanların uyudukları yerleri, yaşadıkları yerleri görebiliyorsunuz rahatlıklar. Fakat bu bir rahatsızlık olmuyor onlar için. Belkide bu yüzden, bu yaşam tarzından dolayı insanlar, selam vermekten korkmuyorlar. En özel alanlarını; uyudukları, yaşadıkları yeri; evlerini bile sokağa başka insanlara açmış insanlar sokakta birbirlerinin gözlerinin içine bakıp gülümsemekten de korkmuyorlar. Ne yazık ki tüm bilimsel alt yapımız ile biz batılı sayılacak bir kültür bu rahatlıktan yoksunuz. Buraya gelen herkesin eksikliğini duyacağı şey bu samimiyettir. Neden onlar kadar samimi olamadığımızı, neden korktuğumuzu anlamaya çalışıp duracağız.

Advertisements

7 thoughts on “Phitsanulok; Tayland’ın en ucuz oteli: London Otel’in bile gülümsetemediği insanlar.

  1. Teşekkürler,pedallarınıza sağlık.
    Evrim,Elif zevkle okuyoruz,fotograflara bakıyoruz.Yolunuz açık olsun.

  2. Amazing shots!!! keep on pedaling! Its a shame the translator its working bad… Please enjoy it!!!!!!!!!!

  3. Merhaba,

    Feyyaz Alaçam’ın web sitesinde Tayland’dan selamlar yazan notunuzu görünce buldum sitenizi 🙂 ben 1.5 yıldır Tayland’da yaşıyorum eğer yolunuz Nonthaburi’ye düşerse sizi eşimle misafir etmek isteriz. Hoşçakalın, iyi yolculuklar.

    • Merhaba,
      Şimdi Chiang Mai’ye geldik. Burada bir kaç gün dinlerndikten sonra Bangkok’a doğru ilerleyeceğiz. Bu esnada Nonthaburi’den geçme ihtimalimiz olacaktır. Umarım yüz yüze görüşebiliriz.
      Sevgiler.

      • Merhaba,

        Umarım yüz yüze görüşüp tanışma fırsatı buluruz. Telefon kullanmıyorsunuz sanırım, bana mail gönderebilirseniz ben size gerekli iletişim bilgilerini gönderebilirim.

        Hoşçakalın.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s