Endonezya; İyi, Kötü Ve Çirkin

This slideshow requires JavaScript.

İnsanlar gezmek için en rahat yerleri seçerler, sanki görülecek en değerli şeyler en rahat olanlarıymış gibi. Aradan geçen zaman sonrasında hafızalarımızda en çirkin, rahatsız anıları kalır, zaman bizi rahatlatanları silip süpürür. Hiç birimiz ilk gördüğümüz de bizi heyecanlandıran, rahat ettiğimiz bir otel odasını hafızamıza kazımayız.

Ben rahatsız ülkelerde gezmeyi severim. Rahatsız olmak için değil hatıramak için yaparım bunu.

 

Endonezya’da geçirdiğimiz bir ay sonrasında Malezya’ya geri dönmek için Medan’a geliyoruz. Bizim planımız buradan Malezya’nın kuzeyinde, Tayland sınırına üç gün mesafede bulunan George Town adasına feribotla geçmekti, fakat son anda, Medan-George Town arası bot seferlerinin son 2 yıldır durdurulmuş olduğunu ve Malezya’ya Medan’dan sadece uçakla gidebileceğimizi öğreniyoruz. Bu yüzden de Medan girişinde ki hava alanına uğrayıp hemen uçak fiyatlarını soruyoruz. Burada bilet alabilceğimiz sadece bir ofis var: AirAsia. Bilet fiyatları geçektende çok ucuz ve bu sayede direkt Bangkok’a uçabilir ve vize için para vermeden bir ay Tayland’da kalabiliriz. Çünkü eğer Tayland’a hava yolu ile giriş yaparsak bize bir ay kalma izni veriyorlar. Fakat en büyük sorunumuz benim bisikletmin 30kg elifinki nin ise yaklaşık 25kg olması ve uçakta ki bagaj hakkımızın sadece 20kg. Bu yüzden de ekstra bagaj için ödememiz gereken bir miktar para olmalı. Bisikleti koyacağımız kutular haricinde 15kg fazlalığımız var ve kutuların tanesi tahminen 3kg gelecektir. El bagajlarını düşüp 10kg yük için görevli ile pazarlık yapıyorum ve ne kadar ekstra para vermemiz gerektiğini soruyorum. Uzun süren itinalı bir hesap sonunda, belkide bize Endonezya’nın son kazığını atmaya çalışan görevli bilet fiyatınından %50 daha fazla bir bedel hesaplıyor. Yani 10kg fazla bagajımız olduğu için iki kişi neredeyse 4 kişlik bilet parası ödeyeceğiz. Peki bisikletim için yeni bilet alabilir miyim diye şaka ile karışık soruyorum çünkü bu yeni bilet ile 20kg daha bagaj taşıma hakkı, bir adet koltuk ve istersek 80-100kg lık bir insan ve yanında getireceği kabin bagajlarını taşıma şansı kazanacağız. Ama aynı fiyatın çok daha fazlası ile sadece 10kg ekstra yük taşıyabileceğiz. Saçmalık! Ama görevli teklifinin aslında ne kadar saçma olduğunu gösteren önerim karşısında, bisiklet için bilet satamayacaklarını ve indirim için arayabileceği kişilerin yurtdışında olduğunu söylüyor. B planı: uçakta bisiklet taşımak mümkün değilse bisikleti uçak kargosuna veririz, hatta şansımız varsa bisiklet ile aynı uçakta seyahat ederiz. Kargo bölümüne gidiyoruz. Ama orada ki insanlar da pek keyifli haberler vermiyorlar bize ve tek çare olarak başka bir ulaşım aracını Medan’da bulmaya çalışmak kalıyor. Benim yanımda ki 10kg yük için benden daha fazla para istemeleri, endonezyalıların insana nesnelerden daha az değer vermelerinin bir göstergesi gibi oluyor benim için. Havaalanının ardından Medan’a daha 3 gün önce kaldığım otele gidiyoruz.

Otelde Endonezya’yla ilgili onca kötü insanı ve anıyı unutturacak, çok güzel iki kişi ile tanışıyoruz. Yeni arkadaşlarımız bizim bisiklet ile geldiğimizi görüp bizimle tanışıyorlar ve kendilerini tanıtıyorlar. Gazetecilik yapıyorlarmış ve bizimle ilgili bir haber hazırlamak istediklerini söylüyorlar. Benim Medan da ki planım kendimi odaya kapatıp sakinleşmeye çalışmaktı, fakat bu iki iyi insan bir anda tüm yorgunluğumuzu bize unutturuyor. 1-2 saat dinlenmek için izin istiyoruz ve ardından otelde buluşmaya karar veriyoruz. Adit ve Bintang ile arkadaşlığımız bu şekilde başlamış oluyor ve ilk defa Endonezya’da bir kentte fazladan kalmaya karar veriyoruz.

Adit anladığım kadarı ile çok iyi bir fotoğrafçı ve bir çok fotoğrafçının çekebilirse, kendisini çok şanslı hissedeceği zorlukta ki kareleri yakalamak gibi bir özelliği var. Ördeğin birisine dişlerini geçirmek üzere olan bir timsah fotoğrafı mesela bunlardan birisi. Fakat ingilizcesi olmadığından sadece hareketler ile anlaşmak zorundayız. Ortak yönümüz olan fotograf konusunda anlaşmak için ingilizceye çok fazla ihtiyacımız olmadığını kısa sürede anlıyoruz . Bintang ise iyi bir ingilizceye sahip ve Adit’in bir alt kuşağı gibi. Daha geç fotoğrafçılığa ve muhabirliğe başlamış fakat bir çok konuda kendisini kolaylıkla geliştirmiş. Bu yüzdende yeni işine alışması ve yaratıcı olması çok kısa sürmüş. Yapı olarak Adit’in aksine çok güçlü ve olgun görünüyor. Adit ise daha çocuksu ve saf bir yapıya sahip. İkiside o kadar düzgün insanlar ki şehirde hiç bir rahatsızlık yaşamadan 4 gün birlikte eğleniyoruz. Bu arada bizim Malezya’ya geçiş için çözüm bulmamızda da yardımcı oluyorlar. Buradan gerçektende feribot ya da vapur olmadığını öğreniyoruz fakat tren ile 4-5 saatlik mesafede ki bir kentte vapur olduğunu ve Port Klang’a yani Kuala Lumpur’a gidebileceğmizi öğreniyoruz. Tekrar Endonezya’ya giriş yaptığımız yer olan Dumai’ye dönmek zorunda olmayacağımız için tren ve vapur biletimizi alıyoruz. Ayrıca gideceğimiz kent’te bizi karşılayacak birisini de ayarlıyorlar. Bu sayede kentte otel bulmak zorunda kalmayacağız -ki zaten bu kentte otel olmadığını kente varınca öğreneceğiz.

Medan’da Bintang ve Adit ile gündüzleri şehir turu yapıyor, arada yanlarında getirdikleri gazeteci arkadaşları ile tanışıyor akşamları sadece gazetecilerin takıldığı bir kahvede oturuyor bir şeyler içiyoruz. Bazen alışveriş mağazalarında, bazende kentin dar sokaklarında, bazende çin, hint, budist ya da baliye özgü tapınaklarına gidiyor, fotoğraf çekiyoruz.  4 günümüzü bu şekilde geride bırakıyoruz. Ayrılık zamanımız geldiğinde ise birbirimizi çok kısa zamanda özleyeceğimizin bilincinde vedalaşıyor ve trene atlıyoruz.

Tren yolculuğu bazıları için sinir bozucu olabilir fakat benim için eğlenceli geçiyor. Devamlı yanıma oturan, zaman zaman rahatsız eden, konuşurken dürten insanlar yüzünden kişisel alanım kaybolsa da insanları incelemek benim keyifli zaman geçirmeme yetiyor. Bir ara trene binen bir müzik grubu, ellerinde gitarlar, kemanlar, davullar ile yarım saat boyunca canlı müzik yapıyor ve treni en sonunda en başına doğru bir bando takımı gibi geçiyorlar. Trende ki tek yabancı biz olmamıza rağmen bize son derece kibar davranıyorlar, zorla para istemiyorlar yada kulağımızın dibinde kemanlarını çalmıyorlar, sanki trende biz yokmuşuz gibi rahat müziklerini yapıyorlar. Trende her istasyonda değişen yemek satıcıları ise durumun tersine, sepetlerinde ki her şeyi, sanki bir fil kadar yemek yiyebiliyor muşuz gibi, bize satmaya çalışıyorlar. Bu şekilde tren yolculuğumuz akşama, havanın karardığı bir saatte bitiyor. Son istasyondan önce ben bisikletleri indirmek için kargo vagonuna gidiyorum, Elif’te tren durunca istasyona atlıyor.

Burada değişik bir şey oluyor. Kargo istasyona bırakılmadan önce tren tekrar hareket ediyor ve biz ufak bir panik yaşıyoruz, fakat 200m kadar ilerledikten sonra tren duruyor ve içinde benimde bulunduğum kargo vagonunu bırakıp diğer yöne kareket ediyor. Daha sonra lokomotif yolcu vagonlarından ayrılıyor ve kargo vagonuna bağlanıyor ve kargo vagonu ile trenin diğer ucuna gidiyor. Amacı kargo vagonunu, tren hattı boyunca hep sonda bırakmak. Mesela tren hat üzerinde sağa giderken kargo vagonu diğer vagonların solunda, sola giderken ise sağında yer alıyor. Bu işlem yarım saatten fazla sürüyor. Bu sürenin sonunda kargo vagonu istasyonun önüne geliyor ve bisikletlerimizi indirebiliyoruz.

İstasyonda Elif bizi karşılayacak olan bey ile buluşmuş bile. Dış görünüşünden dini bütün birisi olduğu belli olan bey bizi önce dükkanına götürüyor. Burada bisikletleri bıraktıktan sonra iyi bir lokantada yemek yiyiyoruz. Yemekler müthiş fakat burada ve bir kaç müslüman ülkede göreceğiniz farklı bir stil ile yeniliyor. Bana açıkçası iğrenç görünen bu sahneyi anlatayım isterseniz. Yemeklerden önce masanın iki kanarına 5-6 adet içi su dolu kap koyuluyor. Hata yapıp bu taslardan sakın su içmeyin. Daha sonra değişik kaplarda yemekler ve plav geliyor. Yemek yiyeceğiniz el bu kaplardan birsine daldırılıyor ve parmaklar yıkanıyor. Kap ufak boy bir çorba kasesi büyüklüğünde olduğundan tüm eli sokmak imkansız. Sadece parmaklarınızı bu tasa sığdırabilirsiniz. Ardından yemek elle yeniliyor. Tavuk, balık, kelle yenir elle derseniz, ne var bunda bizde elle yemek yiyiyoruz derseniz bir de mercimek çorbasına, pırasa yemeğine ellerinizi daldırın ve sahneye bakın. 3 parmak ile salçalı patates yemeği kıvamında ki bir yemekten bir parça alınıyor ve pilavın üzerinde koyuluyor. Plav ile biraz karıştırıp yuvarlandıktan sonra, 3 parmak ile kürek gibi kaldırılıyor ve yukarıya doğru kalmış ağzınıza boşaltılıyor. Ardından ara ara yanda ki su dolu kaplara daldırılıp parmaklar temizleniyor. Kaplarda ki suların içinde yemek artıkları, prinç taneleri yüzmeye başlıyor ve bu su dondurmacıların dondurma koydukları kaşıkları beklektikleri su kaplarınmda ki gibi çirkin bir renk alıyor. En çirkin ve dayanılmaz olanı ise yemeğin sonuna doğru tabağın sıyırılması sahnesidir benim için. İşaret parmağının paşparmağa bakan tarafı ile tabak iyice sıyırılıyor ve ardında parmak özenle yalanıyor. Tüm bunlar olurken hemen 3m arkamızda bir lavabo, sabun olduğunu ama bizden başka kimsenin orada ellerini yıkamadığını da eklemek isterim. Bu anlattığım sahneye lokanalarda bir çeok defa tanık olmuştuk fakat bu gün ile defa karşılıklı oturup yemek yediğimiz birisinin anlattığım şekilde yemek yiyişini izliyoruz. Bize bişeyler anlatmaya çalışırken parmaklarında ki prinç tanelerini, yemek artıklarını görmemeye çalışmak, anlattığı şey anlamaya çalışmak gerçektende zor oluyor. İlginç olan bu ufacık kaplarda ki suyun, yağlı ellerini temizlediğine inanmaları ve günde 3-4  defa el yağlandırma işine devam ettikleri gerçeği. Yemekten sonra el sıkışmamak için ellerimiz cebimizde vedalaşmak zorunda kalıyoruz.

Bize yardımcı olmak isteyen bu bey, gerçekten de iyi niyetli birisi, yardımları ve yemek için teşekkür ediyoruz. Gece kalacağımız yer ise bir otel ya da guest house değil. Sadece Endonezya da bulabileceğimiz türden ne olduğu belli olmayan ilginç bir yer. Biletleri aldığımız ofisin yakınında ertesi gün sabah 10da kalkacak vapuru beklemek için kalacağımız bir yere gidiyoruz. Burada bizden başka 20 kişi daha var ve içlerinde ingilizcesi olan ve Endonezyanın ta öbür ucundan buraya gelmiş olan bir kız bize yardımcı oluyor. Kızlar ile erkekler ayrı yerlerde kalacağından farklı binalara yerleşiyoruz. Birisi bizden kayıt için pasaportlarımızı istiyor ve yarım saate getireceğini söylüyor. Pasaportlarımızı verdikten sonra duşumuzu alıyoruz ve yeni arkadaşımız ile sohbet ediyoruz. Bu arada pasaportlarımızı yarın alabileceğimizi öğreniyoruz. Bu durum beni biraz sinirlendiriyor. Pasaportlarımıza sanki kaçmamamız için el koyulduğu hissine kapılıyorum. Dışarıya çıkıp bir dolaşmak istediğmizi bahane ediyorum. Bu sayede ofise gidip pasaportlarımızı alabiliriz. Dışarıya çıkmak istememiz son derece gergin bir ortam oluşturuyor. İnsanlar kendi aralarında konuşmaya başlıyorlar ve bir şeylere karar vermeye çalışıyorlar sanki. En sonunda ingilizcesi olan kızı bizim peşimize takıyorlar. Bu durum işimize yarayacak çünkü kızı piyon gibi kullanıp pasaportlarımızı alacağız.

Ofisi kolaylıkla buluyoruz ve pasaportlarımızın içinde vermemiş olduğumuz ülkeye giriş yaparken doldurulan kartları bahane ediyoruz ve kısa süreliğine pasaportlarımızı istiyoruz. Kartları içine koyuyor ve geri vermiyoruz. Kısa bir gerginliğin ardından pasaportlarımız ile ayrılıyoruz. Kızı bizim peşimize takma sebepleri ise, kızdan ajanlık yapmasını istemeleri değil, bizim güvenliğimizmiş. Şehir inanılmaz karanlık, pis ve tehlikeli. İnsanlar ufak bir sürüye saldırmak için sürünün etrafında dolanan arslanlar gibi bizi etrafımızda dolanıyorlar, motorları ile biz yürürken etrafımızda tu atıyorlar, bazen çok yakınımızdan geçiyorlar, bir şeyler soruyorlar, bir yerlere götürmeyi teklif ediyorlar. Bu şekilde etrafımız 5-6 adet motor ve tuktuk ile sarılmış vaziyette şehirde yürümeye çalışıyoruz. İnsanlar son derece kötü niyetli görünüyorlar ve üçümüzde çok geriliyoruz. Sadece 10dk kadar sokakta yürüdükten sonra geri kalacağımız yere dönüyoruz. Kızın anlattıklarından anladığım kadarı ile burası ülkede kaçak bulunan insanların bulunduğu, göz altında tutuldukları bir yermiş. Bizim kızda ne yaptıysa babası buraya gelene kadar göz hapsinde tutuluyormuş. Endonezyanın Avusturalya’ya çok yakın olan bir köyünde yaşayan arkadaşımız iş için Malezya’ya gitmiş ve bir süre orada çalışmış. İngilizcesi bu sayede gelişmiş. Fakat çok fazla para kazanamadığından Endonezya’ya geri dönmüş. Hiç parası kalmadığından ya da parasız olduğun işlediği ufak bir suç yüzünden burada ailesinin gelmesini ve onu yaşadıkları yere geri götürmelerini beklemek zorunda. Babası vapurla ülkenin diğer ucundan geldiğinden bir haftya kadar beklemek zorunda olduğunu öğreniyoruz.

Ertesi sabah erken kalkıp yeni arkadaşımız ile vedalaşıyoruz ve 10km kadar ileride ki iskeleye gidiyoruz. Burada önünde kalabalığın biriktiği bir binanın bizim ülkeden çıkış yapacağımız ve vapura bineceğimiz yer olduğuna emin oluyor ve bir süre kahvaltı için oyalandıktan sonra binaya giriyor ve artık Endonezya da olmamanın, akşam Malezya’da uyumanın inanılmaz rahatlığını hissediyoruz.

İçeride vakit her zamankinden daha yavaş geçiyor. Bizden önce ki vapur aynı fiyatmış ve bizimkinden 2 saat önce kalkıyor ve 2 saat daha hızlı karşıya geçiyormuş. Bilet aldığımız ajansın bize kazığı yüzünden yavaş vapuru beklemek zorunda kalıyoruz. İçerisi kapalı ve biraz aralanabilen vasisdas pencereler ile çevrili bir oda. İçeride ilk vapura henüz binmemiş yolcular ve ikinci vapuru bekleyen yaklaşık 300 kişi var. Sanırım 13 yaş üzeri insanların %50si yani 150 kişi içeride sigara içiyor. İçeride geçen yarım saat sonunda gözlerim yaşarmaya, yanmaya başlıyor, kıyafetlerimiz leş gibi sigara kokuyor. Zor zor gizlenmek için oturduğum bir sandalyede yanıma bir polis geliyor ve benimle ingilizce konuşmak istediğini söylüyor ve bir sigara yakıyor. Bine yakın yerel sigara markasını barındıran Endonezya’nın ülkede ki son saatlerimizde bize attığı son kazık bu dumanlı olan oluyor.

Vapurda eşyaları koyacak yer bulamadığımızdan ayaklarımızın altı, kucağımız çanta dolu olarak ufacık koltuklarda oturarak geçen 10 saatin ardından her şey bir anda bitiyor ve üniversite sınavından çıkmış bir öğrencinin bir kaç gün ne yapacağını bilememesi, son yıllarında sadece ders çalışan birisinin artık özgür oluşu, istediği şeyi yapabilmesi, ama dersten başka yapılacak bir şeylerinde olduğunu unutmuş olması, hatırlayamaması gibi, kızacak, sinirlenecek bir şeyler bulamıyor, bu sanki bir alışkanlık olmuş gibi, bir şeylerin ters gittiğini, bir şeylerin hayatımda eksik olduğunu hissediyor, Endonezya’dan sonra ki bir kaç günü sanki suyun altındaymış, sakin, sessiz, sadece huzur veren bir ortamda dolaşıyormuş gibi yaşıyorum. Sadece Malezya’ya giriş esnasında bisikletler için istedikleri ekstra para bize biraz vakit kaybettiriyor ama sinirlerimizi germeye bu bile yetmiyor.

Advertisements

One thought on “Endonezya; İyi, Kötü Ve Çirkin

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s