Arabalar Ve Anayollar…Kamboçya’ya yetişmek.

Nan bölgesinin aklımda bunca güzel anı ile geride kalan bu bakir yerlerini, son kentimiz Dan Sai’ye ulaşmamız ile bitirmiş olduk. Burada kendimize uygun bir kamp alanı bulamadığımızdan ve şiddetli bir yağış başladığından bir otel tuttuk. Kentte büyük bir market vardı. Bu bizim için Nan bölgesinde bulamadığımız bazı yemekleri tekrar tamamız demekti. Ayrıca kent sanırım temmuzda yapılan bir festival ile ünlenmişti. Burada, aslında pilav yapmak için kullanılan, bambudan örülmüş bir tür sepetten, maskeler yapılıyordu. Bu maskelerin binlercesi festival süresince, değişik kıyafetler giymiş insanlar tarafından, sokaklarda dolaşıyormuş. Bu maskeleri, üretim yapan dükkanlarda, müzelerde, tapınaklarda ve şehrin giriş çıkışlarında görmek mümkündü.

Ertesi gün devam edeceğimiz yol bizi 30km sonra anayola, 2 gün sonra da Kamboçya’ya, sınıra kadar devam edecek 4 gidiş 4 geliş şeridi olan geniş otoyollara çıkardı. İki tane şehiri birbirine bağlamak için yapılan bu otoyolların hayattan bu kadar uzak kalmış olması garipti. Bu yollar sıkıcı ve hızlıydı. Bisiklet üzerinde bizde hızlandık. Günden yaptığımız mesafeler iki katına çıktı. Ama gördüklerimiz önceki mütevazi, dar yollara nazaran neredeyse hiçbirşeydi. Çünkü bu yollar renksizdi. Hızla geçip giden arabaların kaldırdığı tozdan ya da saatte 90la giderken yoldan başka bir şey düşünmeyen sürücülerin, saatlerce yol üzerinde ki şeritleri, o kesikli beyaz çizgileri takip eden gözlerinin ferinin gitmiş olmasından dolayı yollar grileşmişti. Burada bisiklete binerken ileriye bakmak istemiyordum. Çünkü yol ileride hiç bitmeyecekmiş gibi devam ediyor, ileriye baktıkça insanı korkutuyordu. Bisiket üzerinde bu yollarda ufacık kalıyordum.

Bu şekilde bir kaç gün ileledikten sonra sağanak yağışa yakalandık. Bir süre yağmurda ilerledikten sonra yağış azaldı fakat bu seferde yerine siddetli bir rüzgar başladı. Ana yolda araçlar çok etkilenmesede, ağaçların seyrek olması bizi direk rüzgarın kurbanı haline getirdi. Bir süre daha ilerledikten sonra bir polis istasyonunda buluntuğu bir kaşağa geldik. Burada ki yolun tepesinde yolu bir üst geçit gibi boydan boya geçen tabelaların güzgardan zarar gördüğünü ve sac yüzeylerinin yerlerinden çıkmaya başlayıp mendil gibi havada sallanıp durduklarını gördük. Bu şekilde görevi uyarmak ve bilgi vermek olan tabelaların tehlike uyarılarını dikkate aldık ve gerideki polis istasyonunda beklemeye karar verdik.

Burada ki polisler bizi kokpit ekibi gibi karşıladılar; hemen birisi yüzümüzü elimizi çamurdan arıtmamız için, burada marketlerde de satılan bir tür ıslak, kolonyalı havlu verdiler. Bu havlular pamuklu kumaştan oluklarından daha sonrada kullanmanız yada bisikletinizi iyice temizlemeniz mümkündü. Diğer polis ise kahvelerimizi hazırladı. Bir yandan içimiz ısınırken elif tuvalete gitti ve uzun süre çıkmadı. Geri döndüğünde üzerinde ki kıyafetlerini yıkamış, duşunu almıştı. Bende ardından duşa girdim. Çıktığımda polislerin verdiği trafik polisleri için hazırlanmış bir çift harita da yolları inceledik ve bize kamp için önerecekleri yerleri belirledik. Rüzgarın kesilmesi ile yola devam ettik, Saraburi bölgesine giriş yaptık ve ana kente 30km mesafede ki bir kente vardık. Burası büyük bir kentti ve eğer burada bir kamp alanı yoksa bizim otelde kalmamız gerekecekti. Kamp alanı olup olmadığını sorabileceğimiz tek yer de polis karakoluydu. Vardığımızda polislere derdimizi anlattık ve şehir yakınlarında bir yerlerde çadırda kalmak istediğimizi söyledik. Bize hemen karakolun toplantı odasını gösterdiler ve istersek burada kalabileceğimizi söylediler. Buraya bisikletlerimizi yerleştirip çadırlarımızı kurduk. Oda da ayrıca klima vardı. Bu sayede gece ısıyı istediğimiz gibi de ayarlıyabiliyorduk. Fakat bu sefer artık insanların iyi niyetlerini suistimal etmeye başladığımızı düşündüm. Bize karşı bu kadar iyi davranıyor olmaları güzeldi, ama en azından her yerinde otel olan bir kent te otelde kalmak dağru olmazmıydı. Bizim amacımız sadece şehirde kamp alanı olup olmadığını sormaktı.

Polislerde ki bu rahatlığın sebebine gelince, onlar için birilerinin karakollarda kalması normal bir durumdu. Bunu anlamak için Kamboçya sonrasında gezeceğimiz Issan bölgesini bitirmemiz gerekecekti. Çünkü burada ki eski bir alışkanlık vardı; polis karakolları zamanında bizde ki hanlar gibi kullanılıyordu. Hava her zaman güzel olduğundan seyahat eden Thai halkı geceleri karakollarda kamp kuruyorlar, çadırlarında yada sinekliklerinde geceyi geçiriyorlardı. Bu gelenek hala Issan bölgesinde devam ediyordu. Bu bölgede çok fazla otel yoktu ve olsa bile herkes otelde kalmak zorunda değildi. Arabası ile seyahat edersen sadece geceyi geçirecek birisinin otel için para vermesi, yani sadece güven içinde uyumak için para harcaması Thai halkı için fazla lükstü. Eğer güven içinde olmak istiyorsanız polis bu iş için görevlendirilmişti, eğer uyumak isterseniz bunu istediğiniz yerde yapabilirdiniz. Karakolların bu şekilde kullanıldığını Issan bölgesinde 4-5 karakolda bizden başka lokal halk ile birlikte kalınca anladık. Bunu çoğunlukla Issan bölgesinde görme sebebimiz ise bu bölgenin biraz daha az gelişmiş olması ya da okulların tatile girmiş olması olabilirdi. Tatilde aileler daha fazla seyahat etmeye başladıklarından yollarda daha fazla insan görmek mümkün oluyordu. Ayrıca bu döneme denk gelecek olan Sonkram yani su festivalide bir etkendi. Bu festival zamanında Thai halkı doğduğu, ailesinin yaşadığı kentlere dönüyorlar ve kutlamaları aileleri ile birlikte yapıyorlardı. Bu yüzden bu tür dönemlerde Thai halkı yollarda oluyordı.

Kamboçya sınırına yaklaştıkça yollar büyüdü ve daha da sıkıcı hale gelmeye başladı. Çok fazla kamyon trafiği olmasa da, Nan’da geçen güzel zamanın ardından burası büyük bir kontrastı, burada dar yolların yerini otoyollar, ufak köylerin yerini ise büyük şehirler almıştı. Güneş asfalt yolları gün boyunca kavurmuş bisiklet üzerindeyken sıcak ile mücadele etmek zorunda kalmıştık. Yol kenarında ki ağaçların gölgesinde gitmeye alıştığımız Nan’dan sonra, binaların ve benzin istasyonlarının arasında yol almaya başlamıştık.

Burada insanlar da sıkıcıydı. Arabalarında son sürat geçip giden, bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar görmek istemiyorduk. Bu insanlar arabalarının içinde, şehirlerin arasında ki bu yollarda, sadece yolun bitmesini dileyip, yoldan başka bir şeye dikkat etmeden ilerliyorlardı. Onlar için bu yollar kırmızı ışık, yeşik ışık, yol çizgileri, kavşaklar ve trafik işaretlerinden oluşuyordu. Otomatikleşmiş, makine gibi davranan insanlar ile beraber Kamboçya’ya yetişmeye çalışıyorduk.

Eğer bir arabanın içerisinde yoldaysanız, bizi, bisikletlerimizi fark etmeyebilirsiniz. Arabanın içinde olan insan dünyaya farklı bir gözle bakar bence. Buradan dünyayı aynı televizyon ekranı gibi, bir camın arkasından seyredersiniz. Bakmazsınız. Gördüğünüz görüntüler hızla geçer gider, izlediğiniz, camda gördüğünüz görüntü hızla ileri saran bir video gibidir. Sesi kısılmıştır. Arabanın içinde görütüler ile alakasız başka bir dünyanın sesleri vardır. Dışarıda olan bitenden habersiz arabanızda ilerlersiniz. Bu görüntüler aynı televizyon ekranı gibi beyninizi yavaş yavaş uyuşturur. Arabanın içinde uyuşmaya başlayan beyniniz, aynı televizyon başında elinde kumanda uyuyup kalan ya da aynı reklamı binlerce defa izlemiş beyinler gibi düşünmemeye, farketmemeye başlar. Arabanızda uyursunuz. Arabada uzun yollarda yanınıza sadece gevezelik etsin diye birisni oturtursunuz. Konuştukça yaşadığınızı anlar, araba kullanmak, o sıkıcı ekrana, cama bakmak dışında bir şeyler yapar, beyninizi uyuşmaktan kurtarırsınız. Ama inanın, benim bisiklet üzerinde inanın en son isteyeceğim şey yanımda konuşup duracak gevezenin tekidir.

Cam sizi dışarıdan korur. Uzaya çıkan birisini dış etkenleden koruyan kıyafet gibi. Gürültüden korur –ki inanın o gürültü arabanızın gürültüsünden başka bir şey değildir-, müzik açarsınız; pis kokudan kokur, bazen başka bir arabanın yanlışlıkla ezip geçtiği bir hayvan leşinin kokusudur koruduğu, klimanızı açarsınız; yağmurdan korur, soğuktan, rüzgardan, sıcaktan, güneşten korur ama en önemlisi dışarıda ki insanlardan korur. En cesurumuz bile kırmızı ışıkta durmuşken arabanıza gelen, telefon şarjı satan, yada arabanızın camını silmek isteyen çocukları gördüğümüzde arabanın camını sıkıcana kapatır, onların seslerine kulaklarımızı tıkarız, görmemeğe çalışırız. Tedirgin oluruz. Yan camda çocuklar beklerken bazen trafik lambasının yanmasını bekler, bazende kibarlığımızdan camı iki parmak aralar ve para uzatırız. Bisiklette kapatacak camlar yoltur. Ama bisikletle durduğumuzda insanlar inanın başka şeyler için yanımıza gelirler. Amaçları sadece sohbet etmek, arkadaş olmaktır. O yüzden de onların arkadaşlıklarından korkmayız bisiklet üzerinde. Bu andan sonra ellerinde satmak için tuttukları şeyleri unutmuş ve tekrar çocuk olmuş yeni arkadaşlarımız, bisikletle ne kadar hız yaptığımızı, ne kadar km yaptığımızı sorarlar. Bazen de sadece merhaba diye yolun diğer tarafından bağırırlar. Arabalara kimse bağırmaz tabi merhaba diye. Bu merbahalar yolların size verdiği en büyük armağanlardır. Yolda araba ile ilerlerken kaç kişi ile selamlaşırsınız, kaç kişiye gülümser, el sallarsınız? Bisiklette geçtiğiniz her köyde her evde mutlaka insanlar ile göz göze gelirsiniz, bazen daha 5-6 yıllık gözlerle dünyaya bakan bir çocuk peşinizden el sallayarak koşturur, bazen ölümü bekleyen yaşlanmış gözler hafifce gülümser, bazen kadınlar, bazen erkekler, okula giden çocuklar, işleri başında ki insanlar bakarlar ve gülümserler. Onların gördükler şey siz değil, onların hayallerinden, özlemlerinden bir parça, hep yapmak istedikleri,hep olmak istedikleri bir şeyler, bisikletin üzerinde özgür olmaktır.  Sadece bir kaç saniye içinde onlar ile gözgöze gelir gülümser ve birbirimize bir şeyler hatırlatırız. Bazen özgür olmayı, bazen hırslı olmayı, bazen mutlu olmayı, gülmeyi hatırlatırız birbirimize. Yani bisiklet üzerinde bedeniniz yavaş hareket edebilir, araba ile hızla yanımızdan geçebilirsiniz ama beyinimiz bisikletin üzerinde, arabaların içinde ki beyinlerden çok daha hızlı çalışır.

Bu yollarda, bazen kendimiz rahatlacak alternatif yollar bularak, bazende arabaların arasına sıkışmış halde ilerleyerek Kamboçya sınırına yaklaşıtık. Son gecemizi sınıra 65km mesafede ki Alanya Pratet’te daha öncede kalmış olduğum otelde geçirdik. Ertesi günde sınıra kadar olan 60km yolu 29km ortalama hızla tamamladık ve sınır kentine geldik. Arkadan esen güzel bir güzgar bizi bu hızla Kamboçya’ya yetiştirdi. Kamboçya sınırına 5km kala AranyaPrathet denilen şehirde yemek yerken bir bisikletçi ile tanıştık. Türkiyeden, Irandan geçmiş olan bu arkadaş Kamboçyadan Tayland’a giriş yapmıştı elinde de bir iç lastik tutuyordu. Gülüp bu iç lastiği 1 ay boyunca Kamboçya’da arayıp durduğunu anlattı. Güldüm. Daha sonra bloğundan gördüğüm kadarı ile o da benim gibi surly bisiklet kullanıyordu. Nedense o anlatıken bende Endonezya’da yaşadıklarımı, iç lastik yüzünden ne sıkıntılar yaşadığımı hatırladım. Onun Tayland’da girdiği zaman ki mutluluğunu anlamak kolaydı benim için.

Advertisements

One thought on “Arabalar Ve Anayollar…Kamboçya’ya yetişmek.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s