17 nisan 2555 Pha Taem National Park

This slideshow requires JavaScript.

Kamboçya’dan Tayland’a geçtiğimizden beri üzerimizde bir miskinlik vardı. Nisan ayının bu bölgedeki en sıcak ay olması gündüzleri bisiklete binmeyi zorlaştırıyordu. Öğle yemeklerinden sonra sofradan kalkmak ve tekrar bisiklete binmek ise işkence gibiydi. İlk zamanlarda bu durumu çok fazla önemsememiştim çünkü Elif’le Tayland’ın bu bölümünü yavaş ve daha detaylı geçmeye karar vermiştik. Tayland’ın İssan bölgesi için ayırdığımız 2 ayımız vardı ve bu iki ay boyunca kamp yapmak ve daha çok national park ve ufak yerleşim yerleri görmek istiyorduk. Fakat bir süre sonra durumumuz yavaş gezmekten daha çok miskinliğe dönmeye başladı. Bir haftanın sonuna kilo almaya, daha çok uyumaya başladık. Gündüzleri üzerimizde ki uyuşukluğu bir türlü atamıyorduk. Bazen öğlen verdiğimiz molalar 3 saati buluyor ve günde ancak 40-45km yol yapabiliyorduk. Sabahları serindi fakat sabah serinliğinde birer kahve içmek bisiklete binmekten daha cazip geliyordu. Bu durumumuz 2 hafta kadar sürdü. Haritaya baktığımızda daha gezmemiz gereken çok yer olduğunu ve böyle gidersek issan bölgesinde daha bir çok yeri göremeden vizemizin biteceğini ve eve dönmek zorunda kalacağımızı biliyorduk. Sonunda bu durum kendiliğinden düzeldi. Son iki günde yönümüzü doğudan kuzeye doğru döndü ve ortalama yüzer km yol yaptık. Bence bu durumun bir kaç sebebi olabilir. Birincisi çok sıcak olan nisan ayında kuzeye doğru devam ettikçe havaların serinlemesi olabilir. Fakat biz bu serinlemeyi hissedecek kadar kuzeye gitmediğimizden bu çok saçma bir sebeptir. İkincisi ise güneşi arkamıza alıyor olamızdır. Bu bence daha mantıklı bir açıklama olabilir. Çünkü ilk sabahları güneşe karşı bisiklete binmek o kadar keyifsiz oluyordu ki sabahları erkenden yola çıkmayı ikimizde istemiyorduk. Gündüz bisiklete binerken güneşin en yakıcı olduğu zamanlarda güneşi hep yüzümüzde hissediyorduk. Bir kaç saat bisiklet üzerinde bu şekilde devam edince kuruduğumuzu hissediyorduk. Güneşin arkamızda olması bize ayrıca mühteşem bir manzara sunuyordu. Fotoğraf çekerken genelde güneşi arkanıza alırsınız. Bu durum eğer güneş tam tepenizde değilse size çok güzel renkler yakalayabileceğiniz bir ışık sunar. İşte biz de güneş arkamızda kuzeye doğru ilerlerken, her zaman olduğundan daha güzel görünen manzaranın içerisinden, tüm yorgunluğumuzu unutup, zamanın nasıl geçtiğini unutarak bisikletlere biniyorduk. Fakat tüm bunlardan daha basit bir sebep ve aslında bir hata, bizim bu miskinliği üzerimizden atmamıza sebep oldu, açıklayayım: Dün bisikletlere binerken yağmura yakalandık. Ben buradaki yağmurların içine dalmayı durmaya yeğlerim. Çünkü burada ki yağmurlar genelde 5-10km çapında bir alanı ıslatırlar ve eğer yağmur başlayınca bisiklete binmeyi bırakmaz doğrudan yağmurun içine dalarsanız sırılsıklam olur fakat çok geçmeden yağmurun ardındaki güneşli bölgeye ulaşır ve bisiklete üzerinde kısa sürede kurursunuz. Burada ki yağmurlar daha çok bir fırtınaya benzer. Yağış o kadar şiddetli olur ki bir kaç metrede sonrasını göremezsiniz. Bazen bu yağmur bir duvar gibidir. Yolun 40-50m ilerisinde bir şelale gibi tüm gücüyle yukarıdan aşağıya doğru akar ve siz güneşin altında 50m ileride ki bu duvarın içineden geçip geçmemeyi düşünürsünüz. İşte böyle bir yağmur anında Elif durmayı tercih etti. Bir hafta boyunca su festivalinde buzlu sularla ıslanıp durduğumuzdan bir günü kuru geçirmeyi çok fazla özlemiştik. Bu yüzden de önce bir saçağın altında sonrada yağmur hafifleyince bir lokantada durup karnımızı tıkabasa doyurduk. Ben bir anda o kadar çok yemişim ki, bisiklete binip yola devam etmek için midemin canımı yakacak kadar dolu olduğunu fark ettim. 10km ilerideki kentte tekrar durduğumuzda midem hala kendine gelebilmiş değildi.

Tayland’da bir çok kentte su satın alabileceğiniz makineler vardır. Bu makineler size sadece su verir ve suyu doldurmak için kendi şişelerinizin olması gerekir. Ben tek başıma günde ortalama 5-6lt su tüketirim. Eğer bakkaldan ger gün su alsam gün 8-9 şişe su almam gerekir. Çünkü buradaki şişeler 750ml civarında. Elif’inde bir o kadar su ve başka meşrubatlar içeceğini düşünürsek bu günde neredeyse 20 şişe, 5 plastik torba ve pipet (burada satılan her meşrubatın hatt biranın bile yanında siz istemesenizde pipet verirler) demektir. Bu da ayda 600 şişe 150 torba-pipet, tur boyunca 8 ayda ise 4800 şişe, 1200 torba-pipet eder. Şöyle bir bakınca iki kişi için gereğinden fazla çöp demektir. Ayrıca makineden alınan sular yaklaşık 15 kat daha ucuzdur. Bu şekilde günde en azından 200 baht tasarruf edebilirsiniz.

Ben mola verdiğimiz kentten ayrılırken Elif’i beklemeden su makinesi aramak için ters yöne devam ettim ve Elif’in beni gördüğünü düşündüm. Elif ise beni fark etmeden gideceğimiz yöne doğru ilerledi. Bu birinci hatamız oldu. Ben pazarın etrafında bir tur atıp Elif’in ardında aynı yöne ilerledim ve polis kulübesini geçitim ve 1-2 km daha devam ettikten sonra Elif’İ göremeyip geri döndüm ve pazara baktım.

Eğer beni yakından tanıyan birisi iseniz çoğu zaman söylemem gerekenin tam tersini söylediğimi bilirsiniz. Bu benim için bir tür espridir. Ama eğer bana çok yakın birisi iseniz çok daha fazla bu türden aslında tam tersi anlama gelen cümleler kurmaya başlarım ve anlaşılmayı daha da zor hale getiririm. İşte son mola yerimiz olan şehrin pazarına girmek için durduğumuzda Elif’e bu ters anlamlı cümlelerimden birisini; 8km gerideki milli parka geri dönmemizin daha iyi olacağını söyledim. Aslında söylemek istediğim 10m gerideki pazara gidip birer kahve içmekti. Her ne kadar cümle anlamsız görünsede bütün gün bu şekilde konuşunca bana yakın olan insanlar beni anlamaya başlarlar. Ama bizim durumumuzda Elif’in beni ciddiye alıp 8km gerideki milli parka gitme ihtimalide vardı. Çünkü yolda Elif’i yakalamam gerekirdi. Pazar yerinde 5dk bekledikten sonra ve Elif’in geriye dönmesini beklemenin bir çözüm olmayacağına karar verdim ve tekrar polis kulübesinin yanına gidip polislere derdimi anlattım. Elif’in gitmemiz gereken yere yani kuzeye doğru devam ettiğini, onu gördüklerini söylediler fakat emin olamadım çünkü ben de 15dk önce polislerin önünden geçmiş ve karşı şeritten belkide polisler fark etmeden geri dönmüştüm. Yani polisler ileride ki bisikletçi olarak beni görmüş olabilirlerdi. O sırada bana yardım etmek isteyen ve ingilizce bilen bir kadın durdu ve Elif’i polislerin dediği yönde ilerlediğini ve onu araba ile geçerken gördüğünü söyledi. Böylece yön konusunda emin oldum fakat şimdi de Elif ile aramda 20dkm vardı ve Elif yolda beni bulamadıkça panik yapabilir, keyfi kaçabilir ve yanlış kararlar vermeye başlayabilirdi. Bu durumda Elif’e bir mesaj ulaştırmak en doğrusu olacaktı. Defterimden bir sayfa koparıp ve arabadaki kadından bu yazının ilerideki bisikletçiye iletilmesini rica eden thai dilinde bir şeyler yazmasını istedim. Elif’e ileteceğim not ise 20dk gerisinde olduğum ve yavaşça yoluna devam etmesi oldu. Notu Elif ile aynı yöne giden ilk arabaya verdim fakat ne yazık ki notu verdiğim su arabası kötü seçim oldu ve bana kibarlık olarak aldığı not ile birlikte önümüzde ki ilk ara yola girdi ve kayboldu. Su arabası ileride Elif’i yakalayacak ve mesajımı iletecek olsa bile büyük ihtimaller su dağıtma işine ara vermeyecek ve benimle aynı zamanda Elif’e ulaşacaktı. İşte büyük silkeleniş anı benim için bu şekilde başladı.

Elif bu turda tahminimden daha hızlı çıktı, en son kamboçya’ya geçerken 29km/h ortalama hız ile 65km mesafe yapmıştık. Rüzgar arkadan sayılsa bile çok zayıf esiyordu ve yüklü bir bisikleti bu hızla bu kadar mesafe ilerletmek için arkadan esen rüzgardan çok daha fazlasına ihtiyaç vardır.

Elif benim kendisinin önünde olduğumu düşündüğü için beni yakalamaya çalışacak ve hep daha hızlı gitmeye çalışacaktır. Ben ise hala dolu olan midemi hissederken ve hiç pedal basmak istemiyordum. Şu polislerden birisinin motorunun arkasına atlayıp Elif’i yakalasam o kadar mutlu olurum ki. Yolda daha fazla oylanmamaya karar veriyorum ve ikinci bir mesajı Elif’e iletmeye çalışma fikrinden de vazgeçiyorum. Elif’i düz yolda yakalamaya çalışmak benim için çok daha zor olurdu. Fakat burada ki inişli çıkışlı yollar benim avantajıma olacaktır. Çünkü Elif’in nasıl bisiklete bindiğini biliyorum. Birincisi yokuş çıkarken benim kadar yüklenmeyi sevmez ve bisikleti ile her yokuşta biraz yavaşlatır. İkincisi inişlerde hiç bir zaman belli hızları geçmez. Yani yol boyunca olan dik inişleri benim aksime frenli yapacaktır. Fakat saat 4:30 ve en fazla bir saat içerisinde Elif’i yakalamam gerek. Aksi halde hava kararacak ve bu ikimiz için panik demek olacaktır. 15-20 km mesafe gittiğimde Elif’i hala yakalamış değilim fakat yolda ki ikinci polis kulübesinden Elif’in hala önümde olduğuna emin oluyorum. Biraz daha ilerleyip milli park yol ayrımına geliyorum. İşte bu an kritik bir karar vermem gerekiyor çünkü burada bir Pazar kurulu ve bu ikimizinde mola verdiği yerlerdir. Bu yüzden de Elif’İn burada durduğuna ve beni aradığına eminim fakat Elif burada beni aramayı bitirmiş olabilir ve bu durumda benim onu pazarda aramaya çalışmam zaman kaybı olacaktır. İkincisi Elif’in hangi yöne devam ettiğini anlamam gerek. Çünkü bizim hedefimiz milli park olsa da o diğer yöne yani kente devam etmiş olabilir. İlk olarak pazara bakmaktansa insanlara benden önceki bisikletçinin hangi yöne gittiğini sormaya karar veriyorum. Ben daha sormadan birisi Elif’in gittiği yönü söylüyor. Buradan Elif’in kadına durumu açıkladığını ve bana bir mesaj iletmesini istediğini anlıyorum. Bu iyi bir haber, çünkü Elif artık benim geride kalmış olabileceğimi de düşünmeye başlamış ve hızını yavaşlatmıştır. Neyseki çok geçmeden 4km daha ilerleyince Elif’i geri dönerken görüyorum. Son derece sakin görünüyor ve sanırım benim su arabası son kmlerde de olsa mesajımı iletmeyi başarmış.

Elif’in beni önünde sanması ve beni yakalamaya çalışması, benimde beni yakalamaya çalışan birisini 20dk zaman farkına rağmen yakalamaya çalışmam, adeta iki ayrı yarışa katılmışız gibi bizi kendimize getiriyor ve nihayet kilometre saatlerimiz tekrar çalışmaya ve yolculuğumuza yeni kmler eklemeye başlıyor.

Bu günden itibaren, Tayland’ın Kamboçya ile olan sınırını terk ediyor ve Laos ile olan sınırını, daha doğrusu Mekong nehrini takip ediyoruz ve milli park yapmayı çok seven Tayland’ın en çok milli parka sahip alanlarından birisinin içerisinden geçiyoruz. Yolumuz üzerindeki şehirlerin çoğu çok ufak, az gelişmiş yerler. Bu yüzden de geceleri milli parkalarda kamp kurmak bizim için daha keyifli oluyor.

Tayland’ın bu bölgesi geneline göre çok daha fakirdir. Yollar kısmen bozuk ve dardır. Şehirlerde istediğiniz herşeyi bulamayabilirsiniz. Temelde işimize yarayacak önemli şeyleri bütün şehirlerde bulmamız mümkün olsada Tayland’ın bu bölgesinde iyi bir bisiklet mağazasına bir hafta kadar mesafedeyiz. Fakat yollar daha dar ve araç trafiği daha az olduğundan bu bölgede bisiklete binmek çok daha keyifli geliyor bize. Bana, burada bisiklete binmek Kançhanaburiden sonra kuzeye giderken geçtiğimiz bölgeyi hatırlatıyor. Orada da neredeyse hiç bir aracın geçmediği yollarda, güven içinde, çok güzel insanlarla tanışarak turunuza devam edebiliyorduk. Yollar daha dar olduğundan yol kenarında ki ağaçlar yolun üzerini neredeyse tamamen kapatıyorlardı ve sizi güneşten koruyorlardı. Burada önümüzde ki 2 hafta boyunca uzanan yollarda Mae Hongson yada Nan bölgesinde ki gibi uzun tırmanışlar yok. Bu yollar her zaman 200m ila 400m arasında ufak ufak tırmanacak, aşağıya inecek ve devam edecek. İşte bu tip yollarda yüksek ortalama hızla bisiklete binmek keyiflidir benim için. Çünkü bu tip yollarda, kısa tırmanışlarda bacaklarıma tüm gücünüzle yüklenip bisikletimin hızını korur ve yokuşun tepesine kadar tırmanabilir, ardından gelecek inişte ise bacaklarım için ufak bir dinlenme molası yaratabilirim. Böylece çok fazla zorlanmadan ve hızımı hep yüksek tutarak yol alabilirim.

Yol üzerinde bisiketle giderken bacaklarım ile birlikte beynimde çalışmaya başlar, önümde akıp giden manzaralar, ağaçlar, evler ile birlikte anılarım canlanır, yeni düşünceler kafamın içinde dönmeye başlar, kendi kendime konuşuyor gibi beynimin içinde kendi sesimi duymaya başlarım ve o ses bana arkadaşlık eder, yaşadıklarımı kulağıma fısıldar bisiklet üzerindeyken. O zaman o gün bisiklet üzerinde geçen zaman bana bir kitap gibi keyifli ve yazılası gelir. Bazen de kafamda ki ses beni tura başlamadan önceki bir zamana geri götürür, ofiste bilgisayar başında çalışırken görürüm kendimi, bazen tatsız anlar, geçmişte yaptığım hatalar, keşke dediğim, elimde olsa değiştirmek isteyeceğim şeyler beynimin içinde döner dururlar. O zaman bir öfke başlar bisiklet üzerindeyken ve bacaklarım daha kuvvetli basar pedallara. Ama beynimin içinde konuşan sesim her zaman başka şeylerden bahsetmeyi sever ve bir anda sizebana başka düşünceler fısıldar, gelecekten konuşur ve gelecek ile ilgili düşünmeye zorlar beni, tur bitimini düşünürüm, ucağa bindiğinimiz anı, türkiyeye dönüşümüzü ve istanbula ilk ayak basışımızı düşünürüm. Gelecekte yaşayacaklarım, yeni iş arayaşım, geçen sefer yaptığım iş görüşmelerim, yeni portfolyo hazırlığım vs hepsi kafamın içinde dolaşan düşünceler olur bisiklet ile ilerlerken. Sonra kararlar alırım. Bu sefer hayatıma daha fazla özen göstereceğim derim. Şimdi güçlü ve mutluyum, yediğime, içtiğime dikkat ediyorum, fazla kilolarım yok, sağlıklıyım ve tabiki düzenli spor yapıyorum ve dönünce, iş hayatıma başlayınca bu formumu korumam gerek deriim.

Daha sonra insanların, arkadaşlarımın hayatlarını, tercihlerini düşünüyorum, hergün yapmak zorunda olduğumuz işleri, bazen çok çalışmamızı, bazen işsiz güçsüz kalmamızı düşünürüm. Sonra arkadaşlarımı birer birer buraya getirdiğimi hayal ederim, beraber bisiklete bindiğimizi, arkadaki bisiklette Elif değil sanki eski bir arkadaşım varmış gibi olayları onlar ile birlikte yaşadığımızı düşünürüm. Vucut geliştiren ve kaslı kolları ile gurur duyan ev arkadaşım ile birlikte kanchanaburide oturduğumuzu düşünürüm, kızlarla tanıştıkça arkadaşımın nasılda keyfinin yerine geldiğini bana “oğlum dün bir kızla tanıştım” diye anlatığını hayal ederim “süpersin, kızlar bayılıyorlar sana” dediğimi hayal ederim; sonra bir başka arkadaşım ile birlikte mesela Sencer’le, aynı Antalya’ya giderken dağlarda kaybolduğumuz köylerden yemek istemek zorunda kaldığımız günlerde olduğu gibi, Tayland’ın dar yollarında ilerlediğimizi düşünürüm. Sencer’e sanırım kaybolduk yine gibi espriler yaparım, ama kaybolduğumuz günün aksine geceyi burada havuzu, masajı, otantik yemekleri ile orman içinde sadece Tayland’da görülebilecek güzellikte ve fiyatlarda bir resort’ta geçirirken arkadaşımın keyif birasını kendi değimi ile “fevkaladenin fevkinde” içtiğini ve nasılda mutlu olduğunu hayal ederim; daha sonra annemi, burada, sadece Vietnamda ki bir şehirde yetişen özel bir çekirdek ile hazırlanmış, bana göre dünyanın en eşsiz aromasına sahip kahvesini ilk kez denerken hayal ederim; aylarca parasını biriktirip aldığı cep telefonunu oturduğu kafenin masasında sergilemekten gurur duyan arkadaşım ile burada ki akşam marketlerinde dolatığımızı hayal ederim, arkadaşımın sokak tezgahlarında iç çamaşırı, çorap satan insanların ellerinde aynı cep telefonlarını gördüğü zaman ki şaşkınlığını hayal ederim; sonra Tayland’da kimsenin geçmez olduğu yollarda bir köy evine girip yol sorduğumuzda içinden “ah be yanımızda bir gps olsa şimdi bunların hiç birisine gerek kalmazdı” diyen Enes’i düşünürüm, köy evinden birisinin i-pad ile çıkıp google map’te ayrıntılı bir yol tarifini bize ikram edilen birer bardak buzlu suyu içerken dinlediğimizi ve Enes’e “abi adam harita ile gelecek sandım, bak elinde ne var” dediğimi hayal ederim; selamıma karşılık olarak gelen en samimi gülümsemeye Feyyaz ile birlikte baktığımızı, Feyyaz’ın “dostum sanırım benim kalbim burada kalacak” dediğini hayal ederim; babamı düşünürüm, en iddalı barlara girip ikişer kişilik gruplar halinde sarhoş haldeyken oynadığımız bilardo maçlarını birer birer aldığımızı hayal ederim; yanlız tura çıkmak için bin bir türlü bahane bulan kızları düşünürüm, Laos’ta tek başına tur yapan o isveçli kadınla, ya da Mae Hong Son’dayken karşılaştığımız daha yeni 18 yaşına basmış tek başına tur yapan alman kız ile karşılaştığımızda yanımda olduklarını hayal ederim. “Kadına bak başına bir iş gelecek” dediklerini “belkide gelmez” dediğimi hayal ederim; sonra Hakan Abi’nin triatlon yapan ayakkabı tamircisinde ayakkabılarımızı tamir ettirirken yanımızda olduğunu hayal ederim; bu gün gördüğüm inşaatta harç karan kızı, evleneceği kızı daha henüz bulamadığı için panik yapan elektrikçiminde görmesin, şantiyede o kız ile beraber çalıştığını, konuştuklarını hayal etmesini isterim. Bu gece bir kaç Thai aile ile birlikte sorgusuz sualsiz kamp kuracağımız polis karakolunda, zamanında kamp kurduğum için “bakın bakalım terorist miymiş, neymiş” diye kimliğimi isteyen polis memuru ile birlikte kalmak isterim. Bana “deli misin kalınır mı karakolda, başımıza bir iş gelecek” dediğini, bunun için de, kendi gibi polis olan ve soğuk su, kahve ikram eden ve nereli olduğumuzu ancak ertesi sabah uyanıp dinlendiğimizde soran memur karşısında bir parça olsa utandığını hayal ederim; sonrada apaçilerimiz ile Khoa San Rd.’da içtiğimizi bar bar dolaştığımızı, “deli misin adamım, buraya bizi hayatta almazlar, dam ayarlamak lazım” dediğini, “olum eğlenmene bak” diye takılıp ve geceyi Bangkok’un en sağlam mekanlarını gezerek bitirdiğimizi hayal ederim; sonra Adana’da fotoğraf çekmesi için rica ederken tecavüze yeltenmişim gibi kaçışan kızlarımızı burada hayal ederim, mutlu olduklarını, kimsenin onları rahatsız etmeyeceğini anladıklarını hayal ederim; tüm bu hayallerim böylece sürer gider. Bunlar an an kafamdan geçer dururlar. Ama bunları hayal ederken kafamda ki bir terazi ile iki farklı ülkeyi tarttığımı hayal etmem. Sadece kendi özlemlerimi, arkadaşlarımın özlemlerini hatırlarım, bazen sokağa bile çıkamayan kadınlarımızın, bazen hayattayken yapabilecekleri tek işi olan “hayat mı be bu?” diyen transseksüellerimizin, tanışmaya çalıştığı kadınlar ve tüm mahalle tarafından artık namussuz olarak isimlendirilmiş ve evleneceği kadını bulabilmek için tüm ümidini ailesinin bulacağı, o iyi bir kıza bağlamış gencimizin, evlenmek zorunda kalıp, hissetmediği şekilde bir kimlik ile yaşamak zorunda olan eşcinsellerimizin burada ne kadar özgür ve mutlu olabileceklerini düşünürüm.

Şimdi kaldığımız yere dönelim ve Elif’le buluştuktan sonra geçen iki günümüzde bakalım: Yola devam ettikten 10km sonra yeni bir kente geliyoruz. Burası bu bölgenin başkenti sayılsada şaşırtıcı derecede ufak ama bir o kadarda sevimli geliyor bana. Burada polis karakolunu buluyoruz ve yağmur ihtimaline karşı üstü kapalı bir yerde kamp kuruyoruz. Şehir aslında büyük bir gölün kenarında ve kentin ortasında iki tane nehir geçiyor. Burasının ne kadar sulak olduğunu ancak etrafınızı saran sineklerden anlayabiliyorsunuz fakat yakınınızdaki gölü şehirden göremiyoruz. Nehirler ise mevsimden dolayı kurumuşlar. Ancak ertesi gün yolumuza devam edip bir gün boyunca kentin yanındaki büyük göle paralel ilerlediğimizde, arada sırada gölü görme şansımız oluyor. Gün sonunda, Laos sınırını ziyaret etmiş ve acıkmış halde ufak ama sevimli,nehir kenarında 1km ileride Laos’un dağlarını görebilceğiniz bir kamp alanına geliyoruz. Kamp için bulduğumuz yer aslında bir resort ama nehir kenarında çok keyifli vakit geçirebileceğimiz ve kamp kurabileceğimiz bir alanı bize gösteriyorlar. Çadırlarımızı kurup dinlenme aşamasına geçeceğimiz sırada laos üzerinde şiddetli bir fırtınanın olduğunu ve bize doğru geldiğini fark ediyoruz. Büyük ihtimal ile yağmur yağacaktır bu yüzden de çadırlarımızı su almayacak bir yere taşımamız gerekiyor. Ben teneke çatılı bir yere çadırımı taşıyorum, Elif’in çadırı içinde bambu bir saçak buluyoruz. Daha bir saat geçmeden fırtına bizim etrafımızı sarmaya başıyor ve aslında asıl tehlikenin yapmur değil rüzgar olduğunu böylece anlıyoruz. Aniden başlayan şiddetli rüzgar yüzünde hemen çadırların başına koşuyoruz. Çadırlar için rüzgar almayan bir yer bulmak imkansız bu yüzden de çadırların içine bazı ağırlıklar koymamız gerek. Fakat daha çadırların içini doldururken bizim suluklar, bardaklar ve bisiklet kıyafetleri havalarda uçuşmaya başlıyor. Bir yandan onları toplarken bir yandan da çadırlar zarar görmesin diye uğraşırken bambu çatılardan birisi rüzgarda havalanıyor ve param parça oluyor. Sıradaki bambu çatı ise elifin çadırını koyduğu ve iki bisikleti bağladığımız çatı olduğundan burasını acilen terk etmemiz gerekiyor. Çadırın içini boşaltıyoruz ve daha güvenli görünen teneke çatılı alana taşıyoruz. Çadır boşken rüzgar etkisi ile paraşüt gibi şiştiğinden taşımak tahminimizden daha zor oluyor ve yerleşmemiz 1 saati buluyor. Bir süre sonra ise fırtına başladığı gibi bir anda kesiliyor ve yerini sakin bir yağmura bırakıyor.

Bu tür rüzgarlı havalar hafızamdan hiç bir zaman silinmeyecek iki anıyı yaşatmıştır bana. Bunlardan birisi İstanbul’dan Şam’a giderken, Anamur civarlarında gece çok şiddetli bir rüzgarda kamp yapmak zorunda kalışımdır. O zaman kullandığım çadır ucuz bir festival çadırıydı ve ne rüzgara ne de yağmura karşı bir koruma sağlıyordu. Sinekliği o kadar geniş delikliydi ki rüzgarın kadırdığı toz ve ufalanmış yaprak kırıntıları çadırın içine doluyordu. Sabah uyanınca yüzümün uyku tulumunun üzerinin bir toz tabakası ile kaplı olduğunu farketmiştim. Çok keyfimin kaçtığı, biraz konfor için herşeyimi verebileceğim anlardan birisini yaşamıştım o gece. O gün sadece sıcak bir banyo yapmanın ve temiz bir yatakta uyumanın hayalini kurmuştum. İkinci anım ise benim yapmış olduğum ilk kamplı bisiklet turu deneyimimdir. O zaman ya bir tatildi ya da bir iznim vardı tam emin değilim ama 3 gün öncesinden bilgisayar başında oturup tur için yol arkadaşı arayanların yazdıları mesajlara bakıyordum. Bunlardan birisi de Istranca üzerinden İğne Ada’ya uğrayan ve Edirne’de bitecek olan bir tur ilanıydı. Hiç bir katılımcı yoktu, benim gibi acemi bir bisikletçi ile tura yapmak isteyip istemedğini bilmediğimden ilana öylece bakakaldığımı hatırlıyorum. Mimarlık hayatım ofislerden geç çıkarak geçmiştir ve o ilanı ilk gördüğümde havanın kararmış olduğunu gayet iyi hatırlıyorum. Sadece gelmek istediğimi, daha önce tur deneyimim olmadığını söyledim ardından özel mesaj ile haberleşmeye başladık. Arada sadece 3 günümüz vardı ve bu 3 günde kamp için gerekli malzemeleri ve kıyafetleri almıştım. Kamp malzemeleri satan kişinin tura çıkacağımı söylediğimde biraz daha kalın şeyler almam konusunda beni uyarışını, kar ve fırtına geliyor haberleri izlemedin mi demesini hala hatırlarım. Tüm bu uyarılara karşı toplam 5 gün boyunca yol almış ve ilk gece müthiş bir rüzgarda kamp kurmak zorunda kalmıştık. Hava hem o kadar soğuk hem de o kadar rüzgarlıydı ki bir köy kahvesinde soba başında saatlerce içimizi ısıtmaya çalışmıştık. Ertesi gün ise çok daha şidetli bir rüzğar ile güne başlamış ve güzgar bizi iki defa bisikletten devirmesine rağmen yola devam etmiştik. Ulaşmamız gereken hedefe 20km önce ufak bir kasabada bir iş hanının içerisinde soğuktan uzak bir kamp yeri ayarladılar ve o yorucu havadan bu şekilde kurtulmuş olduk. İçimizi ısıtacak bir kahvede oturup televizyon seyrederken başlayan kar yağışı artık rüzgarın kesileceğini bize müjdeliyordu. Haberlerde ise istanbulluların o günü her zaman hatırlamalarına sebep olacak bir haber, karaköy iskelesinin saatte 100km hızı bulan rüzgar yüzünden batışı insanlara duyuruluyordu. İşte o gün bisiklete her zaman binebileceğimi anladığım gün oldu. Haberlere ne kadar güldüğümüzü, aslında ne kadar saçma bir işe kalkışmış olduğumuzu o an kavramıştık, bizi bazen deviren, bazende yavaşlatan rüzgar karaköy vapur iskelesini batıran rüzgar ile aynı rüzgarmış ve biz bisikletlerimizin üzerinde koca bir iskeleden daha güçlü durmayı başarmış, yolumuza devam etmiştik. İşte bu son anı benim bisiklet ile yaptığım ilk turumdur. Bu tür anlarda insan ya vaz geçer ya da herşeyini ortaya koyar. Ben sanırım ikincisini ve bisiklet üzerinde olmayı seçtim.

Advertisements

3 thoughts on “17 nisan 2555 Pha Taem National Park

  1. Bu kez çok güldüm:). Ne güzel anlatmışsın.Enes’i,Sencer’i.Elif ile birbirinizi kaybetmeniz…Çok teşekkürler Evrim. Gerçekten yine çok güzel bir tur ve gezi yazısı. Ellerinize,beyninize ve vucudunuza sağlık.Teşekkürler.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s