Tha Li ve Dan Sai Yakınlarında Ufak Bir Köy Okulu.

This slideshow requires JavaScript.

Ayrılmadan önceki son iki günümüzde yeni tur arkadaşımızı daha yakından tanıyoruz. İkimizde yeni tur arkadaşımız Geert ile biraz daha devam etmeyi çok istiyoruz. Fakat bazen yollar farklı yerlere giderler ve insanları yola yalnız devam etmek zorunda bırakır. Umarım kısa bir süre sonra yeni bir turda keyifli Geert’i bir daha görme şansımız olur.

Chiang Khan’dan sonra ki yolculuğumuz daha onuncu km’sinde sağanak yağan yağmur ile kesildiğinden çok fazla vakit kaybetmiştik. Yağmurda saklandığımız saçakta 2 saat kadar beklemiştik.Bu sürede Elif ve Geert uyumuşlardı, bende bir şeyler yazmıştım. Yağmur kesilince de daha 100m gitmeden yemek yiyebileceğimiz bir lokanta görünce, açlıktan kazınmakta olan karnımızı doyurmak için bir de yemek molası vermiştik. Tüm bunlardan sonra saat 13:00 gibi kendimize geliyor ve pedalların hakkını veriyoruz.

Elif turun boyunca iyi bir tempoda devam ediyor ve hepimizden hızlı gidiyor. Geert düz yollarda, özellikle ilk iki günkü etapda bizi oldukça terletmişti. Elif atağı tam zamanında geldi ve Geert ile ben Elif’i günün şampiyonu ilan ediyoruz.

Geert bisiklet yarışlarına meraklı olduğundan beraber bisiklet kullanırken bisiklet yarışı atmosferi oluşturuyoruz. Benim bol sponsorlu bisiklet kıyafetim ve yarış şapkam yüzünden benim lakabım Fransız oluyor. Ayrıca yarışçıların kullandığı bir iki değimi Geert bana anlatıyor. Aklımda kalan bir örnek; iki parmağı burnunda gitmek (ya da tırmanmak) şu anlama gelişyormuş, yokuşu çok iyi çıkmak, formda olmak. Sanki birisi iki parmağını bisikletçinin burnuna tutup çekiyormuş gibi burnu havada ve rahat çıkmak anlamına geliyor. Yeni başlayan ve Nan’da ki dağları aratmayan tırmanış etaplarında, tırmanış konusunda çok iddalı olmayan Geert’i geçerken, iki parmağımı ve burnumu bu yüzden görteriyorum. Aramızda bir rekabet olmadığından çok keyifli vakit geçiriyor, zaman zaman belli buluşma noktalarında birbirimizi bekliyor ve hava kararmak üzereyken Tha Li kentine varıyoruz.

Geert ile Elif cafe’de oturup bir şeyler içerlerken ben şehirde ki tapınakta kalma işini hallediyor, rahiplerle konuşuyorum. Burada ki rahipler geerçekten de inanılmaz insanlar. Hİç bir zaman bizi sorgulamadan yardımcı olmaya çalışıyorlar. Cafe de eliflerle buluştuktan sonra bisikletlerimizi hazırlayıp tapınağa uyumaya gidiyoruz.

Ertesi sabah erken kalkıp hazırlanıyoruz. Geert bisikletinin viteslerini ayarlamamı istiyor. 10’lu sistem kullandığı için biraz tedirdin olsam da bisikletinin vitesini daha kötü hale getirmem imkansız. Bu yüzden de kolları sıvayıp vitesini ayarlıyorum. Kendi bisikletimin vites ayarı için ilk seferinde 1 saat uğraşmıştım. İkincisinde yarım saatte vitesini ayarlamıştım. Şimdi ise sadece 2dk içinde vitesi ayarlayabiliyorum. Kendi bisikletimin vitesi ise son günlerde yokuş çıkarken gacır gucur sesler çıkarmaya devam ediyor. Benim bisikletimin güzel bir iki özelliği var. Vites ile ilgili güzelliği vites kolunun iki fonksiyonlu olması. Birinci fonksiyon kilikli sistem diğeri ise kiliksiz. Arka vitesim düzgün çalıştığı zamanlarda ya da 9’lu sistem kullandığım zamanlarda vites kolumu kilikli sisteme göre ayarlayıp her tıklamada bir vites değişitirebiliyorum. Ama eğer şu son günlerde ki gibi vitesimde bir bozulma varsa kilikli sistemi iptal ediyorum ve vites kolunu el yordamı ile yavaşça ayarlayıp istediğim konuma getirebiliyorum. Bu sayede arka rublem 10’lu sistemde olsa 8 yada 6’lı sistem olsada aynı vites kolunu kullanma şansım oluyor. Ama ne var ki bu güzel özellik insanı tembelliğe ve bozuk vitesle yola devam etmeye alıştrıyor. Bu yüzden de Geert’ın vitesini ayarladıktan sonra kendi bisikletimin ayarlarını yapmadan yola devam ediyoruz.

Yolumuz da10. km de karşıdan duvar gibi görünen bir tırmanışa başlıyor ve ardından hiç kesilmeden tırmanarak 35km kadar devam ediyor. Bir National park kenarında ki Phu Ruea denilen kentte geldiğimizde bir km daha yapmak istemeyecek kadar aç ve yorgun hissediyoruz kendimizi. Karnını ilk doyuran ben oluyorum. Dünkü mide rahatsızlığından olsa gerek kimse benim yediğim yerde yemek istemiyor. Yemek için başka bir yer bulmak da zaman alıyor ve böylece 1 saate yakın bir süre şehirde bir aşağıya bir yukarıya dolanıyoruz. Ben en son 7-11 marketinin yakınında ki Pazar yerine gidiyorum. Elif pazardan mango alıp bir lokantaya oturuyor geert’ta 7-11 den aldığı kahve ile benim yanıma geliyor. Ben su doldurabileceğimiz ve oturabileceğimiz bir yer buluyorum. Ayakkablarımızı ve çoraplarımızı güneşin altında kurumaya bırakttıktan sonra yere uzanıyor ve 1 saat kadar uyuyoruz. Bu sırada gelen Elifin gördüğü görüntü sokak kenarlarında, kaldırımlarda uyuyan evsiz insanların görüntüsünden pek farklı olmasa gerek, bir kaç fotoğrafımızı çekiyor.

Kendimize geldikten sonra, devam eden tırmanışların aradından tekrar Laos sınırını takip ediyoruz ve akşama doğru adını öğrenemediğim bir okulda kamp kuruyoruz. Okul bir tatil köyü kadar bakımlı ve geniş. Ufak bir köyde bu kadar büyük bir okulun olması bizi şaşırtıyor. Okulun içinde iki adet büyük süs havuzu, bu havuzun kenarında oturabileceğiniz saçaklar, Dan Sai kentine özgü sevimli heykeller ile süslenmiş binalar, oyun alanları yer alıyor. Burada ki bir öğretmen bize kamp kurmamız için uygun bir yer gösteriyor ve ardından akşam kahve yapabilmemiz için sıcak su makinesi getiriyor. Akşam bisikletlerimizi temizleyip, duşumuzu aldıktan sonra sıcak kahvelerimizi içip yatıyoruz.

Ertesi gün Geert biraz huzursuz kalkıyor. Bir gün öncesinin tam tersine, sanki kötü bir şeyi hatırlamış gibi bütün keyfi kaçmış bir halde kalkıyor. Yolda durumunu bana anlatıyor. Çok geç kaldığını ve Laos’a vaktinde gidememekten korktuğunu söylüyor. Geert’in farklı bir tur anlayışı var. Ufak planlar yapmayı ve bu planlara sadık kalmayı çok seviyor. Akşamları yatmadan önce önünde ki 1-2 hafta boyunca gideceği yolları bilgisayarında işaretliyor ve daha sonra ki günlerde o yolların üzerinden geçiyor. Şimdi ki planı ise Tanland’ın Nan bölgesini boydan boya geçmek, kuzeye doğru devam etmek ve Tayland- Laos arasında ki en kuzey sınır kapısından yani Chiang Khong’dan Laos’a geçmek. Bunu yapmak için 8 günü var. Bazen bu tür planlar insanın turdan alacağı keyfi azaltabiliyor. Geert’ın şimdi ki durumunda olduğu gibi, Planına sadık kalamama durumu, sanki verilmiş bir görevi yerine getiremeyecek  ya da başarısız olacakmış gibi bir his uyandırıyor. Geert’a eğer zamanı biterse Nan bölgesinden de Laos’a geçebileceğini anlatıyorum. Fakat ısrarlar Kuzeyden geçiş yapmak istediğini söylüyor. Daha önce ki Nan bölgesi deneyimimize dayanarak 8 günde bahsettiği sınıra ulaşmasının çok zor olduğunu biliyorum. Eğer denerse Nan bölgesinde ki görülmesi gereken yerlerin hiç birisini görmeden, yolunu kısaltmak için ana yollardan sınıra ulaşmayı deneyecek ve Nan bölgesi aklında bir sürü sıkıntı ile kalacaktır.

Geert’ın durumunu biraz daha zorlaştıracak bir hata ile Geert’ı neredeyse depresyona sokuyoruz. Hatamızı Dan Sai kendine girdiğimizde anlıyoruz ancak. Amacımız 30km daha kısa olan ve sınıra paralel yoldan devam etmekti. Fakat yol ayrımını kaçırdığımızdan kendimizi Dan Sai kentinde buluyoruz. Geert dokunsak ağlayacak gibi elinde harita kara kara düşünüyor. Bizim ise Geert’ın gerçeği kabullenmesini beklemekten başka yapabileceğimiz hiç bir şey yok. Geert Dan Sai’de çok fazla beklemeden yola devam etmek istiyor. Biz ise farklı bir yönde devam edeceğimizden vedalaşıyoruz.

Dan Sai’de güzel bir yemeğin ardından Nokhon Thai kentine doğru iki kardeş yola devam ediyoruz. Yolun bundan sonra ki kısmı bize daha keyifli geliyor. Biteceğini sandığımız tırmanışlar tam aksine artıyor ve yollar zorlaşıyor. Gün bitimine yakın Nakhon Thai kentine varıyoruz. Kentin 5km kadar dışında yer alan polis karakolu bizim için kamp yeri oluyor.

Akşam amacımız Phu Hin Rong Kla National Parkının içinden geçen yolu kullanarak Lom Sak kentine ulaşmak. Polislerin uyardığına göre yol uzun tımanışlar içerdiğinden güne erken başlıyoruz. Ara vermeden devam eden 20km’lik bir tırmanışın ardından National Park girişine geliyoruz. Bu yol parkın tam ortasından geçtiği için yolu kapatmışlar ve bir bilet gişesi koymuşlar. Bu yüzden de eğer yolu devam edeceksek para ödememiz gerekecek. Burada ki biletler yabancılar için 200 baht. Yerli halk için ise 40 baht. Her ne kadar çok büyük bir miktar olmasa da sadece yol geçişi için bu kadar para vermek bize saçma geliyor. Bize yardıma gelen ve parkın yönetimini yapan bir bey eğer sadece yolu kullanacaksak para ödemek zorunda olmadığımızı devam edebileceğimizi söylüyor. 11km ileride ki merkez binasına kadar tırmanışa devam ediyoruz. Burası 1300m rakımında ve yemek bulabileceğimiz son yer oluyor. Burada yemeklerimizi yedikten sonra 1700m rakımına kadar tırmanışa devam etmemiz gerekiyor. Bu tırmanış sandığımızdan daha zor çıkıyor. Sadece 400m tırmanmanız gerekmesine rağmen yol o kadar inişli çıkışlı ki park içerisinde 4 saat boyunca bütün gücümüzü kullanarak mola vermeden ilerlememiz gerekiyor. Saat 5 olduğunda hala ormanın içerisinde, karanlığa yakalanmak üzere devam ediyoruz. Durdurup yol sorduğumuz bir araba ise Lom Sak kentine daha 40km olduğunu bize söylüyor. 60km hiç durmadan tırmandığımızdan müthiş bir iniş olacağını hissediyoruz. En sonunda milli parkın çıkışına geliyoruz ve o müthiş iniş parkurunu görüyoruz. Burası tur boyunca gördüğümüz en güzel parkur oluyor. Gördüğümüz manzara Nan bölgesinden sonra Tayland’da hala daha büyüleyici yerler olabileceğini bize ispatlıyor. İniş bizim bulunduğumuz 1667 m rakımından başlıyor ve kmlerce kesilmeden devam ediyor. 20-25 virajı tepeden baktığınızda tek seferde görmeniz mümkün oluyor. Bu manzara karşısında hemen aşağıya inmemeye ve tepede kamp kurup ertesi gün sabah inişe başlamaya karar veriyoruz. Geceyi manzaraya karşı kurduğumuz çadırlarımızda dinlenerek geçiriyoruz. Sabah 25dk süren kesintisiz bir iniş ile yol ayrımına kadar geliyoruz. Buradan 20km pedalladıktan sonra, daha önce Nan bölgesinden Kamboçya’ya yetişmeye çalışırken durup bir şeyler yediğimiz Lom Sak kentinde kahvaltı yapıyoruz. Markette 2 ay önce birşeyler aldığımız tatlıcı bizi tanıyor ve konuşmaya başlıyor. Artık Tayland’da meşhur olmaya başladığımızı düşünüyorum. Neredeyse her kentte tanıdık bir yüzü geride bırakarak onlarca kenti geçip durmuşuz. Tahminen Tayland’da ki 77 bölgenin 60 tanesinden geçmiş olmalıyız ve bu bölgelerin heer birisinde Lom Sak kentinde ki tatlıcı gibi tanıdık bir kaç arkadaşımız olmuştur. Burada ki tatlıcı ise Khao Kho’ya gideceğimizi öğrendiğinden sıkı bir tırmanış yapacağımızı bize anlatıyor. Bizde karnımızı uzun bir tırmanışa göre doyurup vakit kaybetmeden yola koyuluyoruz.

Khao Kho’a gidiş için farklı bir yol seçiyoruz. Bu sayede araç trafiğinden uzakta sakin bir bisiklet yolu buluyoruz kendimize. Ama ne var ki bu yolun sakin oluşunun asıl nedeni tırmanması neredeyse imkansız olan yokuşlarıymış. Bu yokuşlar o kadar dik ki tırmanırken yanlışlıkla durursam bir daha yokuşun tepesine kadar bisiklete binme şansım olmuyor. Bisikleti yokuşun azaldığı bir noktaya kadar itmek zorunda kalıyorum. Bu şekilde 40km’den fazla tırmanıyoruz. 4 saat boyunca yolda ne su ve yemek var. Tayland’da ki en zor tırmanış bu oluyor. Kaç rakımına geldiğimizi bilmiyorum fakat inişli çıkışlı bu yolların ne kadar zor olacağını tahmin etmek gerçektende zor. Çünkü bu tür yollar harita üzerinde gizlenmeyi bilen yollardır. Baktığınızda sadece 500m tırmanıyor gibi görünürler ama gerçekte toplam tırmanış iki katından fazla olur.

Tepeye vardığımızda sanki başka bir ülkede, alplerin tepesinde bisiklete biniyor gibi hissediyoruz. Şehirler, yollar o kadar güzel ki aşağıda devam eden uçsuz bucaksız manzaraya mı baksak birbirinden güzel binalara, bahçelerine mi baksak bilemiyoruz. Yol kenarında bakımlı bahçelerin içinde ki sevimli kafeler ve daha büyük bahçelerin içinde ki çeşitli kamp yerleri veya guesthouse’lar sağlı sollu sıralanıyorlar. Bunların arasında bisiklete binerek bitkin ama mutlu bir şekilde kent merkezine varıyoruz.

Kentte okul bahçesinde müthiş bir manzaraya karşı kamp kuruyoruz. Duş altıktan sonra sandaletlerle bindiğimizin bisikletin keyfi ise başka oluyor. Zor tırmanışları geride bırakmış temizlenmiş ve aç bir şekilde şehire yemek yemeğe gidiyoruz.

Akşam okula geri döndüğümüzde okulda kalan iki öğretmen bize sıcak su makinesi veriyorlar. Elif ile son 4 gündür o kadar yorulmuşuz ki yaptığımız sıcak kahve bizim bütün yordunluğumuzu açığa çıkarıyor. Son iki gündür yükseklerde kamp kurmanın ödülünü serinde uyuyor olmakla fazlası ile alıyoruz.

Eğer Tayland’da sadece 1 hafta bisiklete binmek isterseniz Chiang Khan, Ta li, Phu Ruea, Dan Sai, Nakhon Thai, Phu Hin Rong Kla National Park, Khao Kho hattı hattı bence en güzel secim olacaktır. Son 1 haftadır geçtiğimiz bu hat turun en unutulmaz yerlerinden birisi oluyor bizim için. Ama sakın haritalara bakıp aldanmayın burada ki son iki kent formda bisikletçiler için keyifli olacaktır. Aksi halde tamamlanması biraz zor olabilir.

Issan Mukdahan ve Nakhom Phanom Province

Nihayet güneş artık biraz daha insaflı davranmaya başladı ve yağmur yolları ve yolumuzun üzerinde ki ağaçları, evleri temizledi.

Havalar serinlemeye başlıyor. National park yakınlarında bir resortta kamp kurduğumuzda yakalandığımız fırtınadan sonra havalar serinlemeye başladı. Akşamları yağmurun serinliği ile daha rahat uyumaya ve sabahları serin havada daha rahat bisiklet kullanmaya başladık. En sonunda buraların en çekilmez en sıcak ayı, nisan ayı, geride kalmaya başladı ve bisiklet için konforlu günler sayılacak günler yaklaştı.

Mekong kenarında ki turumuza devam ediyoruz. Burada çok fazla yabancı görmek mümkün değil. Yollar kısmen bozuk olsa da dar ve sevimli yollar bisiklete binmeyi çok daha keyifli kılıyor bizim için. Burası tur asya denilen ve mekong nehrini takip eden bir bisiklet organizasyonunun yapıldığı rota. Geçtiğimiz yollardan çok fazla bisikletçinin de geçmiş olması gerek. Buna rağmen insanlar burada bizlere karşı çok daha fazla ilgililer.

Yolumuz üzerinde ki ilk büyük kent Muktahan oluyor. Buraya henüz öğle vakti varıyoruz. Kente girişte ilginç bir bina görüyorum. Bu bina iki katlı olmasına rağmen cephesinde ki beton güneşkırıcılar yüzünden 4-5 katlı bir binaya benziyor. Bina bana Türkiyede ki çirkin işhanlarını anımsatıyor. Kentte hiç yüksek bina olmadığından ve hatta günlerdir, haftalardır hiç yüksek bina görmediğimden bu aslında iki katlı olan bina bana şehirleri hatırlatıyor.

Binanın tam karşısında ki bakkalda buraya özgü bir kahve buluyoruz. Daha önce Kamboçyadan aldığımız Vietnam kahveleri vardı yanımızda fakat aradan geçen 2 hafta içinde kahvelerimizi bitirdik. İki kardeş kahve içmeyi seviyoruz. İkimizinde farlı zevkleri olabilir ama ikimiz de iyi kahveden anlıyoruz. Bizim için Vietnam kahvesi yeryüzünde ki en eşsiz lezzet. Burada özellikle bir şehir de yapılan kahvenin çikolota gibi bir aroması var ve içimi çok rahattır. Eğer içme şansınız olursa, dünyanın en değişik, eşsiz lezzetlerinden birisini tatmış olursunuz. Kamboçyada bulduğumuz kahveden yaklaşık 1,5kg kadar aldık ve 3 hafta boyunca yanımızda taşıdık. Bir bisiklet turunda 1,5kg kahve ile dolaşmış olduğumuzu düşününce bu kahvenin bizim için ne kadar da vazgeçilmez bir lezzet olduğunu anlayabilirsiniz. Elifle son vietnam kahvemizi de bitirmiş olduğumuzdan bu gün bu bakkalda bulduğumuz Thai kahvesi ile yolumuza devam edeceğiz. Alışverişten  sonra biraz markette oyalanıyor ve ardında ileride ki şehre kadar yetecek suyu bulmak için su makinesi aramaya başlıyoruz. Şehirde bir tur atmak bizi burada kalmaya ikna ediyor. Marketin olduğu yer, şehir merkezi ne yazık ki sevimsiz ama mekong sahili boyunca devam eden yollar, evler o kadar yeşil ki koca şehir bir milli park gibi. Karşısında Laos yeralan geniş bir okul bahçesini görünce bir turda burada atmak için içeri dalıyoruz. Burada şans eseri su buluyoruz ve günü erken bitirmeye ve burada kalmaya karar veriyoruz. Artık şehirde keyifle vakit geçirebiliriz, markete gidip kahvenin yanında yemek için bir şeyler alabiliriz ama ilk iş berbere gitmek oluyor. Ben saçlarımı budistler gibi kökünden kestiriyorum ama bu hiçte kolay olmuyor. Berberim ne yazık ki ingilizce bilmiyor ve bu yüzden de derdimi anlatmakta zorlanıyorum. Müşterilerden birisi ingilizce konuşuyor ama berbere nasıl tercüme ediyorsa kafamda ki saçlar bir türlü kısalmıyor. En sonunda 3 defa kısaltılan saçları tek seferde kökünden kestiriyorum. Kesim işi aslında 5 dk sürecekken derdimi anlatamamış olmamdan dolayı bir saat kadar sandalyede beklemek zorunda kalıyorum. İkinci aşama Elif’in saçlarını kestirmek oluyor. Elif’te çok büyük bir değişim olmasa da bende ki değişim büyük. Markete ikinci defa gidince insanların gülüşmelerinden bunu anlamam kolay. Hem saçlarımı kestirince kamboçya da ki o sinir bozucu berber deneyimimi aynaya her baktığımda hatırlamak zorunda değilim.

Ertesi gün yeni bir kente doğru dinlenmiş bir şekilde Renu Nakhon’a doğru akrep beslemek için devam ediyoruz. Öğle yemeği için sakin bir market buluyoruz. Bu gün şansımıza hava biraz sıcak ve insanlar kesinlikle güneşe çıkmak istemiyorlar. Markette gölgede ingilizce bilen bir Thai kadının hazırladığı yemeklerden yiyiyoruz. Kadın kocasını da bizimle tanıştırmak istiyor, kocası Avusturalyalı. Tanışıp güzel bir sohbet yapıyoruz. Kocası uzun bir süredir burada ve anlaşılan ingilizce konuşmayı özlemiş artık, bu yüzden de bir yabancının geldiğini duyunca sırf 5dk lık bir sohbet için kalkıp yanımıza kadar geliyor. Bu bölgede gördüğümüz, burada yaşayan bir kaç yabancı içinde durum aynıydı. Sebep saece ingilizce konuçmak değil anladığım kadarı ile. Burada uzun süre kalınca, Thai kültüründe bulunmayan şeyleri özlüyor insanlar. Burada ki kültür çok farklı çünkü. Gelip burada aylarca kalabilir ve hiç bir problem yaşamazsınız. Hiç bir şeyden şikayet etmezsiniz. Ama burada bir süre kalıdıktan sonra insanlar da bir şeylerden şikayet etme isteği oluşuyor. Avrupalı gibi olmak istiyorlar, tartışmak, eleştirmek istiyorlar.Çünkü Thai halkının burada ki yaşantısı bizimkinden çok farklı, burada insanların tartıştığı konular, ömen verdikleri değerler dünyanın bir çok ülkesindekinden farklı. Bu yüzdende burada bir süre yaşadıktan sonra insanların gelen yabancılar ile sohbet etme isteğini anlamak mümkün oluyor bizim için.

Yolumuza devam edip, Renu Nakhon kentine ulaşıyoruz. Burasının akşam marketi ve polis karakolu bizim gece iyice dinlenmemiz için elinden geleni yapacak gibi görünüyor. Akşam marketinden yemek için atıştırmalık bir şeyler alıp, karakolda kamp hazırlıklarına başlıyoruz. Bu sefer ki yerimiz göl kenarında çimlerin üzerinde oluyor. Yanda ki bir saçakta da sıcak su hazırlayabileceğimiz ve bilgisayarda bir şeyler izleyebileceğimiz bir saçak var. Biz hazırlıklarımızı tamamlamışken koşudan dönem genç bir polis yanımıza geliyor ve sohbete başlıyoruz. Kendisinin de bisikletçi olduğunu söylüyor. Genç polisin çok fazla spor yaptığını, hızlı ve çevik olduğunu anlamak kolay, ama ne var ki sohbetimiz kötü bir talihsizlik ile bitiyor. Polis bize bisikletini göstermek için eve kadar gidiyor. Bisikleti ve kazandıpı kupa ile geri dönüyor. Tam beraber fotoğraf çektireceğimiz esnada elinde ki kupayı düşürüp kırıyor. Bu yaşanan talihsizlik bize kendimizi kötü hissettiriyor. Bir süre tamir etmeye çalışsakta kırıldığı yeri onarmak biraz zor görünüyor. Polis arkadaşımız ise artık onarılmayacağına karar vermiş olsa gerek, vucudunu gösterip, bu sağlam ileride yeni bir kupa kazanırım diyor. Umarım kısa zamanda bir başka bisiklet yarışından, daha sağlam bir kupa ile geri döner.

Gecenin bütün aksilikleri bunlar olmuyor. Bazı insanlar bazı hayvanlara karşı hassastırlar. Mesela bazı insanlar sivrisinekler için çok daha lezzetlidirler. Elif’te bu insanlardan birisi sanırım, ama sadece sivrisinekler için değil. İki gün önce kamp kurduğumuz bir okulun bahçesinde gördüğüm ikinci büyük akrep elifin çadırına doğru gelmişti. Akrep siyah renkti ve daha yeni yağlanmış gibi pırıl pırıldı. Bir canlıdan çok yeni bakımı yapılmış siyah bir tabancaya benziyordu. Akrepten zarar görmeden kurtulmak kolay olmuştu. Fakat bu sefer bu kadar kolay kurtulamıyoruz akrepten. Elif çantasını omuzuna asıp gelirken bacağından bir şey sokuyor. Elif ışığa gidip ne olduğuna bakarken bende çantayı araştırıyorum. Ne yazık ki akrebi göremiyorum. Gece Elif akrep ile birlikte uyuyor ve iki defa daha sokuluyor ve ancak ondan sonra akrebi bulabiliyoruz. Neyse ki bu akrep ilk gördüklerimizden değil ve oldukça zararsız. Akrebi çadırdan attıktan sonra, bizimle birlikte kalan Thai aileye durumu anlatıyoruz. Onlar pek önemsemiyorlar, polise anlatıyoruz poliste pek önemsemiyor. Onlar için arı sokması gibi bir şey olsa gerek. Bizde biraz bekliyoruz, yola devam edebileceğimizi anlıyoruz ve devam ediyoruz.

Yolda kahvaltıdan sonra ufak bir zehirlenme yaşıyoruz. Burada ki ilk rahatsızlığımız oluyor bu. İlk önce Elif’te şiddetli bir baş ağrısı ardından da midesi bulanmaya başlıyor. Daha 30km yol yapmış olmamıza rağmen devam edemeyeceğimizi anlıyor ve bir lokanta da duruyoruz. Ben Elif’ bırakıp yakınlarda kalabileceğimiz yerlere bakmaya gidiyorum. Lokantada sabahtan içmeye başlamış olan bir polis bize yardım etmek için fazla istekli davranıyor ve yanımdan ayrılmıyor. Bir kaç yere baktıktan sonra polis karakolda da kalabileceğimiz söylüyor. Bu iyi niyetli teklife sevinsek de polis daha henüz öğlen olmasına rağmen ayakta duramayacak kadar çok içmiş ve çok gürültü yapıyor. O yüzden de ilk olarak polisten kurtulmamız gerek. Bu saatte bu kadar sarhoş olan birisinin akşama ne hale geleceğini düşünmek bile istemem. Polis bana arada kendi eşini ve Elifi gösterip onlar burada kalsın biz gidelim eğlenelim teklifinde bulunuyor. Yeni arkadaşım ile karaoke bara gitmek ve yeni kızlarla tanışmak güzel olsa da önce kalacak yeri ayarlamamız gerekiyor. Hemen yakında bir resort var oraya gidiyoruz. Polis karaoke bara yanlız gidiyor. Ben ise bilgisayarda bir şeyler yazıyorum. Elif akşam üzeri kendine geldiğinde de, bende zehirlenme belirtileri başlıyor. Benim durumum çok kötü değil ama şiddetli bir başağrısı ile uyumak ve dinlenmek zorundayım. Ertesi gün kalkıp tekrar aynı lokantaya gidiyoruz. Saat sabah 8, polisimiz gene orada ve sarhoş. Bu sefer dünkü zehirlenmiş, asık suratlarımızın yok, yerlerine güleni neşeli var. Yeni arkadaşlarımıza yardımları için teşekkür edip, uzun bir kahvaltının ardından ayrılıyoruz.

Ve kısa sürede Nakhom Phanom kentine varıyoruz. Burada bir kente vardığımızda bazen iki kente birden varmış oluyoruz. Mesela karşınızda mekong nehri boyunca uzanan ve Laosta bulunan Pakse, Savannaket gibi kentleri de görebiliyorsunuz. Nakhom Phanom içinde durum böyle. Yakınlarda, kentin 10km kadar kuzeyinde iki ülkeyi birbirine bağlayan köprülerden bir tanesi bulunuyor ve bu köprü Laos’un mekong kenarında yer alan büyük kentlerinden birisine ulaşıyor. Bu yüzden de Phanom’da nehir kenarında bisiklete binerken, karşıda ayrı bir kente bakmanız mümkün oluyor. Bana zaman zaman mekong’un bu durumu İstanbul boğazını hatırlatıyor. Mekong hem rengi hemde, bulunduğu doğası olarak çok farklı olsa da, zaman zaman Aynı istanbu boğazı gibi görünmeyi beceriyor, aynı genişlikte akıyor ve İstanbulun bundan 50yıl önceki hali gibi bir görüntü oluşturuyor.

Burada çok fazla kalmıyoruz, sadece öğle yemeğimizi yiyip biraz şehir turu atıyoruz ve ardından yola devam ediyoruz. Bu şehir bizim için fazla kalabalık olmuş. Bir sonra ki kente, Tha Uthen’e vardığımız da kalmak için güzel bir yer bulduğumuzu anlıyoruz. Burada ki polis karakolu şehir gürültüsünden uzakta ve mekong kenarında bulunuyor. Bizim kamp kurmaya karar verdiğimiz yer ise dev bir ağacın altında, nehrin dibinde ki, Laos manzarasına hakim bir saçak oluyor. Burada iki yeni arkadaş ediniyoruz. Bir tanesi bizi evlerinde kalmamız için davet ediyor fakat bulunduğumuz yerin manzarası o kadar keyifli ki burayı bırakıp bir eve girmek istemiyoruz. Ertesi gün burada bir gece daha kalmaya karar veriyoruz, günü geçirebileceğimiz ve biraz çalışabileceğimiz serin bir yer bulmaya çalışıyoruz. Şehirde ki tapınak tam aradığımız gibi bir yer oluyor. Tapınakta ki ağaçların dibinde yer alan masalara yerleşiyoruz, duşumuzu alıyoruz. Elif japonca çalışırken bende bilgisayarda bir şeyler yazıyorum. Burasının bir tane rahibi varmış. Biraz ingilizce bilen rahip bizim burada kalmamızı istiyor ve ileride saçakta bize uyuyacak yer gösteriyor. Rahip enteresan bir birikime sahipmiş futbol konusunda. Türk olduğumuzu öğrenince hemen Trabzon spor ve ardında Samsun Spor (!) diyor. Ertesi gün de Kayseri Spor maçı olacağını söylüyor. Söylediklerine çok şaşırsakta ertesi gün yağacak sağanak yağmur dolayısı ile bu kentte, tapınakta bir gün daha kalacağız ve rahibi daha yakından tanıma şansı bulacağız.

İssan Tayland.

This slideshow requires JavaScript.

Bu gün ayın 16 nisan. 1 nisan günü Kamboçyadan Tayland’a giriş yaptık, bisiklete binmeye sadece 1 gün ara verdik ve sadece çadırlarımızda konakladık. İlk olarak Kamboçya sınırına yakın olan Aranya Prathet kentine geldik. Bu günden sonra geziyi uzatmak için mümkün olduğu kadar otellerde kalmamaya ve tutumlu olmaya gayret edeceğiz. Bu yüzden de bu kentte bir tapınakta konakladık. Kaldığımız tapınak şehrin biraz dışında fakat bizim yarın devam edeceğimiz yol üzerindeydi. Ayrıca kent merkezinden biraz uzakta ve geniş bir parkın ortasında, bu yüzden de geceyi sanki bir bir şehirde değil, bir ormanda geçirmiş gibi sessiz ve sakin geçiriyoruz.

Ertesi gün gitmeden önce şehirde ufak bir tur atıyoruz. Tayland’da bir çok şehirde görebileceğiniz su makinelerinden sularımızı dolduruyoruz. Ben bisikletime 4-5 lt kadar Elif 3-4 lt kadar su alabiliyor. Bu durumda da bir seferde bir günlük suyumuzu yanımızda taşımamız mümkün oluyor. Ardından ufak bir nostalji yaşıyorum ve 4 yıl önce Kamboçyada çaldırdığım bisiklet pompasını aldığım bisikletçiye uğruyoruz.Beraber fotoğraf çekiliyoruz ve sohbet ediyoruz.

Bizim gideceğimiz yönde bulunan Lalu isminde bir bölgeden haberdaroluyoruz bu sayede. Lalu ufak boyutlu peri bacalarına benziyor. Sadece oldukça minyatürler ve içinde bisikletle geçerken sanki bir maket kentin içinden geçiyormuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Yanınızda yüksek dağlar gibi görünün şekillerin hepsi benden bir kaç karış daha yüksekler o kadar. Burası geceyi geçireceğiz yer oluyor ve kamp alanımız yeni tanıştığımız bir mantar üreticisinin mantar çiftliği oluyor.

Daha önce hiç mantar üretimi görmediğimizden ve Tayland’da ki mantarların bizdekilerden çok daha farklı olmalarından dolayı çiftlikte çadırlarımızı hazırlamadan önce bir eğitim gezisi yapıyoruz. Aklımda kaldığı kadarı ile mantarları yetiştirmek için torbaların içerisine talaş ve volkanik kül karışımı bir madde koyuyorlar ve bunları 3 saat 100 derecede fırınlıyorlar. Daha sonra bu torbalara mantar sporu ekliyorlar. Bu aşamadan sonra uygun koşullarda saklanan torbalardan 28 gün sonra 6 ay boyunca mantar elde edebiliyorsunuz. Bazı mantarlar daha nemli bazıları daha sıcak ortamları sevdiklerinden her mantar türü için farklı odalar yapılıyor ve günde iki defa ürün alınıyor. Bizim konakladığımız çiftlikte 3 yada 4 tür mantar vardı. Benim sevdiğim ve Tayland’da sık tüketilen 3 çeşit mantar daha sayılırsa –ki bu mantarlar için bu bölge fazla sıcak olduğundan bu çiftlikte yetiştirilmiyorlar- buranın mutfağında 6-7 tür kültür mantarını sık sık görüyorsunuz demektir ve buranın eşsiz yemekerinden birisi bu mantar türlerinden 4-5 tanesini karıştırıp yaptıkları bir tür mantar çorbasıdır.

Ertesi günlerde yolculuğumuza  buriram kentine kadar devam ediyoruz. Buriramda size daha önce anlatmış olduğum müzik öğretmeni ile tanışıyoruz ve onun rehberliğinde kentte oldukça keyifli vakit geçiriyoruz. Ardından bir bisikletçinin tavsiyelerini dinleyip bu turun en keyifli ve akılda kalıcı noktalarından birisi olan Tha Klang yani bilinen adı ile Ban Chang’a gidiyoruz. Burası tur kitaplarında fil kasabası olarak geçer çünkü burada büyük bir fil eğitim merkezi vardır ve köye kimliğini buradaki filler kazandırmıştır.

Köye daha varmadan kmler öncesinde filleri görmeye başlıyorsunuz ve köye girdiğinizden evlerin bahçesinde evcil hayvan gibi duran ve bir evden biraz daha ufak olan filleri serinletmek amacı ile yıkıyorlar. Bizim konaklama yerimiz ise biraz jurasic park’ı andıran fil eğitim merkezi. Hemen yanımıda bulunan filler zaman zaman dinazor gibi sesler çıkartsalarda bulunduğumuz tera yerden yüksek ve kalite ahşaptan zemini ile o kadar rahat ki fillerin gürültüsünü kısa zamanda duymaz hale geliyoruz. Geceyi böyle bir alanda geçirmenin çok farklı bir deneyim olduğunu söylemek isterim. Genelde biz insanlar doğaya karşı hep güçlü ve büyük hissetmişizdir. Yanlışlıkla ezdiğimiz bir canlı pek önemli olmaz bizim için. Çadırımızı bir karınca yuvasının üzerine kurmak yada kurmamak hiç önemli değildir. Ama burada konaklarken fillerin yanında biz insalar karınca gibi ufalıyoruz. Gece kamp kuracağımız yerler olarak bir filin yanlışlıkla üzerimize basmayacağı yerleri seçmek zorundayız. Gece kamp alanımızda turlarken, fillerin yanından geçerken gene dikkatli olmamız gerekiyor. Yoksa tuvalete giderken bir fil tarafından düm düz hala getirilmek an meselesidir. Buradaki filler her nekadar eğitimli görünselerde burasının bir eğitim alanı olduğunu ve okula daha yeni başlamış yarı vahşi fillerinde bulunduğunu aklımızdan çıkarmamak gerekiyor. Okulun birinci sınıfında çıkacak bir kavganın ortasında kalmak hayati bir hata olabilir.

Sabah yolumuza ara yollardan devam ediyoruz. Bu fil çiftliği issan bölgesinde bütün ana yollardan uzakta sadece ara yollardan ulaşabileceğiniz bir noktada. Ufak köylerden geçerken Song Kran yani su festivalinin biraz erken başlamış olduğunu anlıyoruz. Tayland’ın yeni yılı nisanın 13’ü başlar ve 3 gün devam eder. Bu kutlamalarda insanlar birbirlerinin yeni yıllarını kutlamak için farklı bir seramoni uygularlar. Önce karşılıklı selamlaşırlar, ardından avuçlarına bir parça pudra dökerler ve karşıdakinin yanaklarına ve bazende alnına sürerler daha sonra da bir kase suyu omuzundan aşağıya dökerler. Bu yeni yıl kutlamasının keyifli ve geleneksel versiyonu. Fakat bunu görme şansınız bu günlerde çok zor. Biz İsaan bölgesinde genellikler ara yollardan gittiğimiz ve ufak köylerden geçtiğimizden bu tür geleneksel kutlamaları görme şansımız oldu ve insanlar ile karşılıklı selamlaşıp birbirimizin omuzlarından birer kase su döktük. Peki genelde olan nedir bu günlerde diye sorarsanız cevap  water wars 2555. 2555 tayland takvimine göre bu yıl. Water Wars ise sabah 08:30 da içmeye başlayan (saat 08:44 de bütün bir şehirde bira şişelerinin, viski şişelerinin elden ele dolaşıp içildiğini gördüm, bir defasında da saat 09:30 gibi çakır keyf olmuş insanların yanından geçtiğimi hatırlıyorum) tayland insanının akşam dokuza kadar devam edecek olan dans, su şakaları ve sırılsıklam olmuş bir tayland demek. Ne yazık ki bu festival 6 gün önce başladı ve bu 9 gün boyunca ıslanacağız demek. Bu gün bu yazılar Nam Yeun (nam yığın diye okunuyor) köyünde festivalin son günü yazılıyor. Bu güne kadar tayland bizi hiç olmadığımız kadar ıslattı ve üşüttü. Bu son 3 gün yolların dans eden ıslak insanlar ile tıkandığını gördüm. Günde 40km yol yapabildiğimiz zaman kendimizi şanslı hissettik. Kulaklarıma burnuma her gün su kaçtı, günde 200 den fazla kova su üzerimize boşaltıldı, gözlerime kaçan pudralardan yolu görmekte zorluk çektim ve en kötüsü taylandda su kadar kolay bulunan buz ile soğutulmuş kovalarca suyu üzerimize boşaltmaları oldu. Bir süre sonra soğuktan soğuyan ve uyuşmaya başlayan vücudunuza buzlu su gelince bıçak gibi canınızı yakmaya başlıyor ve sudan nefret eder hale geliyorsunuz. Kendimizi Bangkok gibi büyük bir kentten olmadığımız için şanslı hissedip son gün turumuzu kısa kesiyoruz ve su savaşlarına bizde katılıyoruz. Burada üşümemenin tek yolu Taylandlılar gibi yapıp bol bol viski içmek ve dans etmek. Yarın söylediklerine göre bizi daha fazla ıslatmayacaklarmış. Pek inanasım gelmiyor ama tüm eğlencesine rağmen o kadar tehlikeli ve o kadar can sıkıcı olabiliyor ki biteceğine tüm içtenliğim ile inanmak istiyorum.

17 nisan 2555 Pha Taem National Park

This slideshow requires JavaScript.

Kamboçya’dan Tayland’a geçtiğimizden beri üzerimizde bir miskinlik vardı. Nisan ayının bu bölgedeki en sıcak ay olması gündüzleri bisiklete binmeyi zorlaştırıyordu. Öğle yemeklerinden sonra sofradan kalkmak ve tekrar bisiklete binmek ise işkence gibiydi. İlk zamanlarda bu durumu çok fazla önemsememiştim çünkü Elif’le Tayland’ın bu bölümünü yavaş ve daha detaylı geçmeye karar vermiştik. Tayland’ın İssan bölgesi için ayırdığımız 2 ayımız vardı ve bu iki ay boyunca kamp yapmak ve daha çok national park ve ufak yerleşim yerleri görmek istiyorduk. Fakat bir süre sonra durumumuz yavaş gezmekten daha çok miskinliğe dönmeye başladı. Bir haftanın sonuna kilo almaya, daha çok uyumaya başladık. Gündüzleri üzerimizde ki uyuşukluğu bir türlü atamıyorduk. Bazen öğlen verdiğimiz molalar 3 saati buluyor ve günde ancak 40-45km yol yapabiliyorduk. Sabahları serindi fakat sabah serinliğinde birer kahve içmek bisiklete binmekten daha cazip geliyordu. Bu durumumuz 2 hafta kadar sürdü. Haritaya baktığımızda daha gezmemiz gereken çok yer olduğunu ve böyle gidersek issan bölgesinde daha bir çok yeri göremeden vizemizin biteceğini ve eve dönmek zorunda kalacağımızı biliyorduk. Sonunda bu durum kendiliğinden düzeldi. Son iki günde yönümüzü doğudan kuzeye doğru döndü ve ortalama yüzer km yol yaptık. Bence bu durumun bir kaç sebebi olabilir. Birincisi çok sıcak olan nisan ayında kuzeye doğru devam ettikçe havaların serinlemesi olabilir. Fakat biz bu serinlemeyi hissedecek kadar kuzeye gitmediğimizden bu çok saçma bir sebeptir. İkincisi ise güneşi arkamıza alıyor olamızdır. Bu bence daha mantıklı bir açıklama olabilir. Çünkü ilk sabahları güneşe karşı bisiklete binmek o kadar keyifsiz oluyordu ki sabahları erkenden yola çıkmayı ikimizde istemiyorduk. Gündüz bisiklete binerken güneşin en yakıcı olduğu zamanlarda güneşi hep yüzümüzde hissediyorduk. Bir kaç saat bisiklet üzerinde bu şekilde devam edince kuruduğumuzu hissediyorduk. Güneşin arkamızda olması bize ayrıca mühteşem bir manzara sunuyordu. Fotoğraf çekerken genelde güneşi arkanıza alırsınız. Bu durum eğer güneş tam tepenizde değilse size çok güzel renkler yakalayabileceğiniz bir ışık sunar. İşte biz de güneş arkamızda kuzeye doğru ilerlerken, her zaman olduğundan daha güzel görünen manzaranın içerisinden, tüm yorgunluğumuzu unutup, zamanın nasıl geçtiğini unutarak bisikletlere biniyorduk. Fakat tüm bunlardan daha basit bir sebep ve aslında bir hata, bizim bu miskinliği üzerimizden atmamıza sebep oldu, açıklayayım: Dün bisikletlere binerken yağmura yakalandık. Ben buradaki yağmurların içine dalmayı durmaya yeğlerim. Çünkü burada ki yağmurlar genelde 5-10km çapında bir alanı ıslatırlar ve eğer yağmur başlayınca bisiklete binmeyi bırakmaz doğrudan yağmurun içine dalarsanız sırılsıklam olur fakat çok geçmeden yağmurun ardındaki güneşli bölgeye ulaşır ve bisiklete üzerinde kısa sürede kurursunuz. Burada ki yağmurlar daha çok bir fırtınaya benzer. Yağış o kadar şiddetli olur ki bir kaç metrede sonrasını göremezsiniz. Bazen bu yağmur bir duvar gibidir. Yolun 40-50m ilerisinde bir şelale gibi tüm gücüyle yukarıdan aşağıya doğru akar ve siz güneşin altında 50m ileride ki bu duvarın içineden geçip geçmemeyi düşünürsünüz. İşte böyle bir yağmur anında Elif durmayı tercih etti. Bir hafta boyunca su festivalinde buzlu sularla ıslanıp durduğumuzdan bir günü kuru geçirmeyi çok fazla özlemiştik. Bu yüzden de önce bir saçağın altında sonrada yağmur hafifleyince bir lokantada durup karnımızı tıkabasa doyurduk. Ben bir anda o kadar çok yemişim ki, bisiklete binip yola devam etmek için midemin canımı yakacak kadar dolu olduğunu fark ettim. 10km ilerideki kentte tekrar durduğumuzda midem hala kendine gelebilmiş değildi.

Tayland’da bir çok kentte su satın alabileceğiniz makineler vardır. Bu makineler size sadece su verir ve suyu doldurmak için kendi şişelerinizin olması gerekir. Ben tek başıma günde ortalama 5-6lt su tüketirim. Eğer bakkaldan ger gün su alsam gün 8-9 şişe su almam gerekir. Çünkü buradaki şişeler 750ml civarında. Elif’inde bir o kadar su ve başka meşrubatlar içeceğini düşünürsek bu günde neredeyse 20 şişe, 5 plastik torba ve pipet (burada satılan her meşrubatın hatt biranın bile yanında siz istemesenizde pipet verirler) demektir. Bu da ayda 600 şişe 150 torba-pipet, tur boyunca 8 ayda ise 4800 şişe, 1200 torba-pipet eder. Şöyle bir bakınca iki kişi için gereğinden fazla çöp demektir. Ayrıca makineden alınan sular yaklaşık 15 kat daha ucuzdur. Bu şekilde günde en azından 200 baht tasarruf edebilirsiniz.

Ben mola verdiğimiz kentten ayrılırken Elif’i beklemeden su makinesi aramak için ters yöne devam ettim ve Elif’in beni gördüğünü düşündüm. Elif ise beni fark etmeden gideceğimiz yöne doğru ilerledi. Bu birinci hatamız oldu. Ben pazarın etrafında bir tur atıp Elif’in ardında aynı yöne ilerledim ve polis kulübesini geçitim ve 1-2 km daha devam ettikten sonra Elif’İ göremeyip geri döndüm ve pazara baktım.

Eğer beni yakından tanıyan birisi iseniz çoğu zaman söylemem gerekenin tam tersini söylediğimi bilirsiniz. Bu benim için bir tür espridir. Ama eğer bana çok yakın birisi iseniz çok daha fazla bu türden aslında tam tersi anlama gelen cümleler kurmaya başlarım ve anlaşılmayı daha da zor hale getiririm. İşte son mola yerimiz olan şehrin pazarına girmek için durduğumuzda Elif’e bu ters anlamlı cümlelerimden birisini; 8km gerideki milli parka geri dönmemizin daha iyi olacağını söyledim. Aslında söylemek istediğim 10m gerideki pazara gidip birer kahve içmekti. Her ne kadar cümle anlamsız görünsede bütün gün bu şekilde konuşunca bana yakın olan insanlar beni anlamaya başlarlar. Ama bizim durumumuzda Elif’in beni ciddiye alıp 8km gerideki milli parka gitme ihtimalide vardı. Çünkü yolda Elif’i yakalamam gerekirdi. Pazar yerinde 5dk bekledikten sonra ve Elif’in geriye dönmesini beklemenin bir çözüm olmayacağına karar verdim ve tekrar polis kulübesinin yanına gidip polislere derdimi anlattım. Elif’in gitmemiz gereken yere yani kuzeye doğru devam ettiğini, onu gördüklerini söylediler fakat emin olamadım çünkü ben de 15dk önce polislerin önünden geçmiş ve karşı şeritten belkide polisler fark etmeden geri dönmüştüm. Yani polisler ileride ki bisikletçi olarak beni görmüş olabilirlerdi. O sırada bana yardım etmek isteyen ve ingilizce bilen bir kadın durdu ve Elif’i polislerin dediği yönde ilerlediğini ve onu araba ile geçerken gördüğünü söyledi. Böylece yön konusunda emin oldum fakat şimdi de Elif ile aramda 20dkm vardı ve Elif yolda beni bulamadıkça panik yapabilir, keyfi kaçabilir ve yanlış kararlar vermeye başlayabilirdi. Bu durumda Elif’e bir mesaj ulaştırmak en doğrusu olacaktı. Defterimden bir sayfa koparıp ve arabadaki kadından bu yazının ilerideki bisikletçiye iletilmesini rica eden thai dilinde bir şeyler yazmasını istedim. Elif’e ileteceğim not ise 20dk gerisinde olduğum ve yavaşça yoluna devam etmesi oldu. Notu Elif ile aynı yöne giden ilk arabaya verdim fakat ne yazık ki notu verdiğim su arabası kötü seçim oldu ve bana kibarlık olarak aldığı not ile birlikte önümüzde ki ilk ara yola girdi ve kayboldu. Su arabası ileride Elif’i yakalayacak ve mesajımı iletecek olsa bile büyük ihtimaller su dağıtma işine ara vermeyecek ve benimle aynı zamanda Elif’e ulaşacaktı. İşte büyük silkeleniş anı benim için bu şekilde başladı.

Elif bu turda tahminimden daha hızlı çıktı, en son kamboçya’ya geçerken 29km/h ortalama hız ile 65km mesafe yapmıştık. Rüzgar arkadan sayılsa bile çok zayıf esiyordu ve yüklü bir bisikleti bu hızla bu kadar mesafe ilerletmek için arkadan esen rüzgardan çok daha fazlasına ihtiyaç vardır.

Elif benim kendisinin önünde olduğumu düşündüğü için beni yakalamaya çalışacak ve hep daha hızlı gitmeye çalışacaktır. Ben ise hala dolu olan midemi hissederken ve hiç pedal basmak istemiyordum. Şu polislerden birisinin motorunun arkasına atlayıp Elif’i yakalasam o kadar mutlu olurum ki. Yolda daha fazla oylanmamaya karar veriyorum ve ikinci bir mesajı Elif’e iletmeye çalışma fikrinden de vazgeçiyorum. Elif’i düz yolda yakalamaya çalışmak benim için çok daha zor olurdu. Fakat burada ki inişli çıkışlı yollar benim avantajıma olacaktır. Çünkü Elif’in nasıl bisiklete bindiğini biliyorum. Birincisi yokuş çıkarken benim kadar yüklenmeyi sevmez ve bisikleti ile her yokuşta biraz yavaşlatır. İkincisi inişlerde hiç bir zaman belli hızları geçmez. Yani yol boyunca olan dik inişleri benim aksime frenli yapacaktır. Fakat saat 4:30 ve en fazla bir saat içerisinde Elif’i yakalamam gerek. Aksi halde hava kararacak ve bu ikimiz için panik demek olacaktır. 15-20 km mesafe gittiğimde Elif’i hala yakalamış değilim fakat yolda ki ikinci polis kulübesinden Elif’in hala önümde olduğuna emin oluyorum. Biraz daha ilerleyip milli park yol ayrımına geliyorum. İşte bu an kritik bir karar vermem gerekiyor çünkü burada bir Pazar kurulu ve bu ikimizinde mola verdiği yerlerdir. Bu yüzden de Elif’İn burada durduğuna ve beni aradığına eminim fakat Elif burada beni aramayı bitirmiş olabilir ve bu durumda benim onu pazarda aramaya çalışmam zaman kaybı olacaktır. İkincisi Elif’in hangi yöne devam ettiğini anlamam gerek. Çünkü bizim hedefimiz milli park olsa da o diğer yöne yani kente devam etmiş olabilir. İlk olarak pazara bakmaktansa insanlara benden önceki bisikletçinin hangi yöne gittiğini sormaya karar veriyorum. Ben daha sormadan birisi Elif’in gittiği yönü söylüyor. Buradan Elif’in kadına durumu açıkladığını ve bana bir mesaj iletmesini istediğini anlıyorum. Bu iyi bir haber, çünkü Elif artık benim geride kalmış olabileceğimi de düşünmeye başlamış ve hızını yavaşlatmıştır. Neyseki çok geçmeden 4km daha ilerleyince Elif’i geri dönerken görüyorum. Son derece sakin görünüyor ve sanırım benim su arabası son kmlerde de olsa mesajımı iletmeyi başarmış.

Elif’in beni önünde sanması ve beni yakalamaya çalışması, benimde beni yakalamaya çalışan birisini 20dk zaman farkına rağmen yakalamaya çalışmam, adeta iki ayrı yarışa katılmışız gibi bizi kendimize getiriyor ve nihayet kilometre saatlerimiz tekrar çalışmaya ve yolculuğumuza yeni kmler eklemeye başlıyor.

Bu günden itibaren, Tayland’ın Kamboçya ile olan sınırını terk ediyor ve Laos ile olan sınırını, daha doğrusu Mekong nehrini takip ediyoruz ve milli park yapmayı çok seven Tayland’ın en çok milli parka sahip alanlarından birisinin içerisinden geçiyoruz. Yolumuz üzerindeki şehirlerin çoğu çok ufak, az gelişmiş yerler. Bu yüzden de geceleri milli parkalarda kamp kurmak bizim için daha keyifli oluyor.

Tayland’ın bu bölgesi geneline göre çok daha fakirdir. Yollar kısmen bozuk ve dardır. Şehirlerde istediğiniz herşeyi bulamayabilirsiniz. Temelde işimize yarayacak önemli şeyleri bütün şehirlerde bulmamız mümkün olsada Tayland’ın bu bölgesinde iyi bir bisiklet mağazasına bir hafta kadar mesafedeyiz. Fakat yollar daha dar ve araç trafiği daha az olduğundan bu bölgede bisiklete binmek çok daha keyifli geliyor bize. Bana, burada bisiklete binmek Kançhanaburiden sonra kuzeye giderken geçtiğimiz bölgeyi hatırlatıyor. Orada da neredeyse hiç bir aracın geçmediği yollarda, güven içinde, çok güzel insanlarla tanışarak turunuza devam edebiliyorduk. Yollar daha dar olduğundan yol kenarında ki ağaçlar yolun üzerini neredeyse tamamen kapatıyorlardı ve sizi güneşten koruyorlardı. Burada önümüzde ki 2 hafta boyunca uzanan yollarda Mae Hongson yada Nan bölgesinde ki gibi uzun tırmanışlar yok. Bu yollar her zaman 200m ila 400m arasında ufak ufak tırmanacak, aşağıya inecek ve devam edecek. İşte bu tip yollarda yüksek ortalama hızla bisiklete binmek keyiflidir benim için. Çünkü bu tip yollarda, kısa tırmanışlarda bacaklarıma tüm gücünüzle yüklenip bisikletimin hızını korur ve yokuşun tepesine kadar tırmanabilir, ardından gelecek inişte ise bacaklarım için ufak bir dinlenme molası yaratabilirim. Böylece çok fazla zorlanmadan ve hızımı hep yüksek tutarak yol alabilirim.

Yol üzerinde bisiketle giderken bacaklarım ile birlikte beynimde çalışmaya başlar, önümde akıp giden manzaralar, ağaçlar, evler ile birlikte anılarım canlanır, yeni düşünceler kafamın içinde dönmeye başlar, kendi kendime konuşuyor gibi beynimin içinde kendi sesimi duymaya başlarım ve o ses bana arkadaşlık eder, yaşadıklarımı kulağıma fısıldar bisiklet üzerindeyken. O zaman o gün bisiklet üzerinde geçen zaman bana bir kitap gibi keyifli ve yazılası gelir. Bazen de kafamda ki ses beni tura başlamadan önceki bir zamana geri götürür, ofiste bilgisayar başında çalışırken görürüm kendimi, bazen tatsız anlar, geçmişte yaptığım hatalar, keşke dediğim, elimde olsa değiştirmek isteyeceğim şeyler beynimin içinde döner dururlar. O zaman bir öfke başlar bisiklet üzerindeyken ve bacaklarım daha kuvvetli basar pedallara. Ama beynimin içinde konuşan sesim her zaman başka şeylerden bahsetmeyi sever ve bir anda sizebana başka düşünceler fısıldar, gelecekten konuşur ve gelecek ile ilgili düşünmeye zorlar beni, tur bitimini düşünürüm, ucağa bindiğinimiz anı, türkiyeye dönüşümüzü ve istanbula ilk ayak basışımızı düşünürüm. Gelecekte yaşayacaklarım, yeni iş arayaşım, geçen sefer yaptığım iş görüşmelerim, yeni portfolyo hazırlığım vs hepsi kafamın içinde dolaşan düşünceler olur bisiklet ile ilerlerken. Sonra kararlar alırım. Bu sefer hayatıma daha fazla özen göstereceğim derim. Şimdi güçlü ve mutluyum, yediğime, içtiğime dikkat ediyorum, fazla kilolarım yok, sağlıklıyım ve tabiki düzenli spor yapıyorum ve dönünce, iş hayatıma başlayınca bu formumu korumam gerek deriim.

Daha sonra insanların, arkadaşlarımın hayatlarını, tercihlerini düşünüyorum, hergün yapmak zorunda olduğumuz işleri, bazen çok çalışmamızı, bazen işsiz güçsüz kalmamızı düşünürüm. Sonra arkadaşlarımı birer birer buraya getirdiğimi hayal ederim, beraber bisiklete bindiğimizi, arkadaki bisiklette Elif değil sanki eski bir arkadaşım varmış gibi olayları onlar ile birlikte yaşadığımızı düşünürüm. Vucut geliştiren ve kaslı kolları ile gurur duyan ev arkadaşım ile birlikte kanchanaburide oturduğumuzu düşünürüm, kızlarla tanıştıkça arkadaşımın nasılda keyfinin yerine geldiğini bana “oğlum dün bir kızla tanıştım” diye anlatığını hayal ederim “süpersin, kızlar bayılıyorlar sana” dediğimi hayal ederim; sonra bir başka arkadaşım ile birlikte mesela Sencer’le, aynı Antalya’ya giderken dağlarda kaybolduğumuz köylerden yemek istemek zorunda kaldığımız günlerde olduğu gibi, Tayland’ın dar yollarında ilerlediğimizi düşünürüm. Sencer’e sanırım kaybolduk yine gibi espriler yaparım, ama kaybolduğumuz günün aksine geceyi burada havuzu, masajı, otantik yemekleri ile orman içinde sadece Tayland’da görülebilecek güzellikte ve fiyatlarda bir resort’ta geçirirken arkadaşımın keyif birasını kendi değimi ile “fevkaladenin fevkinde” içtiğini ve nasılda mutlu olduğunu hayal ederim; daha sonra annemi, burada, sadece Vietnamda ki bir şehirde yetişen özel bir çekirdek ile hazırlanmış, bana göre dünyanın en eşsiz aromasına sahip kahvesini ilk kez denerken hayal ederim; aylarca parasını biriktirip aldığı cep telefonunu oturduğu kafenin masasında sergilemekten gurur duyan arkadaşım ile burada ki akşam marketlerinde dolatığımızı hayal ederim, arkadaşımın sokak tezgahlarında iç çamaşırı, çorap satan insanların ellerinde aynı cep telefonlarını gördüğü zaman ki şaşkınlığını hayal ederim; sonra Tayland’da kimsenin geçmez olduğu yollarda bir köy evine girip yol sorduğumuzda içinden “ah be yanımızda bir gps olsa şimdi bunların hiç birisine gerek kalmazdı” diyen Enes’i düşünürüm, köy evinden birisinin i-pad ile çıkıp google map’te ayrıntılı bir yol tarifini bize ikram edilen birer bardak buzlu suyu içerken dinlediğimizi ve Enes’e “abi adam harita ile gelecek sandım, bak elinde ne var” dediğimi hayal ederim; selamıma karşılık olarak gelen en samimi gülümsemeye Feyyaz ile birlikte baktığımızı, Feyyaz’ın “dostum sanırım benim kalbim burada kalacak” dediğini hayal ederim; babamı düşünürüm, en iddalı barlara girip ikişer kişilik gruplar halinde sarhoş haldeyken oynadığımız bilardo maçlarını birer birer aldığımızı hayal ederim; yanlız tura çıkmak için bin bir türlü bahane bulan kızları düşünürüm, Laos’ta tek başına tur yapan o isveçli kadınla, ya da Mae Hong Son’dayken karşılaştığımız daha yeni 18 yaşına basmış tek başına tur yapan alman kız ile karşılaştığımızda yanımda olduklarını hayal ederim. “Kadına bak başına bir iş gelecek” dediklerini “belkide gelmez” dediğimi hayal ederim; sonra Hakan Abi’nin triatlon yapan ayakkabı tamircisinde ayakkabılarımızı tamir ettirirken yanımızda olduğunu hayal ederim; bu gün gördüğüm inşaatta harç karan kızı, evleneceği kızı daha henüz bulamadığı için panik yapan elektrikçiminde görmesin, şantiyede o kız ile beraber çalıştığını, konuştuklarını hayal etmesini isterim. Bu gece bir kaç Thai aile ile birlikte sorgusuz sualsiz kamp kuracağımız polis karakolunda, zamanında kamp kurduğum için “bakın bakalım terorist miymiş, neymiş” diye kimliğimi isteyen polis memuru ile birlikte kalmak isterim. Bana “deli misin kalınır mı karakolda, başımıza bir iş gelecek” dediğini, bunun için de, kendi gibi polis olan ve soğuk su, kahve ikram eden ve nereli olduğumuzu ancak ertesi sabah uyanıp dinlendiğimizde soran memur karşısında bir parça olsa utandığını hayal ederim; sonrada apaçilerimiz ile Khoa San Rd.’da içtiğimizi bar bar dolaştığımızı, “deli misin adamım, buraya bizi hayatta almazlar, dam ayarlamak lazım” dediğini, “olum eğlenmene bak” diye takılıp ve geceyi Bangkok’un en sağlam mekanlarını gezerek bitirdiğimizi hayal ederim; sonra Adana’da fotoğraf çekmesi için rica ederken tecavüze yeltenmişim gibi kaçışan kızlarımızı burada hayal ederim, mutlu olduklarını, kimsenin onları rahatsız etmeyeceğini anladıklarını hayal ederim; tüm bu hayallerim böylece sürer gider. Bunlar an an kafamdan geçer dururlar. Ama bunları hayal ederken kafamda ki bir terazi ile iki farklı ülkeyi tarttığımı hayal etmem. Sadece kendi özlemlerimi, arkadaşlarımın özlemlerini hatırlarım, bazen sokağa bile çıkamayan kadınlarımızın, bazen hayattayken yapabilecekleri tek işi olan “hayat mı be bu?” diyen transseksüellerimizin, tanışmaya çalıştığı kadınlar ve tüm mahalle tarafından artık namussuz olarak isimlendirilmiş ve evleneceği kadını bulabilmek için tüm ümidini ailesinin bulacağı, o iyi bir kıza bağlamış gencimizin, evlenmek zorunda kalıp, hissetmediği şekilde bir kimlik ile yaşamak zorunda olan eşcinsellerimizin burada ne kadar özgür ve mutlu olabileceklerini düşünürüm.

Şimdi kaldığımız yere dönelim ve Elif’le buluştuktan sonra geçen iki günümüzde bakalım: Yola devam ettikten 10km sonra yeni bir kente geliyoruz. Burası bu bölgenin başkenti sayılsada şaşırtıcı derecede ufak ama bir o kadarda sevimli geliyor bana. Burada polis karakolunu buluyoruz ve yağmur ihtimaline karşı üstü kapalı bir yerde kamp kuruyoruz. Şehir aslında büyük bir gölün kenarında ve kentin ortasında iki tane nehir geçiyor. Burasının ne kadar sulak olduğunu ancak etrafınızı saran sineklerden anlayabiliyorsunuz fakat yakınınızdaki gölü şehirden göremiyoruz. Nehirler ise mevsimden dolayı kurumuşlar. Ancak ertesi gün yolumuza devam edip bir gün boyunca kentin yanındaki büyük göle paralel ilerlediğimizde, arada sırada gölü görme şansımız oluyor. Gün sonunda, Laos sınırını ziyaret etmiş ve acıkmış halde ufak ama sevimli,nehir kenarında 1km ileride Laos’un dağlarını görebilceğiniz bir kamp alanına geliyoruz. Kamp için bulduğumuz yer aslında bir resort ama nehir kenarında çok keyifli vakit geçirebileceğimiz ve kamp kurabileceğimiz bir alanı bize gösteriyorlar. Çadırlarımızı kurup dinlenme aşamasına geçeceğimiz sırada laos üzerinde şiddetli bir fırtınanın olduğunu ve bize doğru geldiğini fark ediyoruz. Büyük ihtimal ile yağmur yağacaktır bu yüzden de çadırlarımızı su almayacak bir yere taşımamız gerekiyor. Ben teneke çatılı bir yere çadırımı taşıyorum, Elif’in çadırı içinde bambu bir saçak buluyoruz. Daha bir saat geçmeden fırtına bizim etrafımızı sarmaya başıyor ve aslında asıl tehlikenin yapmur değil rüzgar olduğunu böylece anlıyoruz. Aniden başlayan şiddetli rüzgar yüzünde hemen çadırların başına koşuyoruz. Çadırlar için rüzgar almayan bir yer bulmak imkansız bu yüzden de çadırların içine bazı ağırlıklar koymamız gerek. Fakat daha çadırların içini doldururken bizim suluklar, bardaklar ve bisiklet kıyafetleri havalarda uçuşmaya başlıyor. Bir yandan onları toplarken bir yandan da çadırlar zarar görmesin diye uğraşırken bambu çatılardan birisi rüzgarda havalanıyor ve param parça oluyor. Sıradaki bambu çatı ise elifin çadırını koyduğu ve iki bisikleti bağladığımız çatı olduğundan burasını acilen terk etmemiz gerekiyor. Çadırın içini boşaltıyoruz ve daha güvenli görünen teneke çatılı alana taşıyoruz. Çadır boşken rüzgar etkisi ile paraşüt gibi şiştiğinden taşımak tahminimizden daha zor oluyor ve yerleşmemiz 1 saati buluyor. Bir süre sonra ise fırtına başladığı gibi bir anda kesiliyor ve yerini sakin bir yağmura bırakıyor.

Bu tür rüzgarlı havalar hafızamdan hiç bir zaman silinmeyecek iki anıyı yaşatmıştır bana. Bunlardan birisi İstanbul’dan Şam’a giderken, Anamur civarlarında gece çok şiddetli bir rüzgarda kamp yapmak zorunda kalışımdır. O zaman kullandığım çadır ucuz bir festival çadırıydı ve ne rüzgara ne de yağmura karşı bir koruma sağlıyordu. Sinekliği o kadar geniş delikliydi ki rüzgarın kadırdığı toz ve ufalanmış yaprak kırıntıları çadırın içine doluyordu. Sabah uyanınca yüzümün uyku tulumunun üzerinin bir toz tabakası ile kaplı olduğunu farketmiştim. Çok keyfimin kaçtığı, biraz konfor için herşeyimi verebileceğim anlardan birisini yaşamıştım o gece. O gün sadece sıcak bir banyo yapmanın ve temiz bir yatakta uyumanın hayalini kurmuştum. İkinci anım ise benim yapmış olduğum ilk kamplı bisiklet turu deneyimimdir. O zaman ya bir tatildi ya da bir iznim vardı tam emin değilim ama 3 gün öncesinden bilgisayar başında oturup tur için yol arkadaşı arayanların yazdıları mesajlara bakıyordum. Bunlardan birisi de Istranca üzerinden İğne Ada’ya uğrayan ve Edirne’de bitecek olan bir tur ilanıydı. Hiç bir katılımcı yoktu, benim gibi acemi bir bisikletçi ile tura yapmak isteyip istemedğini bilmediğimden ilana öylece bakakaldığımı hatırlıyorum. Mimarlık hayatım ofislerden geç çıkarak geçmiştir ve o ilanı ilk gördüğümde havanın kararmış olduğunu gayet iyi hatırlıyorum. Sadece gelmek istediğimi, daha önce tur deneyimim olmadığını söyledim ardından özel mesaj ile haberleşmeye başladık. Arada sadece 3 günümüz vardı ve bu 3 günde kamp için gerekli malzemeleri ve kıyafetleri almıştım. Kamp malzemeleri satan kişinin tura çıkacağımı söylediğimde biraz daha kalın şeyler almam konusunda beni uyarışını, kar ve fırtına geliyor haberleri izlemedin mi demesini hala hatırlarım. Tüm bu uyarılara karşı toplam 5 gün boyunca yol almış ve ilk gece müthiş bir rüzgarda kamp kurmak zorunda kalmıştık. Hava hem o kadar soğuk hem de o kadar rüzgarlıydı ki bir köy kahvesinde soba başında saatlerce içimizi ısıtmaya çalışmıştık. Ertesi gün ise çok daha şidetli bir rüzğar ile güne başlamış ve güzgar bizi iki defa bisikletten devirmesine rağmen yola devam etmiştik. Ulaşmamız gereken hedefe 20km önce ufak bir kasabada bir iş hanının içerisinde soğuktan uzak bir kamp yeri ayarladılar ve o yorucu havadan bu şekilde kurtulmuş olduk. İçimizi ısıtacak bir kahvede oturup televizyon seyrederken başlayan kar yağışı artık rüzgarın kesileceğini bize müjdeliyordu. Haberlerde ise istanbulluların o günü her zaman hatırlamalarına sebep olacak bir haber, karaköy iskelesinin saatte 100km hızı bulan rüzgar yüzünden batışı insanlara duyuruluyordu. İşte o gün bisiklete her zaman binebileceğimi anladığım gün oldu. Haberlere ne kadar güldüğümüzü, aslında ne kadar saçma bir işe kalkışmış olduğumuzu o an kavramıştık, bizi bazen deviren, bazende yavaşlatan rüzgar karaköy vapur iskelesini batıran rüzgar ile aynı rüzgarmış ve biz bisikletlerimizin üzerinde koca bir iskeleden daha güçlü durmayı başarmış, yolumuza devam etmiştik. İşte bu son anı benim bisiklet ile yaptığım ilk turumdur. Bu tür anlarda insan ya vaz geçer ya da herşeyini ortaya koyar. Ben sanırım ikincisini ve bisiklet üzerinde olmayı seçtim.

Buriram, ve ayakkabı tamiri.

This slideshow requires JavaScript.

Buriram Tayland’ın ufak kentlerinden birisidir. İsan bölgesinde yani Tayland’ın doğusunda ve biraz daha fakir sayılacak bir bölgesindedir. Ününü iseTayland’ın en büyük futbol takımına ev sahipliği yapmasına borçludur. Kent çevresini yarım ay şeklinde saran su kanalı ve merkezinde yer alan bir kaç eski tapınak ile oldukça sevimli görünmektedir. Fakat hakkında çok az bilgi bulabileceğiniz bu kent turizmin unuttuğu, neredeyse hiç bir yabancı turistin gelmediği bir konumda bulunmaktadır.

Biz Buriram yakınlarında, şehire yaklaşık 8km uzaklıkta volkanik bir orman parkında kamp kurmak için yer arıyoruz fakat burası bizim için çok keyifli görünmüyor. Haritamızda yakınlarda başka bir milli park görünmediğinden geceyi bu parkta kamp kurup geçireceğimizi kabulleniyor ve yakındaki akşam pazarına yemek yemek için pedallıyoruz. Karnımızı tamamen doyurmak için bir saat gerekiyor. Bisikletlerimizi bıraktığımız yere geri döndüğümüzde yüzümüzü güldürecek güzel bir tesadüf oluyor. Bisiklet merakı olan bir çift ile tanışıyoruz ve bizi evlerine davet ediyorlar. Evleri ufak olduğu için bahçelerinde çadırda kalmamız gerekecek ama bisiklet konusunda bir çok ortak yönümüz olduğundan bol bol sohbet etme şansımız olacak. Erkek olan müzik öğretmeni ve eşi hemşireymiş.

Muzik öğretmeni ve eşi.

Muzik öğretmeni ve eşi.

Evlerine vardığımızda 10-12 bisikletlik bir kolleksiyonla karşılaşıyoruz. Benim gibi çelik kadro hastası olduklarını anlamak zor değil. Bisikletlerin 4 tanesi xt ve xtr komponentlerle donatılmış ve bir tanesi 10lu sistem.

Müzik öğretmenimizin bisikletleri.

Ertesi sabah bisikletlere atlayıp şehre gidiyoruz. Ben bisikletimin zincirini ve dış lastiğini değiştiriyorum. Tahminimizden uzun süren bakım sonrasında karnımız acıktığından beraber çorba içmeye gidiyoruz. Çorbacı bizim bisiklet meraklısı müzik öğretmeninin arkadaşı ve iyi bir golf oyuncusu. Bazı ödüllerinin ve golf takımlarının arasında çorbalarımızı bitirip sohbet ediyoruz. Daha sonrada kilit mekanizmaları kırılmış olan ve ayağımdan çıkarmak için bıçağımı kullanmak zorunda olduğum bisiklet ayakkabılarını onarmak üzere ayakkabı tamircisine gidiyoruz. Şansıma ayakkabı tamircisinde bir çift eski shimano ayakkabı var ve onları kesip biçip benim ayakkabımın gerekli yerlerini onarıyoruz.

Yolda karşılaştığımız bir bisikletçi.

Genel bir özet ile Surin kentini, tanıştığımız insanları ve yaşadıklarımızı anlattıktan sonra asıl konuşulması gereken yere gelebiliriz. Asıl anlatmak istediğim Tayland’da gördüğüm ama sebebini açıklayamayacağım bir durumudur. Burada insanların maddi durumları alım güçleri şaşırtıcı şekilde iyi. Bir kaç örnek ile durumu netleştirmek isterim. İlk resim akşam marketinden. Burada çorbalar 1,5tl 2tl civarında. Eğer 5TL verirsenin bir mangal alıp sınırsız et, tavuk, balık, karides, kalamar, ahtapot, meyve ve sebze yiyebilirsiniz. Yani burada yemek için harcayacağınız miktar şu şekilde: 1-2Tl ye karnınızı doyurabilirsiniz 5 TL ye sınırsız yemek yiyebilirsiniz. 6TL nin anlamı: yemek için harcanamayacak kadar çok. Şimdi gelelim pazarımıza. Buradaki insanlar 1 tl ye yemek satıyorlar ve bu pazar yerine son derece pahalı arabalar ile geliyorlar ve bu arabaların fiyatları Tayland’da da Türkiye’de de aynı. Yani 1 tl ye çorba satıp iyi bir araba almak mümkün. Gelelim ikinci tabloya müzik öğretmenimiz ve hemşire olan eşine, saydığım bisikletlerin yanında bir tane Honda araçları ve bir tane 4×4 jipleri var. Üçüncü tablo ise çorbacımız ve güzel hobisi olan Golf. Mesela bizde ufak ölçekte bir çorbacı düşünün, sadece gündüz çalışsın ve güzel bir evi, arabası ve golf oynamak gibi bir hobisi olsun. Sizce mümkün mü? Tayland’da durum kısaca böyle. Bir çoklarımız burası ucuz olduğu için fakir olduğunu düşünüyor. Ama görüldüğü gibi fakir değiller. Kuzey Tayland’da bir kadınla tanışmıştık, bize fakir olduğundan bahsetmişti, bizde arabası olduğunu ve araba alabildiğine göre fakir sayılamayacağını söylemiştik. Cevap olarak elbette arabalarım olacak çünkü ben çiftçiyim tarlalarım var demişti. 3 tane arabası varmış.

Ayakkabı tamiri.

Ayakkabı tamiri.

Bu kadar özet yeterli sanırım kaldığımız yere dönelim yani ayakkabı tamirine. Ayakkabılarımı tamir ettirirken başlayan sağanak yüzünden dükkana çakılıp kalıyoruz. Yağmur bittiğinde tüm bu işleri yetiştirmek için ne kadar çok vakit kaybettiğimizi fark ediyoruz ve öğretmenin evine geri dönüp bir gece daha kalmak zorunda kalıyoruz.

Şimdi konuyu bitirmeden önce dördüncü bir tablo çizmek gerek. Fakat bu dördüncü tablo benim için açıklaması en zor, sizler içinde inanması en güç olanı olacaktır. Çünkü bu tür gezi yazılarında insanlar olayları anlatırlarken biraz yalan söyleme eğilimindedirler. Bunun olaylara biraz renk katacağını bilirler. Bu bu tür ufak süslere karşı değilim ve okuduğum bazı gezi kitaplarında bu tür ufak yalanların çok güzel kullanılanlarına şahit oldum. Sanırım bu tür yalancı gezginlerin elinden çıkan en önemli yapıt Kazım Taşkent serisinde basılan ve YKY’nin çıkardığı “Doğuya Seyahat” olsa gerek. Yazarın adını yazmam çok zor bu yüzden kusuruma bakmayın, fakat yazar seyahati sırasında olayları öylesine bir macera havasına sokmuş ki kitabı simbatın serüvenleri gibi okuyorsunuz. İşte bu bir teknik ve bir yetenek bence ama şimdi anlatıcaklarımda buna benzer bir teknik kesinlikle olmayacaktır ve söylediklerim sadece gördüklerim, yaşadıklarım olacaktır. Eklediğimiz fotoğraflara bakan dikkatli bir göz aslında anlatılacak olanları çoktan okumasını bilmiştir zaten. Bir diğer nokta ise eğer elimizde burası ile ilgili fotoğraflar olmasaydı bu dördüncü tabloyu cizmeye yeltenmezdim bile.

Dördüncü taplo, ayakkabı tamircisi.

Tamirci bizim müzik öğretmenin bir arkadaşı ve ne yazık ki ingilizce konuşamıyor, fakat müzik öğretmeni sayesinde birbirimize derdimizi rahatlıkla anlatabiliyoruz. İlk olarak oraya ayakkabılarımı tamir etmek için gitmediğimizi sadece yaklaşan yağmurdan saklanmak için bir mola yeri olarak seçtiğimizi belirtmeliyim. Fakat ayakkabılarımda bahsettiğim sorunlar olduğundan kilit mekanizmalarını çıkarmayı ve yerine cırt cırtlı bir sistem yapmayı bir kaç gündür düşünüyordum. İtiraf etmeliyim ki farklı dilleri konuşan ve ayakkabı tamiri konusu dışında başka bir şeyden anlamayan bir insana aylarca ayağınızdan çıkarmayacağımız ve daha 3-4 bin km yol yapacağınız bisiklet ayakkabılarını emanet etmekte biraz tereddüt yaşıyorsunuz. Bir süre düşündükten sonra kararımı veriyorum ve neler yapabileceğimizi tartışıyoruz. Bahsettiğim Shimano marka eski bisiklet ayakkabıları benim ayakkabılarımı tamir etmek için yeterli oluyor. Oradan kesilen parçalar ile ayakkabımı onarıyoruz. Ayakkabılarımı giyince Garneu Shimano kırması gibi görünen yeni iki markalı ayakkabılarım ile ilgili espriler yapıyoruz. Dükkanın resmini umarım en kısa zamanda koyabiliriz. Fakat resim bu yazıya eklenmiş gibi yazıma devam edeceğim. Şimdi ayakkabıcının dükkanının resmine biraz daha dikkatli bakalım. İlk olarak tavandan sarkan bisikletler dikkat çekiyor. Dışta en kötü durumdaki bisikletler yer aldığından bu çok açıklayıcı bir durum değil. İkinci olarak etrafta bulunan bisiklet ile ilgili malzemeler, bisiklet ile daha yakından ilgili bir ayakkabı tamircisi izlenimi uyandırıyor. Duvar saatinin etrafında yer alan fotoğrafların aslında bazı yarışlar esnasında çekildiğine dikkat etmek gerek. Raflarda yer alan kupalar ve gazetelerde çıkan bazı yazılar ise tamircinin bisiklet aşkını ortaya koymak için yeterli sanırım.  Bir ayakkabı tamircisinin sahip olduğu bisikletlere bakalım şimdide; sanırım çok göze batmasada yol bisikleti olarak en arkada yer alan kırmızı trek karbon olmalı ama emin olamadım. Karşı duvarda yer alan siyah bisiklet kadrosu ise karbon. Konuştuğumuzda MTB yarışlarda buranın en iyisi olduğunu söylüyor bazı kupaları MTB yarışlarından kazanmış, ama amatör bir bisikletçi olduğunuda hemen belirtiyor. Parmağı ile 3 yapıp bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama konu ile alakasız olduğunu düşündüğümden anlamak için çaba göstermiyorum. Tuvalete gittiğim zaman parmağı ile yaptığı 3ün ne anlama geldiğini anlamak kolaylaşıyor. Duvarda bir bisiklet dışarıdan geçenlerin göremeyeceği bir şekilde asılı. Onca zamandır dışarıda oturup dükkanı incelememe rağmen ben bile içerideki triatlon bisiletini tuvalete gidene kadar fark edememişim. Parmağı ile yaptığı 3ler de triatlon yarışlarıymış. Hemen yakınlarda yapılacak olan Ko Samui Triatlonundan bahsediyorum fakat o bögesel yarışlara katıldığını, amatör olduğunu ve Tayland’ın en büyük Triatlonlarında birinin Ko Samui’de ki olduğunu söylüyor.

Ayakkabı tamircisinin bisikleti.

Dördüncü tablo aşağı yukarı böyle. Ve emin olun tamircimiz bir milyonerin çocuğu ve hayalindeki meslek olan ayakkabıları tamir etme işine kendisini adamış şanslı insanlardan değil. Yada ayakkabı tamiri konusunda inanılmazı başarmış ve büyük paralar kazanmış birisi de değil. Bizim bisiklet tutkunumuz Tayland gibi sandalet haricinde hiç bir şeyin ayağa geçirilmediği bir ülkenin, Buriram denilen ve tahminimce 300 bin civarında kişinin yaşadığı orta ölçekli bir kentinde, yapılabilecek en mütevazi zanaatlardan birisini yapan basit bir ayakkabı tamircisidir ve bu durumda dahi hayallerini gerçeğe dünüştürebiliyor, dilediği bisiklete binebiliyor. Nasıl mı? Nedenini bende açıklayamıyorum ama sadece şunu biliyorum burada devlet halktan almak yerine vermeyi seçmiş. Daha önce bahsettiğim gibi temel ihtiyaç olan bir çok şey belli miktara kadar bedava.

Peki şimdi yeni bir tablo oluşturalım ve kendimize bakalım. Bisikletçiler olarak isteyip durduğumuz bisiklet yollarını, park yerlerini düşünelim. Bence bunlar bisiklet konusunda çözmemiz gereken asıl sorunlar değiller. Bisiklet alabilen bir kaç kişi olarak kendimiz için yollar ve park yerleri istemek belkide bir parça bencillik. Mesele daha fazla insanın bisiklete binebilmesini sağlamak, mesele satın alamayacakları bisikletleri güven içinde bırakabilecekleri park yerleri yapmak, yada hiç olmayacak bisikletleri kullanmaları için bisiklet yolları yapmak değil. Sorun nerede peki. Sorun ayakkabı tamircilerimiz de. Ne zaman ayakkabı tamircilerimiz karbon bir bisiklet alabilirlerse, diledikleri bisikletlere binebilirlerse, yarışlara katılabilirlerse, yarışları kazanabilirlerse sorun o zaman ortadan kalkar. O zaman hep beraber bisiklet yolu için gidip belediyenin kapısını çalarız. Ama ayakkabı tamircisi hak ettiği bisikleti alabilene kadar mücadele edilmesi gereken çok daha ciddi sorunlar var.

Şimdi son iki yazı ile ilgili iki soru:

1- Ne zaman farklı cinsel tercihlere sahip insanlar, topluma dahil olacaklar, süper marketlerde, benzincilerde, tapınaklarda, dini mekanlarda yada devleti temsil edebilecekleri gösterilerde, tanıtımlarda çalışabilecekler, rahatlıkla okula gidebilecekler, parmakla gösterilmeyecekler?

2-Ne zaman ayakkabı tamircilerimiz kaliteli spor malzemeleri alabilecekler, çorbacılarımız golf oynayabilecekler, yarışlara katılabilecekler birincilikler kazanabilecekler?

Cevap zaten bildiğimiz şey, Tayland fakir bir ülkedir, ucuzdur ve gelişmemiştir.

Sevgiler.

Khao Sa La, Surin

This slideshow requires JavaScript.

Nam Ken ve Nam Yen, Buz ve su. Gözlerini kapatırsın ve yalnızsındır, bir ormandasın bunu biliyorsun ama düşünmüyorsun ardından karanlıkta kayboluyorsun, sadece ormandaki sesleri duymaya başlıyorsun, çeşitli böcekleri ve etrafında dolaşan yaban domuzlarının çıkardıkları sesleri fark ediyorsun, o zamana kadar etrafını kaplayan orman, daha farklı görünmeye başlıyor sana, seni yönlendiriyor, şekillendiriyor. Önünde bir bardak buzlu su var ve sana yol gösteriyor, düşüncelerin, hislerin buzu ve suyu takip ediyor, ardıdan derinleşiyorsun, farklı bir boyuta geçiyorsun düşüncelerden uzaklaşıyorsun, geçmişi, geleceği unutuyorsun, sadece ana odaklanıyorsun, zaman kalmıyor, doğayı hissediyorsun, kendini hissediyorsun; Nam Ken ve Nam yen; kendini buzun ve suyun dönüşümüne bırakıyorsun. Yaklaşık bir saat süren meditasyonda olması gerek bunlar. Bulunduğumuz yer Khao Sala tepesi; dünyada meditasyon yapabileceğiniz en özel yerlerden birisi. Fakat meditasyon yapmayı ilk defa deneyen birisiysen tüm bu anlatılanlara ilaveten bir süre sonra uyuşmaya ve hissizleşmeye başlayan bacakları, ağrımaya başlayan eklemleri ve hep aynı pozisyonda durmanın sıkıcılığını eklemek gerek.

Buraya biz tesadüfen geliyoruz. Yolculuğumuz sırasında tanıştığımız insanlar bu tepeye gitmemiz konusuda bizi uyarıyorlar. Burası Kamboçya’ya sadece 6km mesafede ve surin bölgesinin en ünlü manzaralarından birini görebileğiniz bir konumda. Burada sabah sizi karşılayan manzara Tayland tanıtımlarında kullanılan görüntülerden birisidir. Bizde yoldan sadece 3km mesafede bulunan bu tepeye bakma kararı alıyoruz. Tepeye varınca şaşırtıcı bir kalabalık var ve hemen bizimle konuşmaya başlıyorlar. Bizim geceyi burada geçirmemizi ve ertesi günkü kutlamaya katılmamızı istiyorlar. Bize kalacak yer olarak gösterdikleri yer ise ancak sabah fark edeceğimiz o meşhur manzaranın göründüğü noktada ve tapınağın en güzel yeri.

Burası Taylandda Surin bölgesi için özel bir öneme sahip. Bu tepedeki tapınakta Surin bölgesinin baş rahibi yaşıyor. Anlattıklarına göre rahip zamanında buraya geldiği zaman bu tepede hiçbirşey yokmuş, Rahip burada kendi çabaları ile bir tapınak inşaa etmiş. Buradaki ormanlık araziye Kamboçyada ve Taylanddan insanlar kaçak ağaç kesmek için geliyorlarmış. Rahip bu ormanı korumaya başlamış ve ormanda kaçak ağaç kesimini engellemek için geceleri ormanda dolaşmaya başlamış. Bütün bu çabalarını gören devlet tüm orman arazisini rahibin korumasına vermiş ve böylece bütün orman tapınak arazisi haline gelmiş. O günden sonrada bu orman ve tapınak bir eğitim merkezi olmuş. Yani burası yeni rahiplerin meditasyon yapmayı öğrendikleri ve hizmet verecekleri tapınaklara gitmeden önce bir süre yaşadıkları yer ve bu orman aslında halka kapalı. Rahipler ormanın farklı yerlerindeki eğitim almak zorundalar ve geceleri tahminimden daha da ürkütücü olan ormanda Rahipler ufak çadır benzeri odalarda kalıyorlar ve bu odalar birbirlerinde 10-15m mesafe uzaklıktalar. Her eğitim merkezide birbirinden 5-6 km mesafede. Böylece geceleri ormanda tek başlarına kalan rahipler, ormanı dinlemek, yanlız kalmak ve buna alışmak zorundalar. Bu yanlızlık eğitimlerinin bir parçası. Böylece rahipler bu ormanda konsantre olmayı ve meditasyon yapmayı öğreniyorlar.

Bizim şansımız ise buradaki baş rahibin yani bu eğitimileri veren ve buraya ilk gelen rahibin doğum gününe denk gelmemiz. İşte bu yüzden 250’den fazla rahip ülkenin çeşitli yerlerinden buraya saygılarını göstermek için gelmişler ve kapıları halka kapalı olan orman sadece bu gün halka açılmış. Biz ve bir kaç kişi gece olunca ormanın derinlerinde rahiplerle birlikte yapılan bu meditasyona katılma şansını böylece yakalıyoruz ve de buzun ve suyun hikayesi, nam ken ve nam yen işte bu meditasyon anından aklımda kalan bir parça oluyor.

Şimdide katılmış olduğumuz bu inanılmaz meditasyona farklı bir gözle bakalım. Bu tür meditasyonlar bizim gibiler için çok büyük bir öneme sahip olmuştur. Eğer bizimki gibi meditasyondan uzak bir ülkenin vatandaşıysak, ya da herşeye özel bir anlam, tanrısal bir hava katmak isteyen Avrupa-ABD ortak yapımı bir düşünceye sahipsek, meditasyonda göreceğimiz her renk, duyacağımız her ses, yaşayacamız her olay, his, duygu büyük bir öneme sahip olacaktır. Meditasyon sonrasında hemen neler hissettiğimizi neler gördüğümüzü anlatacağız ve bunlar için bir açıklama isteyeceğiz. Aynı kahve falı bakar gibi her şeklin her rengin bir anlamını bulmaya çalışacağız. Buradaki budist rahiplerin filmlerdeki gibi meditasyon esnasında yerden yükseldiklerine inanmak isteyeceğiz ve meditasyonun bizi daha özel yapacağına inanacağız, meditasyon anından kendimizin özel olduğunu ispatlayacak deliller ile ayrılacağız.

Burada katılmış olduğumuz bu eşsiz meditasyonda durum biraz daha farklıydı. Buraya eğitim almak için gelen rahiplerin yanı sıra burada sadece yaz tatili boyunca eğitim alacak olan çok genç budist adaylarıda bulunuyor ve bu meditasyona rahiplerin ve genç rahip adaylarının sadece bir kısmı katıldılar. Genç olan ve gecenin geç bir saatinde ormanda bulunun genç rahip adaylarının büyük bir kısmı ise meditasyona katılmak yerine uyumayı tercih ettiler. Meditasyon sırasında ise genç rahip adayları şaka olsun diye osurdular ve gülme krizine girdiler, ki bu yaptıkları çok yaratıcı bir espri anlayışı gerektirmesede bence meditasyonu son derece komik bir hale getirdi. Benim meditasyon sırasındaki en büyük çabamda yaklaşık 20 defa osurup gülüşen bu genç rahipleri duymamaya çalışıp ormandaki böceklere konsantre olmaktı. Fakat tüm bunlar yaşanırken hiç bir rahip onları azarlamadı yada susturmaya çalışmadı, sadece meditasyonun sonlarına doğru birisi uyumaları için uyardı, hepsi bu. Bir saat süren meditasyon sonrasında gözlerimizi açıp tekrar dünyaya döndüğümüzde iki tane rahip adayı gencin uyuyup kalmış olduklarını, bizim gibi dünyaya dönebilmeleri için silkelenip uyandırılmaları gerektiğini fark ettik. Bunlardan birisi daha çok küçük olduğundan uyandırmak mümkün olmadı, öyle bıraktık. Bu meditasyonda yaşananlar size komik gelmiş olabilir. Benim için her şey normal görünüyor. 4-5 aydır budist topraklarda olduğumuzdan budizmin aslında nasil sisteme sahip olduğunu hissediyorum. En büyük fark tek tanrılı dinlerin yasaklar, Budizmin ise kurallar üzerine kurulmuş olması. Bu yüzden budizmde eğer birisi farklı bir şey yaparsa, kimse onu yargılamaz yada onu cezalandırmaya kalkmaz. Budizmde başkasının osurup osurmaması pek önemli değildir. İsteyen istediği zaman kuralları yerine getirebilir, o zamana kadar istediği gibi birisi olabilir. Kendisini budist rahip olarak hazır hissettiğinde ise görevini yerine getirmek için tüm kuralları yerine getirebilir.

Aslında bana göre bütün dinlerde tehlikeli bir nokta var; bir sabah kalkarsınız kendinizi iyi hissedersiniz. “ne güzel bir insanım, ne kadar iyiyim” dersiniz. Dininizin kurallarını yerine getirirsiniz. Tekrar “ne muhteşen bir insanım” dersiniz. Sonra diğer insanlara bakarsınız onların dininizin yasakladığı şeyleri yaptıklarını görürsünüz, onların günahlarını görürsünüz, onlara acırsınız ve onlar için üzüldüğünüzü fark edersiniz, gözyaşı dökersiniz ve tekrar “ne iyi bir insanım, onlar için üzülüyorum, ağlıyorum” dersiniz. Onları eğitmeye çalışırsınız, bazan ufak cezalar verirsiniz, istemeye istemeye onları cezalandırırsınız ve tekrar “ne iyi bir insanın, insanlara doğru yolu gösteriyorum” dersiniz ve “onlara hatalarını gösterirken bile onlar için üzülüyorum” dersiniz ve bu durum sırf onların iyiliği için onları yok edene kadar devam eder gider.

Eğer budist olmak istiyorsan şartlar basit. 3 kural var. Birincisini unuttum. İkincisi uymak zorunda olduğun 5 kuralı kapsıyor. Üçüncü ise en önemlisi dedikleri meditasyon yapmak. İkinci kuralda yer alan 5 madde ise şunlar: 1-yalan söyleme, 2-çalma, 3-öldürme, 4-alkol alma, 5-tek eşlilik. Yani basit bir kaç kurala uymak halk için yeterli. Rahip adayları 10 kurala, rahipler ise yaklaşık 250 kurala uymak zorundalar. Bunlardan en ilginç olanı ise rahiplerin sabah 11:30dan sonra yemek yememeleri. Rahipler sabah 4:30 gibi güne başlıyorlar, saat 06:00 gibi şehire gidip halktan yemek topluyorlar. Saat 09:00 gibi hep beraber yemek yiyorlar ve saat 11:30 dan sonra bir daha yemek yemiyorlar. Öğleden sonra sadece sıvı içecekler tüketmeleri serbest ve bunların içinde de alkollu olanlar ve süt içerenler yasak.

Bu bilgileri veren bir kaç kişi oldu. Bizim burada kaldığımız iki gün içerisinde halktan insanlar gelip bize budizm hakkında bilgi veriyorlardı. Son olarak tanıştığımız kişi ise bir transseksüel. Buraya gönüllü olarak gelmiş ve tapınakta 5 gün kadar kalacak, buradaki yaşantının bir parçası olacak. Hatta Som (ismi Som, Mandalina anlamına gelen bir kadın ismi) bir defa Türkiye’yede gelmiş, Universiyat, Üniversite olimpiyatlarında Tayland’ı temsil etmiş ve bir saat kadar süren bir dans gösterisi sunmuşlar ekip olarak. Ama ne yazık ki Türkiye’ye giriş esnasında bir kaç can sıkıcı olay yaşamış ve pasaport kontrolünde zorluk çıkarmışlar cinsel tercihi sebebiyle. Ülkemin üniversite olimpiyatları için davet ettiği ve Tayland’ı temsil edecek bir kişiye cinsel tercihi yüzünden zorluk çıkardığını duymak beni biraz utandırdı. Ama burada sorgusuz sualsiz ağarlanıyor olmanın rahatlığı ile kısa sürede anlattıklarını unutup sohbetimizi kaldığımız yerden devam edebiliyoruz.

Budizm için iki güzel durum var. Birincisini anlattım bile; osuran gençler. İkincisi ise burada 5 gün kalacak olan Som. İlk güzellik budizm için bir edep, adap zorunluluğunun olmaması. Mesela böylesine önemli bir meditasyon sırasında bir kaç kişi komik şakalar yaptı diye kimse rahatsız olmuyor, neşesini bozmuyor yada ‘edep yayu’ diye bağırmıyor. İkincisi ise budizmin herkes için olması. Buradaki ayinlere Transseksüeller rahatlıkla katılabiliyorlar, istedikleri kadar tapınaklarda kalabiliyorlar ve buradaki yaşantının bir parçası haline gelebiliyorlar. Sanırım tek tanrılı dinlerin bir çoğunda böyle bir durum mümkün değil. Fakat unutmamak gerek din ülkeyi, yaşayan insanlarıda şekillendiriyor. Mesela burada eğer farklı bir cinsel tercihe sahipseniz sadece tapınaklarda değil ülke genelinde belli bir saygı görebiliyorsunuz, transseksüelseniz istediğiniz işte çalışabiliyor ve hatta devlet sizi ülkenizi temsil(!) edin diye başka ülkelere yollayabiliyor. Bazı dinlerde ise kadın ile erkek olmak bile dini açıdan büyük bir fark teşkil edebiliyor. Bu durum insanların günlük yaşantılarınada yansıyor tabi. Eğer kadınsanız daha dikkatli olmanız gerekiyor; her işte çalışamıyorsunuz, namus uğruna öldürülebiliyorsunuz, üzerinizde devamlı bir baskı hissediyorsunuz, istediğiniz insanlarla görüşemiyorsunuz vs. Bence konuyu daha fazla uzatmaya gerek yok. Burada bitirelim.

Siz isterseniz bu tapınak ile ilgili internet sitesinden bilgi alabilirsiniz. “Wat Khao Sa La” şeklinde google da aratırsanız web sitesini bulabilirsiniz.

Sevgiler ve saygılar.

Kamboçya

This slideshow requires JavaScript.

Kamboçya benim en keyif aldığım yerlerden birisi değildir. Ülke dümdüzdür bu yüzden de bisiklete binmek benim için çok sıkıcıdır. Ne var ki Tayland’da 2 ay daha kalmak istediğimizden Kamboçya’dan vize almamız gerekiyor. Sınıra 160km mesafedeki Siem Rieb kenti bizim vize için 1 hafta kadar beklememiz gereken şehir oluyor. Burada kaldığımız sürede yeni bisikletçiler ile tanışıyoruz hep beraber doğum günümü kutluyoruz, hatta 4 ay önce Kuala Lumpur’da tanıştığımız ve beraber (Tesadür işte) Tayland vize başburusu yaptığımız bisikletçi ile tekrar karşılaşıyoruz. İyi bir bilardocu olduğundan otelin barında çekişmeli bilardo maçları yapıyoruz. Güney Afrikalı bir yazar ve belçikalı bir geç gene keyifli maçlar yaptığımız bilardo arkadaşlarımız oluyor. Otelde bir de türk var. Berk ile de keyifli vakit geçiriyoruz. Bizi kendi arkadaşları ile tanıştırıyor. Böylece çok geçmeden 12-15 kişilik bir grup haline geliyoruz. Vize için beklememiz gereken bir hafta bu sayede sıkıntılı bir bekleyiş olmuyor.

Kamboçya için bir daha asla gelmem dediğimi hatırlıyorum. Fakat Siem Rieb biraz daha farklı bir yer. Fazla turistik, ama ne varki insanlar aynı. Bizim arkadaş grubundan da her gün parasını çaldıran, rüşvet vermek zorunda kalan yada dolandırılan kişiler oluyor. Fakat herşeye rağmen keyifli ve kesinlikle görülmesi gereken bir kent.

Daha önceki turumda Kamboçya ile ilgili ilk izlenimlerimide burada paylaşmak isterim. Fakat bunlar daha çok ilk günler ve Kamboçya’nın başkenti Phom Phen ile ilgili tebitler olacaktır.

12.07.2009
“phom phen
 
Burasi hala cirkin bir yer.
sonunda 2.5usd ye lonely planet buldum. yeni bir korsan yayin. burada korsan kitap turkiyedeki kadar gelismis. fakat sadece turistlkere yonelik kitap bulmak mumkun. bu sehirde beni nelerin rahatsiz ettigini anlar gibiyim. burada binalar, trafik, arabalar yani tum sehir duzensiz. fakat bu beni rahatsiz eden sey degil. beni rahatsiz eden buralarda bazi olaylarin donuyor olmasi.
sehirler bence insanlar gibi. mesela bir insan guzel gorunse bile onda farkli rahatsiz edici birseyler hissedebilirsiniz. eger yeni tanidiginiz birisi ise bunun ne oldugunu anlamak pek kolay degildir. fakat karsinizdaki insanin icinde beyninde, hislerinde birseylerin yanis gittigini ve yaninda bulunmak istemediginizi farkedersiniz. bu sehir icinde ayni durum gecerli. fakat bir sure sonra bazi seyleri ogrenmege baslar ve tamam iste sebep bu dersiniz. ornegin;
burada zaman zaman caiz olabilsede 5 yasinda bir kiz cocugunu seks kolesi olarak satin alabilirsiniz. daha ufak cocuklari almakta mumkun, fakat kilo ile satilmadigindan daha ucuz olacaklari anlamina gelmiyor. ve bu durum kesinlikle yasal degil. yani markete gidip cocuk reonu nerede diye sormak mumkn degil.fakat bir motora yada tuktuk a atladiginizda adamin size soracagi sorular sirasi ile laidy, mariuana, eroin ve eger biraz niyetliyseniz burada istediginiz herseyi bulmak mumkun. isin kotu tarafi bu durumun truzmi yani buraya bu is icin gelen turist amcalar da var. yasli amcalar genc cocuklarla beraber olmak icin buradalar. bu da kabul etmek gerekirse 3300km yol pedalladiktan sonra gormek istegeceginiz en guzel manzara degil.
tum bu keyifsiz dusunceler, yogun ve tozlu yollar ile birlikte buranin 2. sevimsiz ornegine dogru gidiyoprum.olimpik stanyumu 10km kadar gecince, tarihin essiz rekor denemelerinden birisinin gerceklestigi alani gorecegim. burada 1975-1979 yillari arasinda buyuk bir katliam gerceklestirilmis. 17 000. kisi benim gorecegim alanda oldurulmus…. ‘killing field of choueung ek’. ulke genelindeki toplam olum sayisi ise cok cok fazla. buyuk cogunluk ise egitimli insanlar, akademisyenler.
 
 
killing field of choueung
 
garip olan burada bu sehire ait ilk fotografimi cekiyorum. bir anit ve icinde yaklasik 9 m yukseklige kadar yukselen raflar. en alt raflarda burada olmus insanlarin kiyafetleri. 83de temizlenmis ve deodorantlanmis. bir ustunde ise 15-20 yas arasi kadin kafataslari. ve ust arflarda da diger 17 000 kafatasi. benimle yasit yada benden 3 yas buyuk olan bu kafataslari ile yapilmis bu anit(anit demek dogru degil ama asil kelimegi hatirlayamadim) ilk fotograf karem.
biraz etrafi gezip muzede olen islarin ilk fotograflarini ve olduuldukleri aletleri gorup disariya cikiyorum. unutmadan disariya cikmadan once serinletici biryler icip yada hediyelik esya dukkanindan birseyler almak mumkun. ben bir suredir almak istedigim kemik taragi burada ucuza bulabilecegimi dusunsemde fazladan agirlik tasimamaya karar veriyyorum. (burada hediyelik esya dukkaninin ne kadar abes olduğunu siz düşünün )
 
disariya ciktigimda mutluyum. kabaligım icin ozur diliyorum fakat gulumsuyorum. ilk defa olarak bu sehir benim hosuma gitmege basladi. bu denli kotu bir maznzara sonrasi insanin rahatlamis ve belkide mutlu hissetmesi kabuledilemez fakat gercek bu. 15km boyunca mutlulugum gecmiyor. yollar, insanlar, trafik yaklasik bir saat sonra kopacak olan jant telim ….hersey guzel gorunmege basladi.
 
hernedense kabul edilemez bir kabalik olan mutlulugumu anlamam pek uzun surmedi. aciklayayim;
basta da dedim ya sehirler insanlar gibidir. yeni tanidigimiz o bize sevimsiz gelen insan vardi ya onu biraz tanimaya basladim gibi. aramizda gecen olan sunun gibi;
 
ben ona babalar gununde ne alacagini soruyorum
o bana babasini kaybettigini soyluyor.
iste bu sevimsiz haber, gecmisinde yasamis oldugu bu durum karssimdaki insana ait tum dusuncelerimi bir anda degistirebiliyor. artik eski rahatsizligi hissetmiyor, hatta onun yaninda olmaktan mutluluk duyuyorum. bu sehir ile gormus oldugum bu kotu tarih bendeki tum kotu duygulari yok etti. artik burasi ile ilgili baska bir sikayetimin olacagini sanmiyorum

Nerelerde kaldık

This slideshow requires JavaScript.

Konaklama yerlerimiz ilk başlarda oteller olsada son zamanlarda daha çok kamp kurmayı terçih ettik. Son Tayland günlerimizde 2 haftada sadece 2 gün otelde kaldık. Geri kalanı hep kamptı. Peki en güzel kamp yeri sıralaması yapmak gerekirse benim kişisel listem aşağıda.

1 Kaplıcalar,

Fotoğrafa bakınca ne kadar keyifli bir kamp alanı olacağını tahmin edebilirsiniz. Birde uzun süren bir bisiklet yolculuğunun ardında sıcak suda vücudunuzun iyice gevşediğini hayal edin, derin bir uyku için daha uygun bir yer bulamazsınız.

2. Tapınaklar.

Geleneksel Budist yaşantısına bir miktar dahil olmak isterseniz tapınaklar konaklamak için en uygun mekanlardan. Buradaki sakin yaşantının büyük bir kısmını gözlemleme şansına sahipsiniz. Fakat dine bir mekan olduğunu her zaman hatırlamak ve belli bir ölçüde saygılı olmak şart.

3 National Parklar

Milli parklarda gece boyunca güvenlik bulunur ve eğer bir ihtiyacınız varsa size herzaman yardımcı olurlar. Duş sıcak su ve yemek genellikle bulunur. Kuş sesleri ile uyanmak isteyenler için.

4 Polis karakolları

Sanırım daha güvenli bir yer olamaz, en azından Tayland’da. Burada polis karakolları her zaman geniş bir bahçeye sahiptir. Sadece sormanız yeterlidir. Eğer bahçeleri yoksa yada gece yağmurlu olacağını düşünüyorlarsa size kapalı bir yer ayarlarlar. Duş ve sıcak su mutlaka vardır. Buraya gelirseniz polis karakollarında kamp yapmanızı tavsiye ederim. Tabi bunun sadece Tayland’da güvenli olacağının altını çizelim.

Thailand, Nan

This slideshow requires JavaScript.

Nan bölgesi

Yeni şapkalarımız

Laos, Pongsavan, Luang Prabang

This slideshow requires JavaScript.

Nong Khiew’de kaldığımız 2 günde önümüzdeki günlerde gideceğimiz yol hakkında bilgiye ulaşmaya çalışıyoruz. Fakat buradaki yerli halktan net bir bilgi almak mümkün değil. Haritamızda 160km ileride bir kent görünüyor ve burada otel bulabileceğimizi söylüyorlar. Fakat bu dağlık coğrafyada yüklü bisikletler ile 160km mesafeyi bir günde yapmak neredeyse imkansız. Hem biz bu bölgeyi keyfini çıkararak yavaş yavaş gezmekten ve yaklaşık 2 hafta daha kalacağımız Laos’ta büyük şehirlerden uzak kalıp daha az turistin bulunduğu yerler görmek amacındayız. Sabah erken saatlerde bisikletlerimizi hazırlıyoruz ve bütün kahvaltılarımızı yaptığımız lokantada karnımızı iyice doyuruyoruz. Yolculuğumuzun belki ilk 10km düz yolda geçiyor hemen ardından tırmanışlar başlıyor. Bu yol aslında bir nehiri takip ediyor fakat bu bölgenin dağlık yapısı çok çetin bu yüzden de yol çok ender zamanlarda nehirle buluşabiliyor. Genelde köylerin bir çoğu yol ile nehrin buluştuğu noktada ve 300m-400m rakımda. Bazı dağ köyleri ise 1000m-1500m rakımdalar ve dağın tam tepesindeler. Bu dağlık coğrafya yüzünden de yol şu şekilde devam edebiliyor. İlk önce nehir kenarından başlıyorsuz, rakım 400m, sonra yavaş yavaş tırmanmaya başlıyorsunuz, tepede rakım 1500m, sonra tekrar nehir seviyesine 400m rakıma iniyorsunuz ve hemen ardında tekrar bir dağ yolunuzu kesiyor ve 1500m rakıma tırmanmanız gerekiyor. Bu yüzden de çok kısa bir mesafe gidecek olsanız bile çok fazla tırmanış yapmanız gerekiyor. Önünüzdeki yol her zaman 6-7km aralıksız tırmanacak ve ardından bulunduğunuz rakıma inecek. Biz ilk gün 50km vicarında çok kısa bir mesafe yaptık, burada ki ufak bir köyde yol kenarında çok sevimli bir Guest House (GH) gördük hemen durduk, fakat buraya gelebilmek için en az 5 tırmanış bir o kadar da iniş yapmamız gerekti. Bulunduğumuz nokta şimdilik haritanın gülümseyen tarafında yani görünüşe göre henüz dağlar başlamadı. Bundan sonraki günlerde daha uzun tırmanışların olacağı kesin.

Ertesi gün şansımız devam ediyor ve 4-5 saat bisiklet bindikten sonra çok keyifli bir köy daha görüyoruz. Şehirin sonlarına doğru ancak dikkatli gözlerin görebileceği bir GH var. Henüz vakit erken ve çok yorgun hissetmiyoruz bu yüzden de bu yüden de bu günü çamaşır günü ilan ediyoruz. Otelde dağdan gelen suyu biriktirdikleri ufak bir havuz ve içerisinde yaşayan bir adet japon balığı var. Su devamlı aktığı için temiz. Bu buz gibi su ile hem duş yapıyoruz, hem de balığa zarar vermemeye dikkat ederek çamaşırlarımızı yıkıyoruz. Burada tuvaletlerde ki sularda, evlerin önlerindeki süs havuzlarında yaşayan balıkları görmek mümkün. Özellikle wcler de temizlik suyunun biriktirildiği kremit küpler oluyor, bu küplerin içinde genellikle bir kaç tane süs balığı bulunur. Fakat Laos’ta gördüğüm en ilginç balık bir resturanın wcsindeydi. Hela taşının yanındaki suda 4-5 tane bizdeki alabalık benzeri balık vardı. Boyutuna ve çirkinliklerine bakınca süs için değil yemek için olduklarını anlıyor insan. Sarhoş bir kaç müşteri çişini yaparken mutlaka bir miktar ıskalar ve balığın olduğu yerede işer diye düşünüyor insan. Sadece bir bira içmiş ve hiç bir şey yememiş olduğum için kendimi şanslı hissettim.

İki gün sonra varacağımız kentte 3 bisikletçi ile tanışıyoruz. Bisikletçilerden ikisi Viyetnam’dan buraya gelmişler ve bizim aksi istikametimizi devam edecekler. Belçikalı olan ise bizimle aynı yöne devam edecek. Akşam hep beraber bira içip güzel bir sohbet yapıyoruz. Ertesi gün için birbirimize bol şans dileyip vedalaşıyoruz. Belçikalı bisikletçi ile sabah buluşmak için bir plan yapmıyoruz. Nasılsa bir sonraki şehirde ikimizde bir bir gece kalmak zorundayız ve büyük ihtimalle yolda birbirimizle karşılaşacağız. Belçikalı aslında 1 haftalığına bir bisiklet kiralamış ve eşyalarını bir arkadaşına bıraktıktan sonra ufak bir yolculuk yapmış. Bu yüzdende hiç eşyası yok, bisikleti çok hafif. Ama SPD pedalları olmadığından ve genelde yol bisikleti kullandığından bisiklet uzun mesafe için çok konforsuz.

Ertesi gün saat 10 gibi yola başlamamıza rağmen bisikletçiği ilk yokuşlarda yakalıyoruz. Yeni yol arkadaşımız şanssızlık eseri yanlış yola sapmış ve bunu 5-6 km gittikten sonra farketmiş. Bütün yolu geri dönmek zorunda kaldığından da çok acele etmeden daha dikkatli bisiklete binmeye karar vermiş. İşte bu yüzden de yüklü bisikletlerimize rağmen ikimizde Belçikalı bisikletçiyi yakalayabiliyoruz. Yol çok rampalı olduğundan yokuşlarda herkes istediği tempoda yoluna devam ediyor ve ilk varan tepedeki köylerden birisinde diğerlerinin gelmesini bekliyor. Bu şekilde yol aldıktan sonra bir sonraki şehire varıyoruz. Fakat bu şehire varmadan önceki son 5-6km hayatımın en güzel iniş etaplarından birisi oluyor. Laos’taki yolların güzelliği yolun eğiminin her zaman sabit olması, yol eğimi eğer %8-9 gibiyse bu yolun düz kısmında da virajlı kısmında da sabit oluyor. Yani saatte 45-50 ile giderken virajlarda aniden yavaşlamanız gerekmiyor yada eğim değiştiği için bisiklet daha da hız kazanmıyor. Bu yolda da durum aynen böyle fakat yolun bir tarafı uçurum ve siz aşağıdaki kenti en tepeden itibaren görmeye başlıyorsunuz. İnişte fren kullanmak şart oluyor çünkü virajlar çok sık ve bisikleti bir sağa bir sola yatıracak kadar zaman bile olmayabiliyor. Bu yüzdende çok yüksek hızlara ulaşmak mümkün değil fakat aşağıya inene kadar yaşayacağınız heyecan müthiş.

Bundan sonra kalacağımız iki kent oldukça konforsuz. Hem yiyecek bulmak biraz zor hemde konaklama mekanları biraz kötü. Fakat yollar için mütiş. Pongsavan’a varana kadar biz hiç mola vermediğimizi ve bir hafta boyunca sadece tırmanış yaptığımızı fark ediyoruz. Takvime bakınca Tayland’a dönmek için acele etmemize gerek yok. Bu yüzden de Pongsavan bizim mola yerimiz oluyor. Bu kent bir platonun ortasında ve oldukça düz. Bu yüzden de en çok bombalanan yerlerden birisi. Kenttin yer yerinde değişik bombalar görmek mümkün, ayrıca ‘Plain of jar’ yani bölgenin sembolü haline gelmiş olan tarihi parklarda bu şehirde. Burada lezzetli yemekler bulmak mümkün. Fakat burada kaşık kullanımı çok yaygın ve kullandıkları kaşıklar döküm kaşık ve aluminyum.

Genelde asyada daha kısa ve derin olan kaşıklar kullanılır. Bu kaşıklar ise çok daha değişik bir görünüme sahip ve sadece bu kentte görüyoruz. Bu kaşıklardaki gizem ise şu; en çok bombalanan bu bölgede hurdacılık bir meslek haline gelmiş ve bombalardan elde ettikleri aluminyumdan bu döküm kaşıkları yapıyorlar. Burada daha bir çok ilginç şey yaşanıyor. Marketlerde o kadar eğişik av hayvanı satılıyor ki Laos’luların herşeyi yiyebildiklerini anlamak hiçte zor değil. Bazı yerlerde de köpek satışı yapılıyor. Biraz daha el altından olsada burada köpek etide sevilen yemekler arasında. Fakat yemek kültürü her zaman koşullara göre gelişmiştir. Bu yüzden de Laos’luları köpek yedikleri için kınamak yada onlara karşı çıkmak anlayışsızlıktır. Burada savaş sırasında yaşananlar insanları bu tür hayvanları yemeye itmiş olmalı. 9 yıl boyunca insanlar gündüzleri mağaralarda saklanmışlar geceleride pirinç tarlalarında çalışmışlar. Bombardımanın ardında hala günümüzde bile yemek bulmak çok kolay değil Laos halkı için. Bazı köyler 4 yıl tarlalarının bombalardan temizlenmesini beklemişler. Ve bu gün Laos’un çok az kesmi güvenli. Yani en temel besinleri bile üretebilmek çok zor. Tüm bunları düşününce insan biraz daha farklı bir göz ile bakabiliyor Laos’a.

Bunradan sonra 3 günde Luang Prabang’a varıyoruz. Burası bizim için iyi bir dinlenme yeri oluyor. Laos’un en güzel kenti burası bence. Biz Tayland, Nan sınırına bisiklet ile gitmek istiyorduk fakat yol hiç konforlu değil ve bir çok kamyon var. Bu yolda iki gün toz yutmaktansa şehirde bir kaç gün fazladan kalıp sınıra varupla gitmeye karar veriyoruz. Bu şekilde Kuzey Laos’ta dağlarda geçen bir ayı geride bırakıyoruz. Benim için bazı ülkelerde bir hafta bir ay gibi oluyor. Mesela Malezyada geçirdiğimiz vakit bana o kadar uzun gelmişti ki hiç bitmeyecek hissine kapılmıştım. Fakat Laos, Tayland gibi ülkelerde bir ay nasil geçiyor anlamıyor insan. Buralarda ki yollarda bir gün bile sıkıldığımı hatırlamıyorum. İnanın buradan sonra Malezya’da bisiklet kullanmak zoruna kalsam büyük ihtimalle bisikletin üzerinde uyuyup kalırım.